Kuran’ın toplumsal sorunları çözme yöntemi

isa-tefeciler.png
İsa Tefecileri Tapınaktan Kovuyor, Garofalo (c.1481-1559)

Kuran’ın toplumsal sorunları çözme yöntemi çok ilginç. Mesela tefecilik sorunu.

Tefecilik gibi toplumsal bir probleme, Kuran’ın yani Arapların, getirdiği çözüm nedir?

Suçlama, tehdit ve yasaklama.

Yani, sorunu çözmek yerine tehdit ve yasaklama ile sorunun belirtilerini ortadan kaldırmaya çalışmak.

İnsanları korkutarak para kazanmak için yaptıkları bir işi yasaklamaya çalışmak hiçbir işe yaramaz. Zaten tefeciliğin ve faizin günümüze kadar geldiğini görüyoruz.

Kuran eğer gerçekten Allah’ın sözü olsaydı —halifelerin yazdığı bir metin olmasaydı— Allah’ın önereceği çözüm çok başka olurdu.

Ne derdi Allah?

Ey Peygamber! Tefecilik toplumsal bir sorundur. Arap toplumunda para dağılımı adil değil. Kiminizin çok parası varken bazılarınızın hiç parası yok. Parası olmayanlar parası olanlar tarafından sömürülüyor. Bu olayın din ile bir ilgisi yok.

Önce para sistemini bir düzeltin. Para dağılımını adil yapın.

İslam devleti kurdunuz. Ekonomi öğrenin. Devlet parayı nasıl kontrol eder öğrenin. Reform yapın.

Tefecilik ve faiz konusunun cehennemle bir ilgisi yok.

Yasalar çıkartın ve yasalara uymayanları cezalandırın. Verdiğiniz cezalar suça orantılı olsun. Tefecilik yaptı diye birinin ebediyete kadar cehennemde yanması adil bir ceza olamaz.

Dünya suçlarını dünyada cezalandırın… gibi akılcı öğütler verirdi.

***

Aşırı yüksek faiz ile borç para veren yani tefecilik yapan insanları cehennem ile tehdit etmek hiçbir sonuç getirmez ve getirmemiştir. Bunu Allah bilmez mi?

Bu Arap usulü sorun çözme yöntemi bugün de devam etmektedir ve maalesef bizi de etkilemiştir. Biz de İslamiyetin etkisinde kalarak Araplar gibi düşünmeye başladığımız için sorunları çözmek değil de sorunu kılıç tehditi ile ortadan kaldırmaya çalışırız.

Nedir bu Arap usulü sorun çözme yöntemi? Daha doğrusu sorun çözememe yöntemi?

Ortada bir sorun var. Arap ne yapar? Sorunu anlayıp çözmeye mi kalkar? Sorunun köküne inip sorunu yaratan ne ise o şeyi ortadan kaldırmaya mı çalışır?

Hayır.

Arapta akıl kullanma geleneği yoktur. Herşey yukardan emir ile gelir. Şunu yap derler Arap yapar. Elinde kutsal bildiği bir kitap vardır. O kitapta yazılanlara göre yaşamaya çalışır. Kitapta faiz haramdır gibi bir şeyler söylüyor. Faizi ortaya çıkartan sebepleri ortadan kaldırmak yerine faizi yasaklar ve tehditler yağdırır.

Tehditleri dinlemeyip tefecilik yapmaya devam edenleri kılıçtan geçirir. Sorunu çözmek aklına bile gelmez.

Araplar kadar ilkel kafalı bir toplumu yücelten Türkler var. Arapları kendine örnek alan Türkler var, ne yazık ki.

Sorunu çözmek Arabın aklına bile gelmez. Tehdit eder. Yasaklar. Olmazsa da Allah’ın emri der ve kılıçtan geçirir.

Notlar:

— İsa ve tefeciler resminin kaynağı. Tefecilik çok eski bir sorunmuş demek ki, İsa bile sorunu çözmek için anarşist hareketlerde bulunmuş.

— “Suçlama, tehdit ve yasaklama…”

Toplumsal sorunları, suçlama, tehdit, yasaklama ve cezalandırma ile çözmeye çalışmak Araplardan bize geçmiş bir alışkanlıktır. İlkel bir yöntemdir. Ama devletin önderliğinde toplum İslamlaştıkça ve Araplaştıkça bu ilkel yöntemler de gelenek haline gelmektedir. Üstelik yabancı güçler devlet kadrolarına sızmış olduğu için İslamlaşma ve geri zekalılaştırma sürecini onlar da desteklemektedirler.

Prompter okumak…

Acaba Reisullah Kültü, Reisullah’ın bütün demeçlerini prompterdan okuduğunu biliyor mu?

Bilseler bile bilmezlikten gelirler veya prompter okumayı bir kahramanlık ve dünya lideri olmanın bir göstergesi olarak tanımlarlar.

Ahmet Davutoğlu’nun yeni parti kurması ile ilgili olarak, bir Reisullah Kültü elemanı, bakın ne demiş:

eleman2

Böyle bir kültün inancı prompter konusu ile zayıflamaz.

Fakat bu basit bir mesele değil.

Ben konuya kültçülük açısından veya siyasi açıdan bakmıyorum. Felsefi açıdan bakıyorum. Çok ilginç bir felsefe konusu bu.

***

Atatürk’ün bir sözünü halkın önünde okursam, bu sözlerin Atatürk’ün sözleri olduğunu belirtmem gerekir. Atatürk’ün sözlerini kendi sözlerimmiş gibi tekrarlayamam. Bu doğru olmaz.

Fakat politikacılar için demeç yazan araştırmacıların ve yazarların adı yoktur. Onlar kendileri için yazmıyorlar. Maaşlarını ödeyen politikacılar için yazıyorlar.

Kendisi için başkasının yazdığı demeci kendi fikirleri imiş gibi okuyan bir politikacı, “bu demeci benim için çalışan bir demeç yazarı yazdı; ben sadece onun yazdıklarını okuyorum” diye bir açıklama yapmaz, yapması da gerekmez.

Başkasının yazdığı bir metni okuyan bir politikacı, okuduklarını kendi araştırıp yazmış gibi, kendi aklından çıkmış gibi, bu okuduğu metinde söylenenler konusunda sorumluluk alır.

Önemli olan budur. Metinden çıkan anlamlar kimin sorumluluğundadır?

Yani, prompterda okuduğu bir cümle ABD başkanına bir hakaret içeriyorsa ve ABD başkanı bu söze alınırsa, demeç yazarını değil, o yazıyı prompterda okuyanı suçlar.

Aslında çok garip bir durum.

Bir ressam düşünün, başka bir ressama resim yaptırdığı resimlerin altına kendi imzasını atıp satıyor olsun. Bu hiç hoş karşılanmaz. Hatta sahtekarlık sayılır. Bu sahtekara da ressam denmez.

Aynı şey, başkasına şiir yazdırıp kendi yazmış gibi satan bir insan için de geçerlidir.

Ben bir Attila İlhan şiirini halkın önünde kendi yazdığım bir şiir diye okursam hem Attila İlhan’ın emeğini çalmış olurum hem de dinleyicilerimi aldatmış olurum. Hem de gülünç olurum.

Ama, Attila İlhan, bir lise öğrencisiyken, cebinde bir Nazım Hikmet şiiri bulunduğu için; sanki o şiiri kendi yazmış gibi suçlu bulunup cezaevine atılabilmiştir.

Yani bu konuda bir standart yok.

Standart olması demek, her şart altında, şahıslardan bağımsız olarak, aynı kuralın geçerli olması demektir. Fakat böyle bir yasa veya kural yok.

Zaten bütün dünya liderleri için bu geçerli. Hepsinin arkasında bir danışmanlar, araştırmacılar ve yazarlar ordusu var. Lider için çalışan bu ekip devamlı metin üretirler. Lider de bu metinler arasından birini seçip halkın karşısında kendi yazmış gibi okur. Bu kabul edilmiş ve hiç kimsenin sorgulamadığı bir yöntemdir.

Lider demeç siparişi de verebilir. Mesela, Ahmet Davutoğlu AKP sürüsünden çıkıp bir parti kuracağı için kara listeye alınmıştır ve “dolandırıcı” olarak tanımlandığı bir demeç istenebilir. Demeççiler hemen işe koyulup Davutoğlu ile ilgili kirli çamaşırları araştırıp bulurlar ve demeç taslakları hazırlayıp lidere sunarlar. İlgili kişiler liderin liderliğinde toplantılar yaparlar ve demeçlerden biri seçilir. Lider, ekipinin yazdığı demeci kendi yazdığı bir metin gibi okur ve metinde söylenenler konusunda sorumluluk alır.

Kendisini dolandırıcı olarak tanımlayan demeci duyan Ahmet Davutoğlu, “demeci yazanların mal varlıkları araştırılsın” diye bir tepki vermez. Demeci okuyan kişiyi kendisini dolandırıcı olarak tanımladığı için tepki verir ve okuyan kişinin mal varlığının araştırılmasını ister.

 * * *

Biz acaip entel bir halkız.

Halkın tümü entel. Felsefeye çok meraklı bir ülkeyiz.

Felsefe tanımlamaların tartışılmasından başka nedir ki? Felsefe kelimelerin ve kavramların nasıl tanımlanacağı ile karşı görüşlü insanların tartışmasıdır. Halkın da yaptığı budur zaten.

Bir politikacı kendi yazmadığı bir metni kendi yazmış gibi okuyor ve bütün halk o metni konuşuyor. Taa ki yeni bir demeç gündeme gelene kadar. Reisullah Hazretleri her Allahın günü; her sabah, her akşam, hafta sonları dahil, televizyon kanallarında mutlaka prompter okuduğuna göre, bu prompter okumalarından kaçış yoktur. Bu yoğun prompter demeçleri ülkenin gündemini belirleyen tek etken olduğuna göre, Reisullah gündemi istediği gibi yönetiyor. Demeçlerden kaçış yok.

Ama Reisullah Hazretlerinin tek başına bir demeç sanayi olduğunu da kabul etmek gerekir.

Evet, tek başına bir sanayi. Milyonlarca kişi Reisullah’ın demeçlerinden ekmek yiyor.

Süreç şöyle işliyor:

Saraydaki yüzlerce (binlerce?) araştırmacı ve yazar demeçleri yazıyor ve Reisullah prompterden okuyor. Bir demeç okunduğu andan itibaren, medya çalışanları işin içine giriyor. Demecin özeti çıkartılıyor. Gazetelerde sayfa sayfa yayınlanıyor. Kanallar demeçleri yayınlıyor. Çoğu zaman programlar kesilip Reisullah’ın prompterdan okuma keyfini tatmin etmesi için organize edildiği belli olan toplantılarda Reisullah prompter şovunu yapıyor.

Demeçlerin önemi hakkında küçük bir örnek.

Bildiğiniz gibi, TRT Türkü ve TRT Nağme radyoları saatbaşı müzik programlarına ara verip haberleri verirler. Bu haberler istisnasız şöyle başlar: “Şimdi haberleri veriyoruz Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan…” Evet, ilk haber her zaman Reisullah’ın bir demeci hakkındadır.

Ayrıca, bu örnekten anlıyoruz ki, bir TRT radyosunda haberleri okuyan spiker okuduğu içerik hakkında sorumlu tutulamaz. O sadece bir okuyucudur. Önündeki prompterden akan yazıları okumaktadır. Kimse bir spikeri okuduğu şeylerden sorumlu tutamaz.

Sonuç?

Bir spiker başkalarının yazdığı bir metni okuyor ama okuduklarından sorumlu olmuyor; bir siyasi başkalarının yazdığı bir metni okuyor ama okuduklarından sorumlu oluyor.

Reisullah demeci okuduktan ve medyada günün en önemli haberi olarak yayınlandıktan sonra bu sefer de yorumcular ve köşe yazarları devreye girerler.

Muhalif olsun, yandaş olsun bütün yorumcular ve köşe yazarları Reisullah’ın demeç sanayinden ekmek yer. Bunu anlamak çok önemli. Ne kadar muhalif olursa olsun, Reisullah’ın demecine laf yetiştirmeye çalışan, demeçteki çelişkileri göstermeye çalışan, köşe yazarı da en az yandaş gazeteci kadar Reisullah’tan ekmek yemektedir.

Tartışma programlarında Reisullah’ın demecini yorumlarmış gibi yaparak birbirleri ile laf dalaşına giren iki kanattan da insanlar da Reisullah’ın demeçlerinden ekmek yiyorlar.

Yorumculardan sonra da halk devreye girer.

Halk da bütün bu malzemeyi, kendi siyasi görüşüne uygun gazetelerden ve kanallardan öğrenip bu sefer onlar da kendi aralarında tartışmaya başlarlar. Kahvehanelerde okey taşlarının şakşakları arasında Reisullah’ın demeçlerinden süzülmüş özlü sözler havada uçuşur. Hiç kimse taraf değiştirmez. Reisullah Kültü ile Reisullah Düşmanları Kültü arasında hiç bitmeyen kavgalar devam eder.

İşimiz gücümüz budur zaten. Demeçler üzerinde yorumlar üretmek.

Siyaseti laf ebeliği ve dedikoduya indirgemişizdir.

Reisullah’ın her konuda en doğru fikri vardır. Bu bir Allah vergisi olabilir. Dünyada eşi benzeri olmayan bir şeydir bu.

REİSULLAH:

HER DOĞRUNUN MUTLAK SAHİBİ; HER YANLIŞIN AMANSIZ DÜŞMANI.

Başka ülkelerde hüküm süren hiçbir güçlü lider; külliyen her konunun en iyisini ve en doğrusunu bilen insanüstü bir lider olduğuna halkı inandıramaz. Böyle bir lider yoktur. Reisullah hariç. Her bildiğini prompterdan okuduğu halde.

Bunun sebebi İslamdır. İslam halkı koyun sürüsüne çeviren güçtür. Alnı secdeye değen bir liderin her dediğine inanılır.

Tabii bu dediğimiz tamamen doğru değil. Reissulah promptersiz röportajlar da verir. Bu röportajlardan Reisullah’ın Türkiye’yi ilgilendiren bütün konularda sonsuz bilgi sahibi olduğunu anlarız. Saygımız büyük. Ne de olsa ustalık döneminin zirvesinde olan bir dünya liderinden bahsediyoruz.

Ama bütün demeçlerine baktığımızda istisnasız herşeyin en doğrusunu bildiğini görüyoruz. Bu tartışılmaz. Çünkü Reisullah’ın söylediği her şey tanımlama icabı doğrudur.

Fakat çok üzücü bir şey söyleyelim.

Saray inanılmaz bir demeç üretim sanayi kurmuş. Bu kolay bir iş değil. Saray’da çalışan bu araştırmacılar ve yazarlar inanılmaz derinlikte ve detayda bilgi topluyorlar. Fakat bu bilgiler neden toplanıyor? Reisullah ve ekibi bir daha seçilsin diye! Başka bir amaç yok. Hedef insanlığın bilgi birikimine katkıda bulunmak değil.

Aynı sistem bilimsel bilgi toplamak ve dünya bilimsel bilgi birikimine katkıda bulunmak ve teknolojiyi geliştirmek için kullanılsa, Türkiye nasıl gelişirdi bir düşünün. Bu ne büyük bir kaynak israfıdır!

***

Sonuç olarak, kendine ait olmayan, kendinin üretmediği fakat kendi için çalışan maaşlı adamların yazdığı bir metni halka okuyan birisi mi okuduğundan sorumlu olmalı? Yoksa onları yazan mı?

Atatürk, Nutku kendi yazıyor; belgeleri kendi topluyor; sonra da yazdığı metni kürsüye çıkıp okuyor. Önünde prompter yok. Kendi yazdığı metni okuyor.

***

Prompterdan okuduğu her söz, seküler vahiy gibi kabul gören ve kutsal sözler olarak kabul edilen başka bir siyasetçi yok dünyada. Bu kadar, non-stop prompterdan her mecrada devamlı okuyan bir lider de yoktur.

Neden bu böyle?

Reisullah Kültü olduğu için mi?

Karşı olanlar da, eleştirenler de, yandaşlar da demeçlerden ekmek yiyor. Bu yazı dahil.

Hepimiz boş laflarla uyutuluyoruz.

Türkiye: Teknoloji üreten imamlar ülkesi…

Türkiye Cumhuriyetine yakışan muhteşem bir hedef! Bu hedefe ulaşmak için İmam Hatiplerin sayısı daha da arttırılmalı; Diyanet’in bütçesi daha da şişirilmeli ki Diyanet başkanının cüppesindeki sırma işleme teknolojisini bütün dünya cüppelilerine satabilelim; eğitim sistemi daha da uzatılmalı ki çocuklar 40 yaşına kadar sadece test çözmeye devam etsinler ve test çözme teknolojisini bütün dünyaya yaysınlar; tarikatlar ve cemaatler desteklenmeli ki değerli insan kaynaklarımız buralarda Kuran’ı ezberleyerek teknoloji üretsinler ve bütün ümmete yaysınlar. Sadece İtalya’dan değil Almanya’dan ve Fransa’dan da yerli prototipler satın alıp yerli araba teknolojimiz ile bütün dünyayı kıskandıralım.

İslamiyet: En ucuz disiplin üretim yöntemi… 2

Bir önceki yazı: İslamiyet: En ucuz disiplin üretim yöntemi… 1

ATASE generali Mahmut Boğuşlu:

İslam halkı disiplinli –yani itaatkâr– yapan en ucuz araçtır.

Disiplinin iki anlamı olabilir. Başladığı işi sonuna erdirme sabrı olana disiplinli biri deriz.

Diğer anlamı da askerlikte kullanılan anlamıdır. Hiyerarşinin üst sıralarından gelen her emri sorgulamadan uygulayan; itaatkâr olmak için eğitilmiş ve itaatkâr olan bireylere disiplinli bireyler denir.

Generalin bahsettiği anlam budur.

Bu bağlamda, disiplinli itaatkâr demektir.

Askeriye itaatkâr askerler ister; sivil yöneticiler, yani egemen güçler de itaatkâr bireyler isterler.

Egemen güçleri ilgilendiren soru şudur:

Yönettiğimiz halkı, nasıl en kolay ve en ucuz şekilde itaatkâr bireyler, yani kolay güdülen koyun sürüsü haline getirilebiliriz?

Sivil toplumun bireyleri nasıl itaatkâr ve disiplinli sivil askerlere dönüştürülebilir?

Halk nasıl ehlileştirilir?

General reçeteyi vermiş.

Halkı ehlileştirmenin en kolay ve en ucuz yolu dindir diyor.

Ülkemiz için bu din İslamiyettir.

Öyleyse, halkı egemen gücün her dediğini hiç sorgulamadan yapan bir sürü haline getirmek istiyorsanız o bireylere İslamiyeti dayatın.

Bu yeni bir şey değil. Osmanlı zaten bunu yapmış. Osmanlı, resmen halka reaya demiş. Osmanlıya göre halk güdülmesi gereken bir koyun sürüsüdür. Üstelik bunu bir aşağılama olarak söylemiyorlar çünkü çobanın, yani padişahın da sürüye karşı sorumlulukları var. Padişah sürüyü korumalı, beslemeli ve sürünün mutlu olmasını sağlamalı. Sürünün görevi de padişaha minnettar olmak. Düzen böyle işliyor.

General bunu biliyor, sadece dinin dozunu arttırın diyor.

Bu da yapılmış.

Artık imamlar tarafından yönetiliyoruz.

Halk koyun sürüsü olduğu kadar idareci imamlar da kendi aralarında bir koyun sürüsü hiyerarşisi oluşturmuşlar. Onlar da çobanlarına “Reis” diyorlar. Bir koyun sürüsü gibi Reislerini takip ediyorlar. Reis’in, yani baş imamın, emri zannedip bir yasa çıkartıyorlar; fakat baş imam fikrini değiştirip yasayı veto ediyor. Bunun üzerine yasayı çıkaran imamlar sürüsü baş imamı yasayı veto ettiği için tebrik ediyorlar. İşte bu! Generalin bahsettiği İslamî disiplin budur.

Çok açık değil mi?

İslam platformunu, yani İslam denen yönetim biçimini, kullanarak koyun sürüleri yaratıyorsunuz —koyun sürüleri hiyerarşisi yaratıyorsunuz— ve bu sürüler hiyerarşisi aracılığı ile reayayı kolayca yönetiyorsunuz.

Bu yeni bir yöntem değil. Tarihin başlangıcından beri kullanılan bir yöntem.

Egemen güçlerin tanrılardan yansıttığı emirlerini halk hiç sorgulamadan yapar. Halka direk emir verirseniz yapmaz.

İnsanların davranışları nasıl programlanır?

Din aracılığı ile programlanır.

Din insanları programlama aracıdır. Din bir yazılımdır yani. İnsanları programlamak için kullanılan bir yazılım.

Notlar:

— Dinin halkın afyonu olduğu hep söylenmiştir. Fakat din sadece halkı afyonlamaz; aynı zamanda ehlileştirir, tek tipleştirir ve koyun sürüsü yapar. Bunları ben söylemiyorum. Koskoca ATASE generali söylüyor. Üstelik Türkleri İslamlaştırarak ehlileştirmenin, tektipleştirmenin ve sürüleştirmenin iyi bir şey olduğunu söylüyor.

ATASE generali, Türklerin yeteri kadar İslamlaşamadığını ve yeteri kadar ehlileşemediklerini söylüyor ve bunu yapmak için de daha fazla İmam Hatip okulları açılması gerektiğini söylüyor. Herkes önce İmam Hatip eğitiminden geçecek, ancak ondan sonra bir meslek seçecek. Bütün meslekler, bütün memurlar, bütün devlet yöneticileri imam olmalıdır diyor yani. Türkleri imamlar idare etsin diyor. Bu programın gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz.

Tabii, bu İslamlaştırma programını ATASE generaline yazdıran da Amerika ve CİA. Amerika; kolay idare edilebilir, Türklüklerini kaybetmiş, İslamlaşmış yani Araplaşmış, Türkler istiyor. Ve bu program uygulanıyor ve kitleler İslamlaştırılıyor. Siyasi İslam tabii bu.

Cemil Kılıç:

@m_cemilkilic
: “Türkiye’deki egemen sözde dini eğitim de çocuklara, gençlere, İslam’ı Kuran’ı öğretmekten ziyade, Araplaştırma hedefini güdüyor. Bugün, Türklerin Araplaşması tehlikesi tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yüksek. Ama bunun böyle gitmeyeceğini biliyorum.”

ATASE raporundan anlıyoruz ki, 500 senedir, yabancı devletler, Türkler üzerine yaptıkları bütün operasyonlarını din üzerinden yapmışlar. Türklerin yurdunda Arap sömürgeciliğinin bayrağı ezan okunduğu müddetçe de din üzerinden operasyonlar devam edecektir. Din özelleştirilince kimse din üzerinden operasyon yapamaz.

Dinin özelleştirilmesi hakkında.

— Burada ince bir ayırım yapmamız gerekir. Bireysel din halkı sürüleştirmez. Herkesin kendi özel hayatında bir dini varsa, bu halkı sürüleştirmez. Sadece İslamiyet gibi toplumsal bir din insanları sürüleştirir. Zaten İslamiyetin amacı insanları sürüleştirmektir. İslamiyet egemen güçlerin dinidir; halkın dini olamaz. İslamiyet sömürü aracıdır.

Bir otorite figürünün arkasında asker gibi sıralanıp standart ritüel hareketleri tek vücut yapan insanlar “biz koyun sürüsüyüz ve bundan gurur duyuyoruz” demektedirler. Hem koyun sürüsü; hem kurt sürüsü. Kurtun gücü sürüden gelir. Yani halk kendini sürüleştirerek aynı zamanda güç de kazanmaktadır. Ama bu güç egemen güçlerin emrinde olmuştur her zaman.

Aynı sürüleştirme işini İslamiyeti kullanmadan da gerçekleştirmek mümkündür. NAZİ Almanyasında olduğu gibi. Ama ATASE generali “en ucuz” ehlileştirme yönteminden bahsediyor. NAZİ’lerin yöntemi çok pahalı ve zor. Halbuki İslam hazır bir ehlileştirme platformudur. Bütün yapmanız gereken halkı müslüman olarak tanımlamaktır. Ondan sonra halka yaptırmak istediklerinizi “Allah’ın emirleri” olarak halka dayatmaktır. Egemen güçlerin tanrılardan yansıttığı emirlerini halk uysalca yapar. Dinin işlevi budur.

— İslamiyet en ucuz ehlileştiricidir.

İslamiyet: En ucuz disiplin üretim yöntemi…

Tarihin Bilinmeyen Yüzü‘nün bu bölümünde Sayın Cengiz Özakıncı İblisin Kıblesi kitabından 12 Eylül döneminde Genel Kurmay’ın ATASE (Askerî Tarih ve Stratejik Etüdler Dairesi) için hazırlanmış bir rapordan bahsediyor. Bu raporu yazan General Mahmut Boğuşlu (1927-2012), Türkiye için siyasi İslam’ın çok uygun olduğu ve siyasi İslam’ın getirilmesi ve İmam Hatiplerin sayısının arttırılması ve devletin imamlar tarafından yönetilmesi gibi tavsiyelerde bulunuyor. Bunlar tabii, gerçekleştirildi. Ama benim dikkatimi çeken, bana çok ilginç gelen başka bir şey daha söylüyor. Bu general İslamiyetin, halkı uysal bir koyun sürüsüne çevirip kolayca idare etmenin en kolay ve en ucuz yolu olduğunu söylüyor ve bu yüzden İslam’ı Türklere layık görüyor. Ve bu insan Türk Silahlı Kuvvetlerinde bir general!

İslam’ın disiplinle ilgisi ne? Bu konuda daha detaylı yazacağım için, Cengiz Özakıncı’nın ATASE raporundan yaptığı bu alıntının hepsini referans olsun diye buraya kopyalıyorum.

Cengiz Özakıncı: 1980, 10 Mart tarihli ATASE Jeopolitik Raporunu yazan Mahmut Boğuşlu’nun imzasını taşıyan bir ikinci belge de şunu söylüyor:

Türkiye’de Laiklik ve İrtica Üzerine Psikolojik Harekat, imza Mahmut Boğuşlu, general, ATASE generali.

İstiklal harbine ve Lozan Anlaşmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti ile eski Osmanlı İmparatorluğu arasında başta laiklik olmak üzere bazı noktalarda sanki hâlâ sürüp giden bir psikolojik savaş hali mevcuttur. Bu savaş siyasi haritalarda görülüp gösterilmeyen sınırlarda Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki siyasi, sosyal ve ekonomik sınırlar üzerinde sanki hâlâ devam eden psikolojik hudut muharabeleridir.

Lakilik ilkesinin yürürlüğe girmesi ile güdülen maksat İslamiyetin siyasi olmayan bir yörüngeye oturtulmasıdır. Laikliğin siyasi hedefleri dışında kalan diğer hedefleri ise aslında İslamiyetin de hedefleri paralelindedir. Herhalde bu sebepledir ki, rahmetli Atatürk “Türk milleti daha dindar olmalıdır” diyor.

Dinin, İslamiyetin en azından disiplin meselesi olarak ele alınması ile ilgili hususlar:

Bilindiği gibi din, İslamiyet, öteki dünya ile ilgili hükümleri dışında, en azından bir disiplin, disiplin kuralları kümesidir. Zamanın çok çeşitli ve zor şartları içersinde toplumda ve bilhassa aile seviyesinde disiplin ihtiyacı daha da artmaktadır. Disiplin dünyanın en pahalı üretimidir. Disiplini kolaylıkla üreten ve de ucuza mal edebilen bir düzen, asker ocağı, kışlalar, ve bazı eğitim kuruluşları dışında, henüz icat edilmemiştir. Türk tarihinde disiplini en ucuza imal edebilen düzenlerden birisi ise İslamiyettir. Kuranı Kerim’i ezbere bilen hafızların yanında, Türkler bu mukaddes kitabı, 10-15 dakikada, ve 3-5 sahifede özetleyebilecek derecede bilgi sahibi olmalıdır. Din adamı tipinde değişikliğe gidilmeli, her türlü meslekten; hakimden, savcıdan, avukattan, lise öğretmeninden, doktordan, gemi kaptanından, pilottan, astronota varıncaya kadar, her kesimden yeni din adamları yetiştirilmelidir. Bu arada sayıları son yıllarda artan İmam Hatip okulları reorganize edilmeli [yeniden örgütlenmeli] ve bu okullara endüstriyel, ticari, turistik vs. hüviyetler de kazandırılmalıdır.

diyor.

Levent Yıldız: Her yer İmam Hatip olmalıdır diyor yani.

C.Ö.: Evet. Kim bu? 12 Eylül’ü,

L.Y.: Darbeci komutan.

C.Ö.: Darbeci, darbe yönetiminde Askeri ve Stratejik Etütler Komutanlığı yapmış bir komutan.

L.Y.: Raporu nereye yazıyor? Yönetime.

C.Ö.: Evet. Şimdi efendim, uygulanıyor mu? Evet.

L.Y: İşte uygulanıyor bir de.

C.Ö.: Yani her iki rapor da uygulanıyor. Dikkat. Yani 1981 tarihli, aradan önce okuduğum..

L.Y: Federasyon raporu…

C.Ö.: … raporu da uygulanmakta,

L.Y: Meclise sunuldu en azından…

C.Ö.: Evet. Şey de uygulanmakta, bu psikolojik harekat, din üzerinden psikolojik harekat, az önce okuduğum şeyler de bugün, uygulanmakta, nerdeyse gerçekleşmiş durumda.

C.Ö.: Bu da, birazdan göreceğiz, küreselci emperyalizmin ulus devletleri, ulusçu ideolojiden koparıp, ulusal egemenlik ideolojisindan koparıp, din, siyasal dinci, yönetimlere dönüştürerek, uluslıktan uzaklaştırmak.

L.Y: Ki kendine bağlasın.

C.Ö.: Tabii. Reçetesinin bir uygulamasıdır bu da. Ve ondan sonra bakın, sayfa 475’e gelelim, şurada…….


Notlar:

— Bu konu ile ilgili 2. yazım: İslamiyet: En ucuz disiplin üretim yöntemi 2.

— Mahmut Boğuşlu biyografisi, Yeni Akit .

— Mahmut Boğuşlu “İslamizasyonun teorisyeni” olarak biliniyormuş.

Generallarin İmam Hatip Sevdası, Ahmet Çınar, 2016.

“Çoğunluğu müslüman olan bir ülke…”

İslamcıların ülkede şeriat yolunu açmak için sık sık kullandıkları basmakalıp bir söz:

Çoğunluğu müslüman olan bir ülke…

Bunu söyleyenler “müslüman” kelimesini nasıl tanımlıyorlar acaba? Kendi kafalarında bir tanım yapmışlar ve Türkiye’de yaşayan 82 milyon insandan 80 milyonunun müslüman olduğunu varsayıyorlar. Bundan da çok eminler. Çünkü “müslüman” kelimesini tanımlamaya gerek görmüyorlar.

Hiç de öyle değil.

“Çoğunluğu müslüman olan ülke” ifadesine bir anlam verebilmek için her şeyden önce “müslüman” kelimesini tanımlamamız gerekiyor.

Bu cümleyi ağızlarından düşürmeyen siyasi İslamcılar ve din tacirleri “müslüman” kelimesini tanımlama ihtiyacını duymazlar.

Sanki anlamı çok açıkmış gibi. Sanki “müslüman” kelimesini okuyan veya duyan herkes bu kelimeye aynı anlamı yüklermiş gibi.

Kime müslüman denir? Sormamız gereken soru bu.

Kime müslüman denir?

Din genetik değildir

Müslümanlık genetik bir şey değildir. Anneden babadan geçmez. Müslümanlık geni diye bir şey yoktur. Annesi babası müslüman olan bir bebeğin kendisi de müslüman olacak diye bir şey yoktur.

Müslümanlık kanda da değildir. Hiç bir kimyasal test yaparak birinin dinini bulamazsınız.

Bunlar tartışmasız kabul edilmesi gereken bilimsel gerçeklerdir.

Din tanımlamadır

O zaman müslümanlık, her din gibi, bir tanımlamadır.

Ya birisi sizi müslüman olarak tanımlar; ya da siz belli bir yaşa gelip kendinizi tanımlama ihtiyacı duyunca, kendinizi müslüman olarak tanımlarsınız. Veya ateist olarak tanımlarsınız. Veya “Budist olacağım” dersiniz. Veya “benim dinle ilgim yok” deyip kendinizi bu işlerin dışında birisi olarak tanımlarsınız.

Müslüman olmak demek müslüman olarak tanımlanmış olmak demektir. Müslümanlığın başka bir tanımı yoktur.

Din diye sihire inananlar çok

İnsanlığın komik bir alışkanlığı vardır. İnsanlar bir tanımlama yaparken, bazı sihirli olarak tanımlanmış kelimeler tekrarlanırsa, tanımlamayı o kelimelerin gerçekleştirdiğine inanırlar.

Arapça sihirli bir dildir ya, kendini imam olarak tanımlamış biri size bazı Arapça tekerlemeler tekrarlattırırsa müslüman olacağına inanmak işte böyle bir şeydir. Batıla inanmaktır. Sihire inanmaktır.

Bu videoda görüyoruz, kendini müslüman olarak tanımlamak isteyen birisi bazı sihirli tekerlemeleri tekrarlayarak bu sihirli tekerlemelerin onu müslüman yaptığına inanıyor.

Yani “ben kendimi müslüman olarak tanımlıyorum” dese müslüman olmayacak. Ama bir din taciri imamın söylediği Arapça tekerlemeleri tekrar edince müslüman olacak.

Müslüman olarak tanımlanan kimselerin çok çeşitli tanımları olabilir:

1. Devletin veritabanında “Dini: İslam” yazan herkes müslüman sayılır. Ama bu nasıl olabilir? Aynı veritabanında, “Dini: Katolik” yazsa aynı insan katolik mi olacak? Yani, bir bürokrat sizin dosyanıza girip, veritabanındaki kaydınızı değiştirse ve “Dini: İslam” ibaresini silip, “Dini: Katolik” yazsa siz Katolik mi olacaksınız? Hayır. O zaman, devletin veritabanında kayıtlı olan “resmi” dininiz sizi o dinden yapmaz.
2. Müslüman bir toplumda müslüman anne babadan doğduğu için bir bebeğin müslüman olduğu varsayılır. Bunun saçma olduğunu gördük. Toplumsal gelenekler veya genetik ilişkiler sizi müslüman yapamaz.
3. Bazı Arapça kelimeleri tekrarlayarak müslüman olduğunu sananlar var. Tabii “doğuştan” müslüman olanların veya “kafa kağıdında” müslüman yazanların Arapça kelimeler tekrarlayarak müslüman olmaları gerekmez. Onlar zaten müslümandırlar ya. Düşünün, Arapça, “Allah tektir” diyorsunuz ve anında müslüman oluyorsunuz. Peki ben Hıristiyan biriyim diyelim ve kazayla “Allah tektir” dedim. Anında Hıristiyanlığım yok olacak ve ben müslüman olacağım, öyle mi? Kelimelerin sihirli gücü olduğuna inanan insanlar ancak böyle şeylere inanır. Kelimelerin sihirli gücü olduğuna inanmak da batıla inanmaktır.
4. Bir de inanmak diye bir şey var. Kimisi de ben müslüman olduğuma inanıyorum, öyleyse müslümanım diyor. Bunlar bence en doğrusunu yapıyorlar çünkü kendilerini müslüman olarak tanımlamış oluyorlar. Bir taşı kutsal olarak tanımladığınızda o taşın hiç bir özelliği değişmez. Taş aynı taştır. Kendinizi müslüman olarak tanımladığınızda da sizde hiçbir şey değişmez. “Allah büyüktür” demeden önce neydiyseniz, “Allah büyüktür” dedikten sonra da osunuz.

Öyleyse, Türkiye çoğunluğu müslüman olan bir ülke değildir. Devlet bu mazereti kullanarak şeriatı bu ülkeye getiremez.

Notlar:

— Daha da ilginci, sakal şeklinin bir insanı müslüman yaptığına inananlar var. 7. yüzyıl çöl Araplarının modasına göre giyilen giysilerin insanı müslüman yaptığına inananlar var. Bıyık şekli de sizi devrimci yapardı bir zamanlar.

Kutsal taş.

Cemil Kılıç’ın müslüman tanımı: İslam’ın beş şartı diye bilinen şeyler, şart değil, sadece ritüeldir. Bunları yaparak müslüman olunmaz. Cemil Kılıç “Müslüman kimdir?” sorusunu daha da bulandırmak istemiş galiba.

Ezan: “Büyük bir sorun”

Arslan Tekin ezan ve sâlâ konusunda bir yazı yazmış. Türkiye’nin başına gelmiş gelecek bütün kötülüklerin kaynağı ezan olduğuna göre bu yazıyı dikkatle okumak gerektiğini düşünüyorum.

 * * *

İnsanlar ezan hakkında ne düşünüyor?

Çoğunluk ezanı duymuyor bile çünkü çoğunluğun namazla bir işi yok. Ezanı kafalarından silmişler; ezanı arka planda devamlı tekrarlanan kaçınılmaz bir gürültü kirliliği olarak görüyorlar. Türkiye’de yaşamak için katlanılması gereken bir musibet. Arapların Türklerin başına sardığı bir Arap propagandası.

Evet, ezan bir Arap propagandasıdır. Laiklik ise dinin özelleştirilmesidir. Dinin özelleştirilmesi demek, toplumsal alanların dinî öğelerden tamamen temizlenmesi demektir. Laikliği benimsemiş bir ülkede —anayasasında laiklik ilkesi olan bir ülkede— ezan okunamaz. Herkesin inancı bireyseldir. Devletin dini yoktur. Dinî ritüeller toplumsal alanlarda icra edilemez.

Sizin böyle düşünmediğinizi biliyorum (yazıyı yazan Arslan Tekin beye hitap ediyorum). Ama yine de ezan konusunda yazdıklarınız için teşekkür ederim. Beni de cesaretlendirdiniz.

Evet, dediğiniz gibi “ezan ruhumuza işlemiş” ve “benliğimiz” olmuş. Peki bu iyi bir şey mi?

Bir Türk olarak, bir Arap propagandasının içimize işlediğini itiraf etmek durumunda kalıyoruz. Ve bundan mutluluk duyuyoruz. Türklük bu kadar mı anlamsızlaştı?

Bence bu çok üzücü bir şey.

Ezanın okunmaması için en önemli sebeplerden biri budur. Ezanın ses kirliliği olduğu o kadar da önemli değildir. Türk ülkesinin ve Türklerin kafalarının yüzyıllardır her gün sabah akşam bir Arap tekerlemesi ile tanımlanması ve Araplaştırılması çok üzücü bir şeydir.

Türklüğün Arabın ezanı ile tanımlanması, Türkler için çok aşağılayıcıdır.

 * * *

Siz de günümüz Türkiyesinde ezanın aşırılığa kaçtığını kabul ediyorsunuz. “Dinde aşırılığa yer yoktur” diyorsunuz.

Ama ezan dinin bir parçası değildir ki. Siz de bunu kabul ediyorsunuz: “Ezan, bir çağrı sadece… Sonradan ihtiyaçtan ortaya çıktı” diyorsunuz.

Ezan dinin veya namazın bir parçası değildir. “Ezanı duymadan kılınan namaz geçerli değildir” diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Namazın geçerli olması için ezanı duymak gerekmez.

Ezan dinî değil toplumsal ve siyasi bir olgudur.

Günümüzde ezanın tek bir işlevi vardır o da devletin dinini halka dayatmaktır. Ezan, din ile aldatanların kullandığı en önemli silahtır. Ezanın sahipleri toplumsal alanları ezan yolu ile sahiplenmeye devam etmek için ezanın susmasını istemezler.

 * * *

2016 yılında Anayasa Mahkemesinde ezandan rahatsız olduğunu söyleyen birisinin davası görülmüş. Bu davayı ben sizden öğrendim. Çok ilginç buldum.

Anayasa Mahkemesinin gerekçesini inandırıcı bulmadım.

Anayasa Mahkemesi, “çokluğun müslüman olduğu bir ülkede” hoşgörülü olup “müslüman çoğunluğun” isteklerine uymamız gerektiğini ve bu yüzden ezanın okunması gerektiğini söylemiş. Bu sebeplerden ezanın yüksek sesine alışmalıymışız. Bu doğru değil.

Türkiye’de çoğunluk ismen müslüman olabilir (devletin veritabanında “Dini: İslam” yazan insanlar çoğunlukta olabilir) ama burada önemli olan kimin müslüman olarak etiketlendiği değil kimin ezanı duyup da namaza gittiğidir.

Yaşadığım ilçede ve İstanbul’da yaptığım gözlemlere göre; hiç kimse ezanı duyup da namaza gitmemektedir. 82 milyonluk nüfusun 80 milyonu namaz kılmıyor. Bu bir gerçek. Geriye kalan iki milyonun sürekli namaz kıldığını varsaysak bile —ki bu doğru değil— bu namaz kılan insanlar ezanı duyup da camiye gelmiyorlar; zaten namaz vakitlerini biliyorlar ve ezan okunmadan camiye geliyorlar; abdest alıyorlar ve namazın başlamasını bekliyorlar.

Camiye namaza gelenler bile ezanı duyup gelmiyor.

Ezan boşuna okunuyor.

Devlet 80 milyon insanı inatla ve ısrarla namaza çağırıyor; 80 milyon insan da inatla ve ısrarla ezanı duymazdan geliyor ve namaza gitmiyor. Bu kadar abes ve absürd bir şey olabilir mi?

Öyleyse, önemli olan kimin müslüman olduğu değil, kimin ezanı duyup da namaza gittiği. Türkiye’de ezanı duyup da namaza giden kimse yok.

 * * *

“Dinle ilgisi olmayan ‘rahatsız edici’ sese bir çare bulun dedik… Böyle bir talebi olana yafta hazır: ‘Ezana karşısın!’ Bunun manası: ‘Sen dinsizsin!’”

Ne kadar doğru söylemişsiniz.

Ezanın sahipleri, yani hoparlörleri sonuna kadar açarak mahalleleri “kurtarılmış bölge” yapmak isteyen dinciler ve onların yayın organları “şunun sesini biraz kısın” deyince sizi anında dinsiz ilan edip cihat moduna geçiyorlar. Bu din ile aldatanların hep kullandıkları bir yöntemdir.

 * * *

Diyanet İşleri Başkanı “ezan sesinin rahatsız etmeyecek seviyeye indirileceğini söylemiş. Sokak arası mescitlerde okunmayacakmış…”

Demek ki, Diyanet İşleri Başkanı bile ezanın aşırı yüksek sesle ve çirkin olarak okunduğunu kabul etmiş. Bu laik bir ülke için iyi bir gelişme tabii.

 * * *

Bu okuduklarıma inanamadım.

İktidara yakın, yani “dinci” veya “İslamcı”, hadi, en azından “mütedeyyin” bir politikacı ve yazar, ezanın “büyük bir sorun” olduğunu söylüyor.

Ezan büyük bir sorunmuş!

Bunu söyleyen de dinci birisi!

Ve, halk; dinciler tarafından “ezan düşmanı” ilan edilmekten “korktuğu için” sessiz kalmayı tercih ediyormuş.

Ne kadar doğru.

Ezandan şikayetçi olan birisinin başına gelecekler yabana atılamaz. İnsanlar korkmakta haklı. Medyada linç edilmek bir yana, hedef gösterilip “din düşmanı” ilan edildikten sonra “halkı dinden soğutmaya teşebbüs etmek” gibi absürd bir suçlamayla hakim karşısına çıkartılmayı kim ister ki?

Yani Türkiye’de, zaten namaza gitmeyenleri namazdan soğutmaya teşebbüs etme suçu var!

 * * *

Hepimizin işi gücü var; sakallı cüppeli Araplaşmış mağara adamlarının şeriat hayallerine karşı çıktığımız için hayatımızın normal akışını neden değiştirmek isteyelim ki? Başka bir sürü gürültü kirliliğine zaten katlanıyoruz, ezana da katlanırız olur biter.

 * * *

“Milletin nasıl bizar olduğunu anlayın artık!”

Bizar olmak; tedirgin olmak, bezmiş, bezginlik getirmiş olmak demektir. Ama ezanın insanların üzerindeki etkisi bu kadarla kalmıyor, bir de çaresizliği eklememiz gerekir.

Günde beş defa kulakları tırmalayan, bebekleri uyandıran, sinirleri geren şeye işkence denir. Hayatınız boyunca günde beş defa, isteminiz dışında, size karşı tekrarlanan bir sese Çin işkencesi denir. CİA, FBİ gibi gizli servislerin başarıyla kullandığı bir işkence şeklidir bu.

İnsanlar devamlı tekrarlanan seslere uzun süre dayanamazlar. Ama biz hayatımız boyunca dayanmak durumundayız. Bizi bezdiren bu.

Çaresiz yapan da bu işkenceye karşı çaresiz olmamız. Kime şikayet edeceğiz? Devlet, ezanı bayrakları olarak gören şeriatçıların yanında. Şikayet edebileceğimiz bir mercî yok. Şikayet edenlere karşı cihat ilan ediliyor. İhbar ediliyorlar. Devlet de onlardan intikam alıyor. Çünkü tarikatlar böyle istiyor. Devlet sabaha karşı gelip çocuklarınızın önünde size kelepçe vurup götürüyor. Neden? Türklerin ülkesinde şeriatçı Arap bozmalarının propagandasına hayır dediğiniz için!

Biz de “değmez” deyip çaresizliği tercih ediyoruz.

 * * *

Bu sözlerinize 80 milyonun da katılacağını düşünüyorum:

Üsküdar’da sağa bak cami, sola bak cami! Nağmeli nağmeli öyle ezan okuyorlarki, uzadıkça uzuyor, sesler birbiriyle çarpışıyor.

Hastası var, çocuğu var, insanların uygun olmayan anları var…

Ezan, bir çağrı sadece… Sonradan ihtiyaçtan ortaya çıktı.

Bakalım, Diyanet’in genelgesine imamlar, müezzinler uyacaklar mı?

 * * *

Kaleminize sağlık!

Notlar:

Arslan Tekin’in bahsi geçen yazısı.

Türkiye’nin başına gelmiş gelecek bütün kötülüklerin kaynağı ezan olduğuna göre…

Ezan ve temsil ettiği din…

“Bunun manası: ‘Sen dinsizsin!’”

Dinsiz olsak ne olur? Türkiye’de dinsiz olmak suç değildir. Toplumsal alanlarda dinî ritüeller yapmak suçtur.

Üsküdar’da aşırı nağmeli arabesk ezan.

Diyanet 2017’de ezan desibel ayarlaması yapmış. Uygulanmış mı? Hayır.