Gölge Kuran

Faiz konusunda Diyanet’in son fetvası, İslam’ın sahipleri olduklarını iddia eden ruhbanların, ne kadar sahtekar, yalancı, alçak, insanlık müsveddesi yaratıklar olduğunu gösteriyor.

Osmanlı döneminde de, Diyanet’in atası olan Şeyhülislam, Padişahın istediği fetvayı verirdi. Diyanet Şeyhülislam’ın kurumsallaşmış halidir. Değişen bir şey yok, devletin beslemesi ruhbanlar devlet politikalarını Kuran’dan yansıtarak resmileştiriyorlar. Sipariş üstüne fetva veriyorlar.

 * * *

Faiz konusunda Diyanet aklımızla alay eden açıklamalar yapmış.

Her şeyden önce, Kuran bugün bildiğimiz kurumsal faizi yasaklamaz. Faizin yasak olduğu bu sahtekar ruhbanların uydurmasıdır. Daha detaylı olarak aşağıda bahsedeceğiz.

 * * *

Diyanet ne demiş?

“Faiz getirisi elde etmek amacı taşımadığı” için TOKİ sosyal konut projelerinde kullanılan kredi faizleri haram olmazmış.

Fetvayı veren Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu imiş.

Soru sormuşlar bu kuruma:

“TOKİ’nin sosyal konut projesinin dinî hükmü nedir?”

Herhalde, soruyu soranlar, “TOKİ’den ev alırsak faizle ev almış oluyoruz; faizle ev aldık diye cehennemde yanar mıyız?” diye sormak istemişler. “Bu dünyada ev sahibi olalım derken cehenneme odun olmayalım” diye düşünmüşlerdir. Bu sorunun cevabını da devletin bir kurumunda çalışan bazı bürokratların verebileceğine inanmışlar. Batılın egemenliği bu kadar yaygınlaşmış mı?

Banka ile olan her ilişkilerinde faize bulaşan insanlar, ev alırken faize bulaşmaktan korkmuşlar.

İşin ciddiyeti şimdi anlaşıldı!

Devletin çok sevdiği bazı şeriatçı tarikatlar, halka “TOKİ’den ev almayın; faizle ev almış olursunuz cehennemde yanarsınız. Bizim tarikatın yaptırdığı helal evlerden alın direk cennete gidin” diye propaganda yapmış anlaşılan ve halkın TOKİ evlerine olan isteği azalmış. Bunun üzerine Diyanet işe el atmış ve “TOKİ faizi helaldir; hiç korkmadan TOKİ’den ev alabilirsiniz” diye fetva yayınlamış.

Araplaşan —Araplaştırılan— halk, artık tamamen batıla inanıyor; evini bile Arapların faiz anlayışına göre alıyor veya almıyor. İnşaat ve müteahhitlik ile dinin bir ilişkisi olmadığını göremiyor. Bu ülkede inşaatların ve bankacılık işlemlerinin devletin koyduğu kurallara göre yapıldığını, Kuran’ın koyduğu kurallara göre yapılmadığını anlayamıyor veya bilmiyor. Bu kadar düşmüşüz yani.

 * * *

“TOKİ’nin sosyal konut projesinin dinî hükmü nedir?”

Çok ilginç bir soru değil mi? İnşaat yapmanın nasıl bir dinî hükmü olabilir? Devletin bir kurumu halk alsın diye ucuz konut inşa ediyor. Bunun dinle, İslam’la, şeriatla ne ilgisi olabilir? Bu insanlar iyice sapıtmış. Şeriat çoktan gelmiş de haberimiz olmamış.

Diyanet’in fetvası ne diyor?

“İslam’da faiz kesin olarak haramdır. Faiz almak da faiz vermek de caiz değildir.”

Diyanet yalan söylüyor. Bu doğru değil.

Tabii Diyanet derken, bu fetvaları bir tüzel kişilik olun “Diyanet” yazmıyor, o kurumda çalışan insanlar yazıyor. Kimdir bu insanlar?

Bu insanlar okulcu doktorlardır.

Eskiden bunlara Skolastikler denirdi. Okulculuk dünyanın en eski mesleğidir. Çok çeşitli doktorlar vardır. Bu fetvaları yazanlar teoloji doktorlarıdır. Daha bilinen adıyla ilahiyatçı.

Bunlar Türkiye’ye veya İslam’a has bir meslek grubu değildir. Skolastikler, yani okulcu doktorlar, aşağılık bir insan türüdür. Sırma işlemeli cüppe ve çakma sarık gibi otorite sembollerini giyinerek ve zırhlı Mercedes’lerinin penceresini açıp halka “tutumlu olun, israf yapmayın” diye öğütler vererek halka itibarlı ve saygıdeğer görünen bu kibirli insanların aşağılık ve alçak profesyoneller olduğunu söylüyoruz. Egemen güçler için çalışıp halkı aldatan bu aşağılık insanlara başka ne diyebiliriz?

Sipariş üzerine fetva yazan bu profesyonel yalancıları başka nasıl tanımlayalım?

 * * *

Bir Katolik rahip ile bir İslam ruhbanı arasında hiçbir fark yoktur.

 * * *

Bu profesyonel doktorların işi kutsal olarak tanımladıkları bir kitabı zamana uydurmaktır.

Kutsal kitap denen şey sabit tutulan bir metindir. Bu metnin kelimeleri ve cümleleri değiştirilemez. Fakat 1.400 sene önce yazılmış bir metnin güncel konulara uyarlanması gerekir. Bu işi yapacak olanlar da bu profesyonel laf ebeleridir. Okulculuk ustalık ister. Laf ebeliği deyip geçmeyin. Lafları öyle evirip çevireceksiniz ki kutsal metinde “ak” kelimesinin “kara” anlamına geldiğini söyleyeceksiniz ve insanları buna inandıracaksınız.

Kutsal metninin metni değiştirilemez ama anlamı değiştirilebilir. Bu sahtekar ruhbanların işi yorum yazarak —yani fetva vererek— kutsal metne istedikleri anlamı vermektir.

Bütün mesele tanımlama gücünün kimde olduğudur.

Peygamber yaşarken tanımlama gücü peygamberdeydi çünkü Kuran’ı o seslendiriyordu. Yani tanımlamaları o yapıyordu. “Domuz eti yemeyin” bir tanımlamadır. Peygamber’in kayıtsız şartsız tanımlama gücü olduğu için hiçbir gerekçe göstermeden böyle bir tanımlama yapabiliyordu. Peygamber’in takipçileri de onun tanımlamalarını kabul ediyorlardı.

Peygamber öldükten sonra tanımlama gücü halifelere geçti. Onlar da Kuran’ı kitaplaştırmak adına kendi siyasi amaçlarına uygun bir metin yazıp onu kitaplaştırdılar.

Halifelik dönemi bitince her kutsal kitabın etrafında oluşan bir profesyonel ruhban sınıf Kuran’ın etrafında da oluştu. Tanımlama gücü şimdi bunlara geçti. Kendi kendilerine yok fıkıhçı yok mıkıhçı diyerek ünvanlar verdiler ama aslında bunlar profesyonel laf bükücüler yani okulcu teoloji doktorları idiler. İşte bunlar Kuran’ı yorumlayarak yeni bir “gölge” Kuran yarattılar.

Kuran’da yazılanlar değil bu sonradan tanımlanmış gölge Kuran’da yazılan tanımlamalar artık geçerlidir. Bu durumu anlamak çok önemlidir.

Bu İslam ruhbanları Kuran’da yazılmayanlardan bir Kuran üretmişlerdir. Kuran’da yazılı olsaydı bu ruhbanlara ne gerek vardı? Onlar şöyle bir masal anlatırlar: biz Kuran’ın gerçek anlamını yorumluyoruz. Sahtekarlıklarını böyle gizlemeye çalışıyorlar. Yaptıkları ise, Kuran’da olmayan şeyler tanımlamak ve bu tanımlamaları Kuran’ın gerçek anlamı gibi satmaktır. Buna da sahtekarlık denir.

Faiz konusunda Diyanet’in yaptığı da budur: Laf oyunları ile faiz’i sakıncasız hale getirmek.

Kuran’da kurumsal faiz (bugün anladığımız anlamda faiz) yasaklanmamıştır.

Fakat İslam dini Kuran’a dayalı değildir; ruhbanların yarattığı gölge Kuran’a dayalıdır.

Tekrar söyleyelim: Bu profesyonel doktorlar; profesyonel laf bükücüler; profesyonel laf ebeleri; İslam’ın ruhban sınıfı, kendi Kuran’larını yazmışlardır.

 * * *

Faiz güzel bir örnektir.

Bin sene önce tanımlama gücü bu ruhbanlara geçince bunlar Kuran’da ki dört faiz ayetini okuyup “Kuran faizi haram olarak tanımlamıştır” diye bir yorum yapmışlar. Bu yorum zamanla dogmalaşmış ve bu doktorların yazdığı gölge Kuran’a girmiş ve resmi dogma olmuş ve kemikleşmiş.

Akademik okulculuk, askeriye gibi hiyerarşiktir. Sonraki kuşaklar yerleşmiş ve dogmalaşmış bir tanımlamayı sorgulayamaz. Hiçbir ruhban Kuran’daki faiz ayetlerini okuyup “Kuran faiz haramdır demiyor ki” diyemez. Derse meslekten atılır. En azından marjinalleştirilir.

Bin sene önce ruhban sınıfın yaptığı faiz haramdır tanımlaması artık sorgulanamaz. Ama biz maaşlı ruhbanlar olmadığımız için sorgulayabiliriz. Açıp Kuran’a bakıyoruz ve görüyoruz ki, Kuran’da bahsedilen faizin bugün anladığımız faizle ilgisi yok.

Devam edelim.

Diyanet’in paralı ruhbanları demiş ki: “İslam’da faiz, kesin olarak haram kılınmıştır.”

Yalan.

Kuran’da bulunan dört faiz ayeti tefecilikten bahsediyor. Faizden değil. Üstelik Kuran “faiz” nedir tanımlamıyor. Faiz neden yasaklanmış açıklamıyor, bir gerekçe göstermiyor. Peygamber’in mutlak tanımlama gücü var ve böyle bir tanımlama yapılıyor.

Diyanet bürokratları devam ediyor:

“Bir zaruret bulunmadıkça faiz almak da vermek de caiz değildir.”

Caiz değildir, uygun değildir demektir. Neye uygun değilmiş? Kuran’a uygun olabilir veya olamaz.

Zaten bu da yalan.

Kuran’da “bir zorunluluk varsa faiz alıp verebilirsin” diye bir istisna verilmemiş. Bu Diyanet ruhbanlarının bir başka uydurması.

Nasıl olsa kimse Kuran’ı açıp okumaz diye “faiz” kelimesini işlerine geldiği gibi tanımlıyorlar ondan sonra da kendi tanımlarının Kuran’ın tanımı olduğunu iddia ediyorlar.

Bu okulcu sahtekarların hep kullandıkları bir yöntemdir. Kendi otoritelerini Kuran’ın üstünde tutuyorlar.

Palavraya bak:

“İş kurmak veya genişletmek; ev, araba satın almak üzere kişi, kuruluş veya bankalardan alınan faizli krediler de bu kapsamdadır ve caiz [uygun] değildir.”

Yalan!

Kuran’da kurumlar faiz veremez diye bir kural yok. Kuran’da kurumlardan faiz karşılığı borç almak yasaklaması yok. Nasıl olabilir ki? O zaman zaten borç veren kurumlar, yani bankalar yok; bugün bildiğimiz finans sistemi yok.

Üstelik, faiz finans sisteminin temelinde vardır. Faiz, kiraya verilmiş paradan alınan kiradır. Bunda ne kötülük olabilir ki? Para kiralamak suç ise, hem de cehennemlik bir suç ise, evini para karşılığı kiraya vermek de cehennemlik bir suç olurdu çünkü para kiralamakla gayrimenkul kiralamak arasında hiçbir fark yok.

Yani Diyanet’in paralı ruhbanlarının ve profesyonel laf ebelerinin sorgulamadan kabul ettikleri “faiz haramdır” dogması Kuran’da yoktur. Faizin uygunsuz olduğunu İslam’ın sahipleri olduklarını iddia eden yorumcular uydurmuşlardır.

Kuran’ın yasakladığı, paradan alınan kira değil, tefeciliktir.

Gayrimenkul kiralama benzetmesini kullanırsak; Kuran’ın karşı çıktığı, aylık 100 dinar değeri olan bir kulübeyi günlük 100 dinar ile kiraya veren ve bu yolla çaresiz insanları sömüren Arap tefecilere karşı getirilmiş bir yasaklamadır.

Ruhban yorumcular bin sene önce faizi yasaklamışlar ama faiz ekonomik hayatın bir gerçeğidir. Faizsiz finans olmaz.

Bu laf ebeleri faizi yasaklamışlar ama şimdi modern gerçeklerle karşılaşınca bir istisna yaratıp bu istisna için faizin yasak olmadığını söyleyecekler. Yani laf cambazlığı yapacaklar.

“TOKİ aracılığı ile devreye alınan son uygulama ise devletin, alt veya orta gelirli vatandaşlarına yönelik olarak ürettiği bir sosyal konut projesidir.”

“Bu projede, peşinat haricindeki tutar, kamu bankaları vasıtasıyla kredilendirilmekte olup devletin söz konusu borçlandırmaktaki amacı, faiz geliri elde etmek değil, aksine ödeme güçlüğü içindeki vatandaşlarının ev sahibi olmalarına yardımcı olmaktır.”

Demek ki, burada bir kurum yani bir banka, devlet garantisi altında, vatandaşa borç para veriyor. Hiçbir banka hayır olsun diye kira almadan (faiz almadan) para kiralamaz. Banka hayır kurumu değildir. Banka para kiralayarak para kazanır.

Diyanet ne diyor? Bu borç ve faiz iyilik amaçlı olduğu için, Diyanet’e göre, uygundur. Fakat Kuran’da, böyle amaca bağlı bir istisna yoktur. Kuran, “eğer aldığınız faiz ile hayırlı bir iş yapacaksanız, faiz helaldır” demiyor. Yok böyle bir şey. Diyanet resmen yalan söylüyor. Kuran adına konuştuğunu iddia ediyor ama Kuran’da olmayan masallar uydurup satıyor.

Tefeci aldığı aşırı faizi, kendi kullanmayıp fakirlere dağıtacak olsa, yani faizi “iyilik amaçlı” kullanacak olsa, “faiz uygundur” diye Kuran’da bir istisna belirtilmemiş. Zaten Kuran bir hukuk kitabı değildir. Kuran’dan hukuk çıkarmaya çalışanlar kendi tanımlamalarını yapıp Kuran’a mal etmeye çalışıyorlardır.

Diyanet laf cambazlığı yapıyor.

Kendisinin uygun bulduğu şeyleri, Kuran’ın sözü gibi satıyor.

Diyanet halkın cahilliğine güveniyor. Ruhbanların en eski sahtekarlığıdır bu. Halkı bilinçli olarak cahil bırakırlar sonra da cahil halka istedikleri tanımlamayı kutsal kitabın tanımlaması diye satarlar. Diyanet’in yaptığı da budur.

Diyanet’in TOKİ fetvasının son paragrafı da şöyle:

“Bu itibarla, devlet TOKİ’nin bu uygulamasında başka bir yolla konut alma imkanı tanımadığından, belirtilen niyetler ve amaçlar doğrultusunda söz konusu projeden yararlanmak caizdir.”

Çocuk mu kandırıyorsunuz? Devlet size faiz kullanmaktan başka yol bırakmadığı için faiz kullanmak caiz olmuştur. Mantığa bak?

Ama evet çocuk kandırıyorlar. Din zekaları 5 yaşında kalmış insanları kandırıyorlar. Kuran kurslarında akıllarını çürüttükleri insanları kandırıyorlar. İmam okullarında akıllarını bunlara ipotek edip şeyhlerinin her söylediğine inanmaya hazır kandırılmaya hazır insanları kandırıyorlar.

Bir devlet kurumunda çalışan maaşlı ruhbanların, din tacirlerinin, bürokratların bir devletin bir inşaat projesini faizden muaf olarak tanımladıkları için bu din tacirlerine inanan insanlara ne diyebiliriz ki?

Kuran’da kurumların bireylere para kiralamaları ve kira (faiz) almaları yasaklanmamıştır.

 * * *

Aslında önemli bir konu çünkü Kuran diye bilinen ve sabit tutulan ve kutsallaştırılmış bir kitap olduğunu görüyoruz. Çünkü bu kitabı bir kitap olarak elimize alıp tutabiliyoruz. Ondan Kuran deyince bu kitabı anlıyoruz. Faizi yasaklayanın bu kitap olduğunu zannediyoruz.

Ama bu kitabın içeriğinin hiçbir değeri kalmamıştır. Çünkü bu kitabın sahipleri yani İslam ruhbanları, alternatif bir Kuran yazmışlardır. Bu kitaba gölge Kuran diyoruz. Gölge Kuran akademik bir metindir çünkü bu akademik okulcu doktorlar tarafından yaratılmıştır.

Gölge Kuran ruhbanların yarattığı ve sadece kendilerinin bildiği görünmeyen gizli bir kitaptır.

Ayrıca bu Kuran’a has bir durum değildir. Bu profesyonel doktorlar aynı bir leşe üşüşen akbabalar gibi nerede bir sabit tutulmuş bir metin görseler oraya üşüşürler.

Faiz kavramı, bu gölge Kuran’ın gerçek otorite olduğunu ispatlıyor. Çünkü insanlar gerçek Kuran’da yazana değil gölge Kuran’da yazdığı söylenenlere inanıyorlar. Söyleyen kim? Ruhbanlar.

İşte, Diyanet ve Diyanet’ten maaş alan ruhbanlar, gerçek Kuran’ı hiçe sayarak, kendi faiz anlayışlarını tanımlayabiliyorlar ve Kuran’ın kendilerinin uydurduğu bu sahte faiz kavramını desteklediğini söyleyebiliyorlar.

Notlar:

Diğer faiz yazıları.

Din İşleri Yüksek Kurulu, TOKİ tarafından uygulanan “Sosyal Konut Projesi”yle ilgili görüşü üzerine çıkan haberlerle ilgili açıklama yaptı

Aynı lafları tekrarlamışlar. Faiz haramdır ama faizi iyi bankalar veriyorsa haram değildir. Kimi kandırdıklarını zannediyorlar acaba.

Kuran’ı nasıl okumalı?

İnananlar Kuran’ı akıl ile okuyamazlar. Yani sorgulayamazlar. Onlara göre —tanımlama olarak; önkabul olarak— Kuran doğrudur, eksiği yoktur; eksik gibi görünen şeyler biz anlayamadığımız için eksik görünüyordur, derler.

Mesela Kuran’da faiz gibi karmaşık bir konu 3-4 cümle ile geçiştirilmiştir. Faiz nedir tanımlanmamış; Kuran’a göre kaç çeşit faiz vardır, bilmiyoruz. Faiz haramdır denmiş ve faizcilik yapmakta ısrar edenler cehennemde sonsuza dek yanmakla tehdit edilmiş.

Bu çok garip.

Neden acaba toplumsal bir suç –faiz suç mu değil mi bilmiyoruz ya– dinî bir suçmuş gibi cezalandırılıyor?

Düşünün, futbol sahasında bir futbolcu diğer bir oyuncuya faul yapıyor (futbol suçu işliyor), ve yakalanıp cezaevine götürülüyor ve asılıyor! Veya faul yapmanın cehennemlik bir suç olduğu söylense… Ne kadar saçma.

Bir bağlamda işlenen bir suçun başka bir bağlamın yasalarına göre cezalandırılması hiç bir hukuk sisteminde yoktur. Topluma karşı bir suç işlemişsen, yasalar ne diyorsa ona göre cezalandırılırsın. Dinî bir suç işlemişsen —namaz kılmamışsan mesela— o zaman din cezalandırsın seni. (Gerçi namaz kılmamanın cezası yoktur.)

Arapların medeniyet ve hukuk anlayışı bu kadar olur. Tefeciyi cehennemde yakmakla tehdit ediyorlar!

Tefeciyi cehennemde sonsuza kadar yakmakla tehdit etmek şaka gibi bir şey. Ama insanlar gülmüyor. Ciddiye alıyorlar.

Farzedelim ki tefecilik kötü bir şey. Toplum için zararlı bir şey. Öyleyse, devlet yasa çıkartır ve tefecileri cezalandırır. Zaten bir şeyin suç olması için o şeyi suç olarak tanımlayan bir yasa olması gerekir. Eğer tefecilik bir suç olarak tanımlanmışsa, devlet tefecileri cezalandırır. Bu işe cehennemi karıştırmaya ne gerek var? Ne kadar çocukça bir suç ve ceza kavramı.

Bu ne ilkellik!

Toplumsal bir suç işleyen neden din tarafından cezalandırılıyor ve sonsuza kadar cehennemde yanma cezası alıyor?

İnanılmaz bir şey.

Orantısız ceza diye buna denir.

Laiklik kavramının, yani dinin toplumsal alandan çıkartılması işinin, ne kadar önemli olduğunu da anlamış oluyoruz. Din ile toplumsal işleri birbirine karıştıran toplumlar böyle absürd cezalar tanımlarlar.

Ayrıca bu durum, Kuran’ın ilk muhataplarının zeka seviyesini de açıklığa kavuşturmuş oluyor.

Arapların arasından birisi çıkmış, “El İlah’tan şimdi mesaj geldi, faiz yerseniz cehennemde sonsuza dek yanacaksınız” diyor. Bunu duyan faizci Arap korkuyor, “aman ha,” diyor, “cehennemde yanmaya niyetim yok, ben tefeciliği bıraktım” diyor.

Bu faizci arkadaş, gülüp geçeceğine, “ne cehennemi, ne yanması; şunun şurasında para kiralayıp, kirasını alıyoruz, bunun neresi suç olabilir” diyeceğine, işi ciddiye alıyor ve mesleğini bırakıp müslüman oluyor.

Halbuki müslüman olmasa, Kuran’ın bu fevrî ve absürd yakarak cezalandırma tehditleri onu bağlamayacak.

Notlar:

— Faizle ilgili diğer yazılar:

Tanımlamacılık / Faiz

Ben her konuya tanımlamacılık açısından bakıyorum. Bu dünya bir tanımlamalar dünyasıdır.

Kuran’daki ayetlere baktığımda onları tanımlamalar olarak görüyorum. Kuran’da geçen “faiz haramdır” cümlesi bir tanımlamadır.

Bu tanımlamanın gerekçesi de yoktur. Tanımlamacı yeteri kadar güçlü ise gerekçe göstermesi gerekmez. Bir tanımlama yapar ve bu tanımlamayı “kullarına” veya “kölelerine” dayatır ve kabul ettirir. Kölelerin efendilerinin tanımlamalarını sorgulama hakları yoktur, sadece kabul edebilirler.

Faiz, toplumu ilgilendiren bir konudur. Devleti ilgilendiren bir konudur. Din ile bir ilgisi yoktur. Ama devlet İslam devleti olunca işler değişiyor. Medine ayetleri inerken, faiz ayetleri dahil, Peygamber bir İslam devletinin temellerini atmıştı. Yönetim İslam devletinin elindeydi.

İslam devletinin, seküler bir devlet gibi, bir yasa yapıcı meclisi yoktu. Yasalar Allah’tan yansıtılarak Kuran’da tanımlanıyordu.

İlginç bir yöntem.

Mesela, aşırı kira (faiz) ile para kiraya vermek, yani tefecilik, 7. yüzyıl Arap toplumunda bir sorun olarak kendini belli ediyor. Yöneticiler tefeciliği bir sorun olarak görüyorlar.

Yasama organı olan bir devlet ne yapar? Tefeciliği önleyecek yasalar çıkartır. Tefeciliği yaratan toplumsal şartları ortadan kaldırmaya çalışır. Ama Arap aklını kullanarak sorunları çözmeyi denemez. Aklına kullanmak enerji ister. Arap miskindir. Kolaycıdır. Sorunları şipşak çözmek ister.

Tefecilik mi var? “Tefecilik yapanı cehenneme yollayacağız” diye Allah adına bir yasak tanımlarsın olur biter.

Tabii böyle bir tehdit bir işe yaramaz. Tefecilik devam eder gider. Çünkü tefeciliği yaratan toplumsal şartlar ortadan kaldırılmadığı müddetçe tefecilik ortadan kalkmaz.

İşin komiği, egemen güçlerin Allah’tan yansıtılarak tanımladığı bu tip yasalara insanlar inanır. Aradan bin yıl da geçse insanlar bu gerekçesiz tanımlamalara sorgulamadan inanır.

Mesela, Türkiye’de faiz ve para alışverişini düzenleyen, bütün dünya sistemine uyumlu, bir finans sistemi geçerlidir. Para sistemimiz Kuran’a göre ayarlanmamıştır. Zaten Kuran’da bir para sistemi, bir finans sistemi, geliştirilmemiştir. Yoktur.

Bu iki sistemi —dinden bağımsız modern finans sistemini ve Kuran’dan esinlenmiş bir para sistemini— birbirine karıştırmak komik sonuçlar doğurur. Helal faiz kavramı gibi. Helal faiz kavramı da helal domuz kavramı kadar gülünçtür.

Kuran’da faiz yemek cehennemlik bir suçtur. O kadar. Başka detay yok. Bundan bir finans sistemi çıkmaz.

Notlar:
Tanımlamacılık felsefesi.

— “Faiz haramdır” bir tanımlamadır. Kim yapmış bu tanımlamayı? Bana göre Kuran’ı kitaplaştırırken vahyi kendi siyasi amaçları doğrultusunde yeniden yazan halifeler yapmıştır. Ama çoğunluk “faiz haramdır” gibi bir sözü El İlah’ın elçisine Cebrail aracılığı ile ilettiğini ve elçinin de bu sözleri seslendirdiğine inanırlar.

Domuz eti ve emperyalizm

Acaba Kuran’da “emperyalizme karşı durun; emperyalizme karşı savaşın” diye açık ve net bir ayet olsaydı ne olurdu? Ne değişirdi?

Böyle bir ayet olamazdı çünkü İslam zamanının emperyalist gücüydü. Halifeler, ellerinde Kuran, komşu ülkeleri Allah adına talan ettiler. İslamlaştırmak ve sözde Allah adına ülkelerin topraklarına el koymak ve halklarını sömürmek emperyalizm değil de nedir?

İslamın komşularına yaptığını şimdi ABD ve diğer Batılı ülkeler İslam devletlerine yapıyor.

İslam temelinde emperyalizmdir.

Domuz meselesine gelince.

Ben Kuran’ın domuzu neden İslamiyetin kutsal hayvanı yaptığını —Hinduların kutsal ineği gibi— bir türlü anlayamamışımdır.

Domuz eti yasağı ile emperyalizm arasında belki ilginç bir ilişki vardır belki de yoktur ama domuz eti yememek bireylere getirilmiş bir yasaktır. Emperyalizmle savaş ise devletlerin, yani tüzel varlıkların, görevlerinden biridir. Tüzel varlık canlı bir varlıktır ama bedeni olmadığı için “domuz eti yememek” onun için anlam ifade eden bir yasak değildir.

Kuran’ın domuz eti yasağı devleti bağlamaz; emperyalizmle savaş da bireyi bağlamaz çünkü devlet yapacağı hiçbir işi bireye sormaz. Bireyin emperyalizme karşı olması devletin kararlarına hiçbir etki yapmaz. Yapamaz.

İslam, komünizm gibi, sosyalızm gibi, bir yönetim platformudur.

İslamiyeti seçen devletler; yasaları ile, kozmogonisi ve kozmolojisi ile, hazır ritüelleri ile ve gelenekselleşmiş kadim din imajı ile hazır bir yönetim paketi almış olurlar.

Devletlerin İslam yönetim paketini seçmelerinin tek sebebi vardır: İslamiyet halkı uyuşturup, ehlileştirip, tektipleştirip, kolay güdülecek bir koyun sürüsüne çeviren en ucuz araçtır.

Bir İslam devletinin emperyalizmle işbirliği yapması doğasında vardır.

Zaten hiçbir İslam devleti —İslam devleti olarak kaldığı müddetçe— emperyalizme karşı çıkamaz. Bunun sebebi çok basittir. Yukarda açıkladık.

İslamiyetin işi ülkenin insan kaynaklarını 7’den 77’ye topyekün uyuşturup devre dışı bırakmaktır.

İslam devletinin teknoloji üretecek insan kaynakları olamaz. Ülke imamlarla doludur ama mühendis yoktur. İmamlar da Kuran’ı hafızlayıp bir düzden bir de tersten okuyup dururlar. Boş vakitlerinde de Kuran’ın kasvetli konularından kurtulmak ve biraz eğlenmek için ülkeyi yapay ortaçağ gündemleri ile meşgul ederler. Başörtüsüymüş, Türkçe ezanmış gibi çağdışı konuları ısıtıp ısıtıp servis ederler, ülkenin enerjisini emerler.

İslam ülkelerinde teknoloji üretecek insan kaynakları yetişmez. İslam buna izin vermez. İslam ile yöneten egemen güçlere kendilerine oy verecek koyunlar lazımdır. İslam devleti aydınlanmış bireylerden, mühendislerden, genç girişimcilerden öcü gibi korkar. İstemez onları. İstemeyince de kendi ölüm fermanını imzalamış olur ve emperyalistlerin elinde sömürge olur.

Kendi insan kaynaklarını kendi elleri ile tarikatlara teslim eden bir devletin emperyalist sömürgecilerin pazarı olmaktan başka elinden ne gelebilir?

İslam devleti devamlı imam okulları açar ve ülkeyi imamlarla doldurur. İmamlar; emperyalist ile işbirliği yapan iktidara oy verir ve kendilerinin de emperyalizmin köleleri olmalarını garanti altına almış olurlar.

İslamiyeti devlet dini olarak halkına dayatan bir ülke geri kalmayı ve sömürülmeyi kendi istiyor demektir.

İslam devleti oldukları müddetçe de sömürülmekten kurtulamazlar.

Sembolik olarak söylersek; ezan okunan hiç bir ülke kendi teknolojilerini yaratıp sömürgelikten kurtulamaz çünkü İslamiyet buna izin vermez.

Hem İslam kalalım, hem reform yapalım, hem teknoloji yaratalım, olmaz. Teknoloji atılımlarını insan kaynakları yapar. İslamiyet insan kaynaklarını ezip sindirmek üzerine kurulmuştur.

Daha açık nasıl yazalım?

Notlar:

— “Böyle bir ayet olamazdı çünkü İslam zamanının emperyalist gücüydü.”

O zaman “emperyalizm” kelimesi yoktu ama İslam’ın yaptığı emperyalizmdi.

— Araplar’ın El İlah’ının yolladığına inanılan bir kitapta “domuz eti yemeyin” yazıyor diye domuz eti yemeyen insanlardan teknoloji atılımı bekleyemeyiz.

İslam ve Emperyalizm, Örsan K. Öymen.

Kuran’da domuz eti ilgili ayetler.

Kuran’ın toplumsal sorunları çözme yöntemi

isa-tefeciler.png
İsa Tefecileri Tapınaktan Kovuyor, Garofalo (c.1481-1559)

Kuran’ın toplumsal sorunları çözme yöntemi çok ilginç. Mesela tefecilik sorunu.

Tefecilik gibi toplumsal bir probleme, Kuran’ın yani Arapların, getirdiği çözüm nedir?

Suçlama, tehdit ve yasaklama.

Yani, sorunu çözmek yerine tehdit ve yasaklama ile sorunun belirtilerini ortadan kaldırmaya çalışmak.

İnsanları korkutarak para kazanmak için yaptıkları bir işi yasaklamaya çalışmak hiçbir işe yaramaz. Zaten tefeciliğin ve faizin günümüze kadar geldiğini görüyoruz.

Kuran eğer gerçekten Allah’ın sözü olsaydı —halifelerin yazdığı bir metin olmasaydı— Allah’ın önereceği çözüm çok başka olurdu.

Ne derdi Allah?

Ey Peygamber! Tefecilik toplumsal bir sorundur. Arap toplumunda para dağılımı adil değil. Kiminizin çok parası varken bazılarınızın hiç parası yok. Parası olmayanlar parası olanlar tarafından sömürülüyor. Bu olayın din ile bir ilgisi yok.

Önce para sistemini bir düzeltin. Para dağılımını adil yapın.

İslam devleti kurdunuz. Ekonomi öğrenin. Devlet parayı nasıl kontrol eder öğrenin. Reform yapın.

Tefecilik ve faiz konusunun cehennemle bir ilgisi yok.

Yasalar çıkartın ve yasalara uymayanları cezalandırın. Verdiğiniz cezalar suça orantılı olsun. Tefecilik yaptı diye birinin ebediyete kadar cehennemde yanması adil bir ceza olamaz.

Dünya suçlarını dünyada cezalandırın… gibi akılcı öğütler verirdi.

***

Aşırı yüksek faiz ile borç para veren yani tefecilik yapan insanları cehennem ile tehdit etmek hiçbir sonuç getirmez ve getirmemiştir. Bunu Allah bilmez mi?

Bu Arap usulü sorun çözme yöntemi bugün de devam etmektedir ve maalesef bizi de etkilemiştir. Biz de İslamiyetin etkisinde kalarak Araplar gibi düşünmeye başladığımız için sorunları çözmek değil de sorunu kılıç tehditi ile ortadan kaldırmaya çalışırız.

Nedir bu Arap usulü sorun çözme yöntemi? Daha doğrusu sorun çözememe yöntemi?

Ortada bir sorun var. Arap ne yapar? Sorunu anlayıp çözmeye mi kalkar? Sorunun köküne inip sorunu yaratan ne ise o şeyi ortadan kaldırmaya mı çalışır?

Hayır.

Arapta akıl kullanma geleneği yoktur. Herşey yukardan emir ile gelir. Şunu yap derler Arap yapar. Elinde kutsal bildiği bir kitap vardır. O kitapta yazılanlara göre yaşamaya çalışır. Kitapta faiz haramdır gibi bir şeyler söylüyor. Faizi ortaya çıkartan sebepleri ortadan kaldırmak yerine faizi yasaklar ve tehditler yağdırır.

Tehditleri dinlemeyip tefecilik yapmaya devam edenleri kılıçtan geçirir. Sorunu çözmek aklına bile gelmez.

Araplar kadar ilkel kafalı bir toplumu yücelten Türkler var. Arapları kendine örnek alan Türkler var, ne yazık ki.

Sorunu çözmek Arabın aklına bile gelmez. Tehdit eder. Yasaklar. Olmazsa da Allah’ın emri der ve kılıçtan geçirir.

Notlar:

— İsa ve tefeciler resminin kaynağı. Tefecilik çok eski bir sorunmuş demek ki, İsa bile sorunu çözmek için anarşist hareketlerde bulunmuş.

— “Suçlama, tehdit ve yasaklama…”

Toplumsal sorunları, suçlama, tehdit, yasaklama ve cezalandırma ile çözmeye çalışmak Araplardan bize geçmiş bir alışkanlıktır. İlkel bir yöntemdir. Ama devletin önderliğinde toplum İslamlaştıkça ve Araplaştıkça bu ilkel yöntemler de gelenek haline gelmektedir. Üstelik yabancı güçler devlet kadrolarına sızmış olduğu için İslamlaşma ve geri zekalılaştırma sürecini onlar da desteklemektedirler.

Türkiye: Teknoloji üreten imamlar ülkesi…

Türkiye Cumhuriyetine yakışan muhteşem bir hedef! Bu hedefe ulaşmak için İmam Hatiplerin sayısı daha da arttırılmalı; Diyanet’in bütçesi daha da şişirilmeli ki Diyanet başkanının cüppesindeki sırma işleme teknolojisini bütün dünya cüppelilerine satabilelim; eğitim sistemi daha da uzatılmalı ki çocuklar 40 yaşına kadar sadece test çözmeye devam etsinler ve test çözme teknolojisini bütün dünyaya yaysınlar; tarikatlar ve cemaatler desteklenmeli ki değerli insan kaynaklarımız buralarda Kuran’ı ezberleyerek teknoloji üretsinler ve bütün ümmete yaysınlar. Sadece İtalya’dan değil Almanya’dan ve Fransa’dan da yerli prototipler satın alıp yerli araba teknolojimiz ile bütün dünyayı kıskandıralım.

Sadece topraklar mı Araplara satılmış?

Bir karikatür gördüm sosyal medyada, şimdi bulamıyorum. Adam, kadına, “Benim olmazsan suyun ol,” diyor. Kadın, “ne suyu be?” diye soruyor. Adam, “bütün toprakları Araplara sattık, kara toprak mı kaldı?” diyor.

Gerçekten çok acıklı. Ama yine de iyimser bir değerlendirme. Çünkü Araplara sattığımız sadece topraklarımız değil.

Aklını Araplara satmamış insanlar, topraklarını Araplara satmazlar. Önce aklımızı Araplara satmışız.

Nasıl olmuş bu?

Ezanla, tabii ki.

Türk yurdunun semaları bin yıldır Araplara satılmış durumda. Nasıl İncirlik Amerikalıların ise, Türk semaları da Arapların olmuş. Araplara, Türk yurdunda, günde beş defa Arap sömürgeciliğinin propagandasını yapma izni verilmiş. Bunu yapanlar da Türk olmaktan utanan Araplaşmış Türkler.

Bu propaganda o kadar başarılı olmuş ki, Arabın dini dilimize girmiş ve dilimizi yozlaştırmış. Arap dili aklımızı batıllaştırmış. Biz de aynı Araplar gibi kaderci, şükürcü, tembel, batıla inanan; köle olmaya alışmış, hiçbir işini yukardan emir almadan yapmayan, uyuşuk, insanlar olmuşuz. Kısaca Arap olmuşuz. Türklüğümüzü kaybetmişiz.

Semalarımız ezan ile inleyerek Araplaşmış; aklımız dil yolu ile Araplaşmış. En son aşamada da topraklarımızı Araplara satıyorlar. Baştan aşağı Araplaşmış olmayan insanlar ülke topraklarını Araplara satar mı?

İşler göründüğünden çok daha vahim.