Cemil Kılıç: Kuran ile Aldatmak

Cemil Kılıç’ın Kuran ile Aldatmak adlı kitabını okuyorum. Değerli bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Ama dikkatimi çeken bir konuda yazmak istedim. Aklıma şu soru geldi:

Cemil Kılıç’ın İslam konusunda temel ön kabulü nedir?

Cemil Kılıç önce bir gözlem yapıyor. Gözlem şu: Günümüzde İslam’ın sahibi olanlar kötü insanlar ve kötü kurumlardır ve bunlar inananları Kuran ile aldatmaktadırlar.

Bu doğru bir gözlem. İslam’ın sahibi olan egemen güçler emirlerinde çalışan ulemanın da yardımı ile bir tezgah kurmuşlar ve gerçek inananları Kuran ile aldatıyorlar. Bu aldatmacıyı nasıl yaptıklarını daha detaylı olarak öğrenmek isteyenler Cemil Kılıç’ın Kuran ile Aldatmak kitabını okuyabilirler.

Cemil Kılıç, İslam’ın kötü uygulandığını gözlemliyor ve doğru uygulansa İslam’ın çok iyi bir din olduğunu varsayıyor. Peygamberin zamanına gidersek; temiz, saf, hiç bozulmamış, insancıl ve barışçıl bir İslam olduğunu görürüz, diyor. Cemil Kılıç bu saf İslam’ı bulup çıkartmak istiyor ve insanlara bu özgün, bozulmamış İslam’ı tanıtmak istiyor.

İslam özünde iyi bir dindir ama yanlış uygulanmaktadır; iyi uygulansa bize dünyada cenneti yaşatacak bir dindir, demek istiyor.

Peki var mı böyle saf, temiz, kirlenmemiş ve bozulmamış bir İslam dini?

Bence yok.

İslam siyasi bir amaçla doğmuştur. İslam, kabile Araplarının devletleşmesi için tasarlanmış siyasi bir doktrindir. Yani bireylerin ve halkın dini değil, egemen güçlerin halkı sömürmek için kullandığı bir yönetim sistemidir. İslam siyasi bir platformdur. (Bu konuda Cemil Kılıç’ın İslam Bu kitabından faydalandım.)

Öyleyse, İslam dini yanlış kullanılmamaktadır. Amacına uygun olarak, yani siyasi bir platform olarak, kullanılmaktadır.

Cemil Kılıç, peygamberin mazlumların ve ezilmişlerin yanında olduğunu da söylüyor. Peygamberin İslamı egemen sınıflara karşı kurduğunu söylüyor. Öyleyse, din peygamberden sonra bozulmuş olmalı. Peygamberin ölümünden sonra, halifeler dini değiştirmişler ve egemen güçlerin halka karşı kullandığı bir siyasi sistem yapmışlar.

İslam sonradan bozulmuşsa, Cemil Kılıç’ın haklı olduğunu söyleyebilir miyiz? Peygamberin zamanında varolmuş olan saf bir İslam var mıydı? Olsa bile biz bu İslam’ı bilemeyiz çünkü bu İslamdan hiç bir iz kalmamıştır. Halifeler peygamberden kalan bütün ayetleri yakmışlardır. Hadisler de peygamberin ölümünden yüz yıl sonra yazılmıştır.

* * *

İslam’ın sahipleri her zaman egemen güçler olmuştur. Bugün de böyledir.

* * *

Modern dünyada, özellikle, modern Türkiye’de, Kuran’ın emirlerine göre yaşamak mümkün değildir. Mümkün olmadığı gibi gereksizdir de. Türkiye’de şeriat değil medeni kanun geçerlidir. Türkiye’de Kuran’ın hiç bir toplumsal veya yasal bir işlevi yoktur. Olamaz ve olmamalıdır. Bu konuları konuşmak bile gereksizdir ve saçmadır.

* * *

Peki, İslam ile aldatmayı önlemenin yolu nedir? Bu yolu zaten Atatürk göstermiş. Atatürk din ve eğitim devrimlerini bu sorunu çözmek için tasarlamıştı. Din devrimi, ülkede 15 Temmuzlar olmasın diye tasarlanmış bir devrimdi. Fakat Atatürk’ün ölümünden sonra, Türk devrimi güçlü bir karşı devrim ile zayıflatıldı ve din konusunda Cumhuriyetin kazanımları geri çevrildi; cemaatlar ve tarikatlar Atatürk öncesinden çok daha güçlü olarak örgütlendiler ve ahtapot kolları ile toplumun her kesimini boğmaya başladılar. Bunun neden böyle olduğu, bu güçlü karşı devrimin nereden çıktığı, bu karşı devrime kimlerin destek verdiği, tarihsel konular olarak araştırılabilir. Fakat, günümüzde bize düşen bir görev var: Atatürk’ün başlattığı ve gericilerin karşı devrimi ile yarım kalan din devrimini hedefine ulaştırmak. Bunu yapmak için de dini özelleştirmemiz gerekiyor.

Demek ki, Kuran ile aldatanlardan, İslam ile aldatanlardan, din tacirlerinden, İslam’ı siyasete alet edenlerden, kurtulmanın yolu daha iyi bir İslam aramak veya daha iyi bir İslam tasarlamak değil; dini özelleştirerek, dini toplumsal alanlardan silmektir; toplumsal alanları dinden temizlemektir. En başta eğitimi bu karşı devrimci hainlerin elinden kurtarmaktır.

* * *

Sonuç olarak, Cemil Kılıç’ın Kuran ile aldatanları ifşa etmesini ve bu konuda bizleri aydınlatmasını ve uyarmasını memnunlukla karşılıyorum. Fakat, Kuran ile aldatanlardan kurtulmanın yolunun daha iyi bir İslam arayışı olduğunu zannetmiyorum. Böyle bir İslam vardır veya yoktur, önemli değil. Bu konuyu tarihçiler ve ilahiyatçılar araştırsınlar. Din ile aldatanlardan kurtulmanın tek yolu dini özelleştirmektir.


Notlar:

— İslam’ın sahiplerinden bahsediyoruz. İslam dini, İslam’ın sahipleri tarafından halka dayatıldığı müddetçe, İslam siyasi bir doktrin olarak kalacaktır. Bunu anlamak çok önemlidir. Devlet İslam’ın sahibi ise ve halka İslam’ı dayatıyorsa; doğan her bebeğin dini İslamdır diyorsa, o İslam bir din değil, siyasi bir doktrindir. Din bireyseldir. Devlet, birey ile tanrısı arasında aracılık yapmaktan vazgeçmelidir.

Türkiye’de Dini Özelleştirme Hakkında Bir Rapor.

Cemil Kılıç’a göre İslam’ın beş şartı

kerbela
Kerbela olayına işaret ettiği söylenen bir Osmanlı minyatürü imiş bu minyatür. Her şey olabilir aslında… Görsel olsun diye ekledim.

Şartları bile net bir şekilde belli olmayan bir din var karşımızda. Bize, namaz, oruç, vs. gibi ritüelleri İslam’ın şartı olarak öğrettiler fakat bu yazısında ilahiyatçı Cemil Kılıç, onlar sadece ritüeldir şart değildir, diyor.

Cemil Kılıç, İslam’ın beş şartı vardır, onlar da, adalet, emanet, ehliyet, maslahat ve meşverettir diyor.

Aşağıda Cemil Kılıç’ın yazısından alıntılara benim yazdığım yorumları bulacaksınız.

***

Miladi 680 yılının 10 Ekim günü Kerbela’da büyük bir katliam gerçekleşti.

Yine İslam, yine katliam! Katliam yapmak İslam’ın şartlarından biri olmalı. Ayrıca Kerbela’daki katliamdan bize ne? Arapların Türkleri kendi dinlerine geçirmek için yaptıkları katliamlara baksak daha iyi olmaz mı?

Bir din düşünün ki, doğuşunun üzerinden henüz 70 yıl gibi kısa bir süre geçmişken o dinin peygamberinin çok sevdiği torunu, yine o peygambere iman ettiğini söyleyenler tarafından acımasızca katledilsin.

İslam budur işte. Kan davası İslam’ın en temel şartıdır. İslam’ın kanında kan davası vardır. İslam Bedevi Araplarının kültürü üzerine inşa edilmiştir. Bedevilik her anlaşmazlığı kan davasına indirgeyip çözen bir kabile kültürüdür. İslam’ın hakim düzen olduğu toplumlarda bir anlaşmazlık varsa, bu anlaşmazlık güçlünün güçsüzü kılıçtan geçirmesi ile sözde çözüme bağlanır. Aslında taraflar arasında hiç bitmeyecek bir kan davası başlatılmış olur. Bu hep böyle olmuştur. İslam budur.

Gerçek şu ki Kerbela’da katledilen Hz. Hüseyin’in bedeni değildi.

Bunlar romantik, şiirsel ve anlamsız sözler. Bu tarihsel bakış açısı değil. Olaylara duygusal yaklaşan bir bakış açısıdır.

Onda simgeleşen İslam’ın ta kendisiydi. İslam, o gün orada aslında 73 kez katledildi.

Cemil Kılıç, özürcü ve mazeretçi bir İslam tarihi yazıyor. İslam tarihini aklama, temizleme, yüceltme ve destanlaştırma işi yapıyor.

Bunu anlayabilmek için İslam’ın, üzerine kurulu olduğu beş ilkeyi iyi bilmek gerek. Evet; İslam beş ilke üzerine kurulmuştur. Biz buna İslam’ın beş şartı diyoruz. Apaçık Kur’an ayetleriyle sabittir ki; ilk şart adalettir. İkincisi emanettir. Üçüncüsü ehliyet, dördüncüsü maslahat, beşincisi ise meşverettir.

Nerede yazıyor bu ilkeler? İslam’ın bu yeni şartları Cemil Kılıç’ın şahsi fikri olmalı.

Ne oldu? Şaşırdınız mı? Yoksa siz namaz, oruç, hac gibi ritüellerden mi bahsedeceğimi sanmıştınız?

Burası çok önemli. Cemil Kılıç, ritüeller İslam’ın şartı olamaz diyor. Bir insan namaz kılmak, hacca gitmek, gibi ritüelleri uygulayarak müslüman olamaz, fakat adil olarak müslüman olur. Hiç namaz kılmayın fakat adil olun, müslüman olursunuz; namaz kılın fakat adil olmayın cehennemlik olursunuz. İslamın bu tanımını kabul edecek başka ilahiyatçılar var mıdır? Bilmiyorum.

Hayır, hayır! Onlar İslam’ın şartı değildir. Şart öyle birşeydir ki o olmazsa onun temsil ettiği sistem de olmaz.

Katılıyorum. Bize İslam’ın beş şartı diye öğretilen ritüeller İslam’ın olmazsa olmazları değil. Ama Cemil Kılıç’ın öne sürdüğü bu şartlar da tartışmaya açık. Ayrıca, Cemil Kılıç, müslümanım diyen insanların üstüne inanılmaz bir yük yüklemiş oluyor. Eskiden namaz kılarak müslümanlık görevimizi yaptığımızı zannediyorduk, şimdi ancak adil olursak müslüman sayılacağız.

Fakat, adil olmak hiç de kolay bir şey değil. Cemil Kılıç adaleti İslam’ın en temel kavramlarından biri yapmış ama adalet kavramını tanımlamaya gerek görmemiş.

Adil olmanın kriterleri nelerdir? Bilmiyoruz. Hukuka göre mi adil olacağız? Şeriata göre mi adil olacağız? Yoksa insan olarak, duygularımıza göre mi adil olacağız? Hiç birimizin oturup bu sorular üzerinde düşünüp tez yazacak halimiz yok. Adalet kavramı üzerine kurulmuş bir İslam tanımı inananlara çok gereksiz bir yük yüklemiş oluyor.

Cemil Kılıç’ın İslam’ın beş şartı olarak tanımladığı bu kelimeler, dinî kavramlar değildir. Toplumsal ve ahlakî kavramlardır. Müslüman olarak yaşamak isteyen birisinin bir de adalet kavramı ile boğuşması gerekecek. İnsanlık tarihi boyunca en büyük filozoflar adalet kavramı üzerine büyük büyük kitaplar yazmışlar fakat hâlâ adaletin ne olduğu hakkında net bir bilgimiz yok.

Adalet olmadan İslam olur mu?

Olur. Hem de bal gibi olur. Üstelik, İslam’ın olduğu yerde adaletin olmadığından emin olabilirsiniz.

İslamın adaleti kılıcın adaletidir. İslam’ın adaleti Kerbela’dır. İslam ve şeriatı seçmiş ülkelere bakalım. Hangisinde adalet var? Suudi Arabistan’da mı? İran’da mı? Endonezya’da mı? Pakistan’da mı? Hiç birinde yok.

Emanete sadakat olmadan İslam olur mu?

Olur. Olmaz mı? Peygamber öldükten sonra en yakın arkadaşları İslam’ı emanet alıyorlar. Ne yapıyorlar? İlk işleri emanete ihanet etmek oluyor. Peygamberden kalan ne kadar ayet varsa hepsini yakıyorlar. Kendileri bir Kuran yazdırıp “resmî Kuran” diye dünyaya yutturuyorlar. Demek ki İslam’ın şartlarından biri emanete hıyanetmiş.

Cemil bey, bu işler lafla olmuyor. İslam’da emanete sadakat vardır demekle olmuyor. İslam tarihi tam aksini söylüyor. Tarihsel olgulara bakınca, Arap karakterinde emanete hıyanet olduğunu görüyoruz. Osmanlı’yı da defalarca arkadan vuran Araplar değil mi? Sizin dediğinizin tam aksine İslam’da, yani Araplarda, emanete hıyanet kabul gören bir uygulamadır.

İşi ehline vermeden yani ehliyet olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Olur tabii ki. İslam ülkelerinin temel özelliği ehliyetsizliktir. Yani, akrabayı kayırma; mevki satma; rüşvet. İslam’ın şartları bunlardır.

Cemil bey, siz hangi İslam’dan bahsediyorsunuz? Bizim bildiğimiz İslam sizin dediklerinizin tam tersi bir dindir.

Bir şahsın yahut bir grubun değil halkın yararını esas almadan yani maslahat olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Diktatörlük İslam’ın şartlarından biri değil mi? İslam ülkelerinde halk reayadır; yani yöneticilerin gözünde halk bir sürüdür. Halkın yararını esas alan bir İslam ülkesi gördünüz mü? Türkiye İslam ülkesi değildir. Bir cumhuriyettir. Onun için burada halkın yararına yapılan şeyler görebilirsiniz.

Danışma, fikir alışverişi, düşünce özgürlüğü ve şurayı ikame etmeden yani meşveret olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Bütün İslam ülkeleri diktatörlüklerdir. Hangi meşveret? Sizin anlattığınız gibi idealist ilkeleri olan bir İslam uygulaması yeryüzünde yok.

Dediler ki bunlar olmadan da İslam olur. Yeter ki namaz kıl ama Muaviye’nin, Yezid’in adaletsizliğine itiraz etme!

Sürü olarak görülen halk adaletsizliğe itiraz etse ne olur, etmese ne olur? Zaten edemez. Sürünün sadece sürülük yapmasına izin verilir.

Yeter ki oruç tut ama açın, yoksulun halini sorma! Devlet erkanının lüks ve şatafat içinde yaşamasını dert etme!

Sürü olarak görülen halk, yöneticileri eleştiremez. İslam’da böyle bir gelenek yok.

Yeter ki hacca git ve Kabe’yi tavaf et ama farklı düşünüyor, farklı inanıyor diye zalim iktidarlar tarafından hapse atılıp şehit edilen İmamı Azam Ebu Hanife’leri, çöle sürgün edilip ölüme terkedilen Ebu Zer Gıfari’leri, kılıçla boynu kesilen Hucr bin Adiyy’leri sakın gündeme getirip de fitne çıkarma!

Kim bu insanlar?! Nedir bu Arap tarihi hayranlığı? Ebu şu, ebu bu; bin şu, bin bu; imam şu, imam bu!! Bize ne bu Arap kabile tarihinden. Bizim şanlı tarihimiz var. Kendi tarihimize bakalım. Örnek vereceksiniz, kendi tarihimizden örnekler verin lütfen.

Evet; böyle dediler. Allah’tan başkasına kul olmamayı ve gerekirse zalim sultana karşı kıyam etmeyi öğreten mukaddes namaz ibadetini yozlaştırıp onu neredeyse iktidar sahiplerine itaat etme ritüeline dönüştürdüler.

Kime vergi veriyorsanız ve kimin veritabanına kayıtlı iseniz, siz o gücün kulusunuz. Tabii ki, sizi veritabanına kaydeden ve doğal insanlık haklarınızı uygulamak için bile ondan izin almanızı isteyen güç, size onun kulu olduğunuzu söylemez. Allah’tan başkasına kul olmamak lafı bir aldatmacadır. Hepimiz önce devletin kuluyuz, ondan sonra, bazılarımız bir de Allah’ın kulu olmayı seçerler.

Burada önemli olan cümleyi tekrar okuyalım: “neredeyse iktidar sahiplerine itaat etme ritüeline dönüştürdüler…”.

Evet, insanlar Allah’ın kulu olduklarını zannederler ama önce yaşadıkları toprakların sahibi kimse onun kullarıdırlar. Şu anda toprakların sahibi egemen güçlerdir. İnsanlar da onların kuludur. Din; egemen güçlerin insanlara, “sen benim kulum değilsin, Allah’ın kulusun” diyerek aldatmak için kullandığı bir araçtır.

İslam modelini yönetim modeli olarak seçmiş devletler, İslam’ın Allah’a teslim olma ilkesini, kendilerine teslim olmak olarak anlamışlardır. Namazda secde edilen aynı zamanda egemen güçtür. Boynunu büküp, teslim olmuş ve sürü olarak tanımlanmayı kabul etmiş insanlar çok kolay yönetilir. Egemen güçler, insanların boynunu İslam ile büküp kendi egemenlikleri altına almayı çok iyi bilirler.

Kendileri sözde dünya nimetlerinden alabildiğince yararlandılar da yoksul müminler içinse sadece öbür dünyada cennet hayalini bıraktılar.

İslam bu işte. İslam, egemen güçlerin halkı aldatmak ve sömürmek için kullandıkları devlet düzenidir. Siz bundan başka bir İslam olduğunu söylüyorsunuz. Yeni tanımlamalar yaparak, yeni bir İslam yaratacağınızı zannediyorsunuz. Daha doğrusu, yeni tanımlamalar yaparak, İslam’ın bozulmamış özüne varabileceğinizi zannediyorsunuz. Muhammedî İslam diyorsunuz. Ama nafile. Başka bir İslam yok.

İslamın sahibi devlet olduğu müddetçe, siz o İslamdan saf ve insancıl bir din çıkartamazsınız. Tek çözüm dini özelleştirerek, dini devletin kontrolünden kurtarmaktır.

Din özelleştirilmelidir. Din bireysel olmalıdır. O zaman herkes istediği İslam’a inanır; devlet İslam’ı kullanarak halkı aldatamaz; cemaat ve tarikat adı altında örgütlenmiş din tacirleri de insanları kandıramaz. Ama dinin özelleştirilmesi en azından üç kuşak veya yüzelli yıl alacaktır. Onun için şimdiden başlamamız gerekiyor.

Hesap vermediler. Hesabı ahirete havale ettiler.

İslam bu işte. Din tacirlerinin kullandığı en eski aldatmaca yöntemi, ahiretle aldatmaktır.

Mukaddes adalet kavramı; bizim, şahsi, toplumsal, ticari ve siyasi hayatımıza hakim midir?

Yoksa biz yargı erkini, muhaliflerimize karşı tıpkı Yezit’in ve Muaviye’nin yaptığı gibi bir sindirme aracı olarak mı kullanıyoruz?

“Biz” kim? Adalet bireyin değil, tüzel varlıkların kontrolü altındadır. Yargı erki bir tüzel varlıktır. Dini yoktur. İslam’la da bir ilgisi yoktur. Türkiye bağlamında, adaletin İslam’la bir ilgisi yoktur ve olmamalıdır. Türkiye’de şeriat yoktur; hukuk bazlı bir adalet anlayışı vardır. Bu insancıl bir hukuk mudur? Adaleti adil olarak dağıtan bir hukuk mudur? Tartışılar. Bunlar ayrı konular. Ama adaletin din ile bir ilgisi yoktur.

Adil olmak için müslüman olmaya gerek olmadığı gibi müslümansanız, büyük bir olasılıkla, adil değilsiniz. Başında bir müslüman olan ve şeriat kurallarına göre yönetilen adil diyebileceğimiz bir ülke olmaması bu dediğimizin ispatıdır.

Bize verilen emanete sadakat gösteriyor muyuz?

Yönetim mekanizmalarına ehliyet ve liyakat sahibi kişileri mi yoksa çok iyi nutuk atan, kendi hizbimizden olan, dünyevi çıkarımıza uygun düşen kimseleri mi seçiyor ve tayin ediyoruz?

Bunları yapan da tüzel varlıklardır. Devlet bir tüzel varlıktır; adı üstünde, hukuktan doğmuş bir organizmadır. Devlet, kendi menfaatlerine uygun olarak tanımladığı kanunlar ile halkı aldatarak varlığını devam ettirir. Devletin tanımladığı hukuk sistemi halkı sömürmek için tanımlanmıştır. Tüzel varlıkların dini yoktur. İslam kuralları onları bağlamaz. Şeriat kanunlarını seçmiş ülkeler hariç. Ama Türkiye’de şeriat yoktur. İslamî kanunlar ülkemizde geçerli değildir. O zaman, Türkiye’de adalet kavramı İslama sorulmaz.

Toplumun en küçük yapı taşı dediğimiz aileden başlayarak ülke yönetimine varıncaya değin İslam’ın meşveret ilkesini gözetiyor muyuz?

Meşveret ilkesini hayatımıza uygulamak istiyorsak neden İslam’ı örnek almalıyız? Eğer meşveret ilkesini hayatımıza uygulamak istiyorsak ve kendimize bir rol model arıyorsak, Atatürk’ü örnek alabiliriz. Araplarla ne işimiz var? Meşveret işinin ustası Atatürk’tür. Meşveret yönetimi olan Cumhuriyeti kurmuştur.

Farklı fikir ve inançlara, farklı siyaset ve yaşam tarzlarına asgari insanî ve İslamî saygıyı gösteriyor muyuz?

Saygı kavramını İslam’dan almamıza ne gerek var. Anlamak zor. Bedevi ahlak kuralları üzerine kurulmuş bir dinden modern ve iyi ahlak kuralları çıkartmaya çalışıyorsunuz. Bu imkansızdır.

Yoksa herşeyi en iyi ben bilirim, ben bilemiyorsam oğlum bilir, kızım bilir, benim hizbim bilir, taraftarlarım bilir deyip diğerlerini ötekileştirmeyi hatta terörize etmeyi bir hayat ve siyaset tarzı haline mi getiriyoruz?

Tam da Arap karakterini anlatmışsınız! İslam ahlakı, Bedevi kabile ahlakıdır. İslam’a yaklaştıkça, kurumlarınızı ve halkınızı İslamlaştırdıkça, Araplaşırsınız; Türklüğünüzü kaybedersiniz ve bir dizi olumsuz Arap özelliklerine sahip olursunuz.

Biz gerçekten Hüseyin’den yana mı yoksa farkında olmadan Yezit’ten yana mı saf tutuyoruz?

Böyle bir taraf seçmemiz mi gerekiyor? Ne Yezit’i bilirim ne de Hüseyin’i. Adalet kavramından bahsedeceksem en son bakacağım yer Arap ve İslam tarihidir.

Cemil Bey, İslam tarihi bir adaletsizlik ve katliamlar tarihidir. Bunu bilmemenize imkan var mı? Sizin yaptığınız İslam özürcülüğüdür. Arap özürcülüğüdür. İslam tarihindeki tatsız gerçekleri yeni tanımlamalar yaparak sıvamaya ve örtmeye çalışıyorsunuz. İslamın kanlı geçmişini, katliamlarını, özellikle ırkdaşlarımıza yaptığı katliamları unutturmaya çalışıyorsunuz.

Arabın Arabı kestiği Kerbela yerine neden Arabın Türk çocuklarını ve kadınlarını kestiği katliamları anlatmıyorsunuz? Toplumsal ahlakınızı İslam ahlakı üzerine kurarsanız işte böyle Araplaşmış yoz bir toplum elde edersiniz. Siz diyorsunuz ki, İslam bu değil, başımızdakiler İslam’ı yanlış uyguladılar. Hayır efendim. İslam bu. İslamın amacı, hedefi, özü bu. Eğer toplumunuzu İslama göre tasarlarsanız sonuç budur.

Geri dönün ve Türk töresine göre tasarlanmış bir toplum yapın. Yani dini özelleştirin. Kadını aşağı görmeyin. Siz kadını aşağı görüyorsunuz demiyorum. İslam kadını aşağı görüyor, siz de kadını aşağı görmeyen bir İslam yaratmaya çalışıyorsunuz. Halbuki yapılması gereken İslam’ın özelleştirilmesi ve toplumsal alandan atılmasıdır. Toplumun hiç bir kusurunu İslam ilkelerini örnek alarak düzeltemeyiz.

İslam’ın beş şartını ayaklar altına alan bir toplumu Allah hidayete erdirmez.

Cemil Bey, sizin tanımladığınız İslam’ın bu beş şartını acaba sizden başka kabul eden var mı?


Notlar:

— Cemil Kılıç’ın yazısı: İslam’ın Beş Şartı Ya Da Hz. Hüseyin Neden Şehit Oldu?

Acaba her isteyen İslam’a yeni şartlar ekleyebilir mi? Nasıl olsa Kuran’da “İslam’ın şartları” diye açıkça belirtilmiş şartlar yok.

Hiç namaz kılmayın fakat adil olun, müslüman olursunuz; namaz kılın fakat adil olmayın cehennemlik olursunuz.

Cehennemlik olmak için önce müslüman olmak gerekir. Müslümanlığın en genel tanımı, şöyle olmalı: Müslüman; cennet veya cehenneme gitmek için bu dünyada sınava sokulduğuna inanan insan demektir. Ama bu tanım da sorunlu. Eğer müslüman değilseniz, kimse sizi cennete veya cehenneme yollamak için yargılayamaz. Nasıl müslüman olunur? sorusu cevapsız kalıyor.

Reaya: Arapça kelime. 1. Birinin gözetiminde olan davar, sürü. 2. Hükümdarın gözetmekle mükellef olduğu halk.

— İslam ve Bedevilik hakkında bir kaç not da bu yazıda var.

Bedevilik her anlaşmazlığı kan davasına indirgeyip çözen bir kabile kültürüdür.

Çünkü, kabile kültüründe birey yoktur. Kabile vardır. Bireye yapılmış bir hakaret kabileye yapılmış sayılır.

— Müslümanlık adil olmak olarak tanımlanabilseydi, her adil olan müslüman olurdu, bu da bir insanın sağlığı için çok zararlı bir şey olurdu. Eğer müslüman değilseniz, Allah sizi yargılayıp cehenneme yollayamaz. Allahın işi sadece müslümanlarla. O zaman, eğer, insanlık yapayım, adil olayım, deyip de insanlara karşı adil davranırsanız bir bakmışsınız müslüman olmuşsunuz. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını. Her an, yanlış bir hareketiniz yüzünden, kendinizi cehennemde bulabilirsiniz.

O zaman , adil olmamak en iyisidir; en azından cehenneme gitme olasılığınız ortadan kalkmış olur.

Ayrıca, doğada adil olmak diye bir kavram yoktur. Adil olmak doğaya aykırıdır. Doğada her yaratık önce kendi menfaatini düşünür. Adil olmak yoktur, ortak yaşam anlaşmaları vardır. Doğanın temel süreci ortak yaşam anlaşmalarıdır. İnsanlar için de, ortak yaşam anlaşmaları yapmak, adalet gibi idealist ve anlamsız bir kavramı uygulamaya çalışmaktan çok daha iyidir. Eğer İslam, adil olmayı insan olmanın temel ilkesi olarak ileri sürüyorsa, ben bunu ciddiye alamam.

— İslamın 5 şartı olarak bize öğretilen namaz kılmak, oruç tutmak, vs. fiil iken, Cemil Kılıç, yeni şartlarını isim olarak vermiş. Fakat, onun da demek istediği aslında, “adalet” değil, “adil olmak” adaletli davranmak.

— İhsan Eliaçık, İslam’ın beş şartı Kerbela’dan sonra uydurulmuştur diyor.

Aynı şey yazı olarak.

doğal insanlık haklarınızı uygulamak için bile ondan izin almanızı isteyen güç…

Mesela, evlilik gibi. Mesela, yeryüzünde sınırsız dolaşma hakkı gibi.

— Neden, Türkiye’de binlerce akademik, alim, ulema, Arap tarihini bu kadar derinlemesini inceliyor ve biliyor da, neden Cumhuriyet tarihini, Türk tarihini bilmiyorlar? Çok ilginç değil mi?

Kerbela olayının tarihsel bir olay mı yoksa, bir efsane, bir mit mi olduğu bile belli değil.

Bayrak ve Ezan

ezan-bayrak

Twitter’de #EZAN başlığı altında yazılanları okuyunca nasıl bir karşı devrimci güçle karşı karşıya olduğumuzu gördüm. Çok üzüldüm.

Ezanı kutsal bir şey sanan ve ezanı bayrak ile eşdeğer bir sembol yapmak isteyen bir ezan kültü var.

Bayrağımız saldırı altındadır.

Bu karşı devrimci kitleyi görünce Türkiye’de dini özelleştirmenin ve ülkeyi gerçek anlamda laik bir ülke yapmanın imkansızlığını görüyoruz. Dinin özelleştirilmesi dinsizlik demek değildir. Ama din tacirlerinin tezgahlarını ifşa ettiğimizde, bunların ilk argümanı, hep “din elden gidiyor, vurun kahpeye” olmuştur. Eskiden de böyleydi. Bugün de böyle. “Dini özelleştirmek istiyoruz” dediğimizde de aynı yaygarayı kopartacaklardır.

Atatürk 15 temmuzu daha o zamandan gördüğü için bu bayrak düşmanı cemaatları ve tarikatları kapatmıştı. Eğitimi bu cumhuriyet düşmanlarının elinden almıştı. Bunun üzerine bu gericiler ve Arapçılar yeraltına geçtiler ve Atatürk’ün ölmesini beklediler. Atatürk ölünce de hortladılar ve şimdi hiç bir zaman olmadıkları kadar güçlüler.

Devletin beslediği ve palazlandırdığı cemaatlar, devleti devirmek ve ülkeyi ele geçirmek için harekete geçtiler ama başarılı olamadılar. Bu büyük tehlikeyi atlatan devletin ilk tepkisi ne olmalıydı? Devletin, din kisvesi altında örgütlenmiş olan bu siyasi örgütleri hemen kapatması gerekirdi; Atatürk’ün çıkarttığı ve zaten varolan kanunları uygulaması gerekirdi. Ama devlet hiç bir şey olmamış gibi cemaatları ve tarikatları beslemeye devam ediyor.

#EZAN başlığı altında yazılanlara baktığımız zaman devletin cemaatları neden kapatamadığı anlaşılıyor. Çünkü cemaatlarda konuşlanmış bu din sömürücülerinin yalanlarına inanan bir kitle var. Devlet bu kitleyi sadece din sömürüsü yaparak elinde tutabiliyor. Devlet cemaatlardan gelecek oylar için bu hainleri besliyor ve kendi kuyusunu kazıyor.

Türkiye’de din özelleşemez. Din, yani dinciler, ülkeyi batırana kadar ve şeriatı getirene kadar çalışacaklardır.

Bir ezan tarikatı var. Bu tarikatın amacı bayrağı atıp ezanı ülkenin tek sembolü yapmak. Bu süreç şu anda bütün hızıyla devam ediyor.

Cumhuriyetin sembolü olan bayrağı alaşağı etmek isteseniz ve yerine şeriatın bir sembolünü getirmek isteseniz ne yapardınız? Önce kendi sembolünüz ile bayrağı aynı cümlede telaffuz etmeye başlardınız. Onların sembolü ezandır. Ezan ile bayrak eşitlenince de yavaş yavaş bayrağı arka plana iterdiniz ve ezanı ülkenin tek sembolü yapardınız. Son aşamada da bayrağın üstüne Arapça bir laf yazardınız. Cumhuriyeti yıkıp şeriat düzenini getirmiş olurdunuz. En azından sembolik olarak. Yapılmak istenen budur.

Bu Arapçıların ve İslamcıların dillerinden düşürmedikleri bir laf vardır. Kuran’da en büyük günah olarak belirtilen nedir? Allah’a şirk koşmak. Yani Allah’ın ortağı olduğunu iddia etmek. Allah’ın gücünü birileri ile paylaştığını söylemek. Aynı şekilde, bayrak ve ezanı eşit tutmak bayrağa şirk koşmaktır ve kabul edilemez bir suçtur. Vatana ihanettir.

Bir ülkenin tek bir bayrağı vardır. Bizim bayrağımız bellidir. Arap bayrağı ezan ile Türk bayrağı ay yıldızın eşit olduğunu iddia etmek vatan hainliğidir.

Ama öyle bir ortamda yaşıyoruz ki, bayrağın tek olduğunu ve bayrağa şirk koşulamayacağını söylemek bile suç unsuru olarak algılanabilir. Yani şeriatçılar o kadar güçlü olmuşlar ki bayrağı müdafaa edenleri “ezana hakaretten” sorguya çekebilirler.

Ne yapabiliriz? Din özelleştirilmelidir. Toplumsal alanlarda din unsurları olmamalıdır. Ama güçlü bir ezan kültünün egemen olduğu bir ülkede dinin özelleştirilmesinden konuşmak kadar komik bir şey olamaz.

Din özelleştirilince, devlet günde beş defa Arap propagandası yapamayacak. Ezan kültüne mensup ümmetine  yaranamayacak. Bu olacak şey değil. Eski tas eski hamam. Devlet, kendini devirmeye çalışan karşı devrimcilere ve Cumhuriyet düşmanlarına onlardan gelecek bir kaç oy için yardım etmeye devam edecek. Ediyor.

15 Temmuzun olma nedeni, Atatürk’ün din devriminin Cumhuriyet düşmanı karşı devrimciler tarafından bertaraf edilmiş olmasıdır. Eğer Atatürk’ün din devrimi başarılı olsaydı ve bu din görünümlü siyasi örgütlenmeler kapalı kalsalardı ve ülkenin yakasından düşselerdi 15 temmuz olmayacaktı. Olamazdı. Ama bunu hiç bir dış güç istemez. Türkiye üstüne emelleri hiç bitmeyen dış güçler hep din üstünden operasyonlarını yaparlar. Hep cemaatları ve tarikatları kullanırlar. Atatürk bunu gördüğü için bu ihanet yuvalarını kapatmıştı.

Cemaatları ve tarikatları tekrar açan ve açtıran ve eğitimi tekrar bu Arapçılara verenler; 15 temmuzda devlete karşı ayaklanan karşı devrimciler değil mi? Evet aynı insanlar. Aynı siyasi İslamcılar. Aynı irtica yanlıları. Aynı ümmet. Eğer Atatürk’ün din ve eğitim devrimlerine dokunulmasaydı ve karşı devrim yapılmasaydı, bu cemaatlar bu kadar palazlanıp devletin ve askerin içine sızamazlardı. Bu parazitler ülkenin enerjisini ememezlerdi.

Cemaatlar ve tarikatlar olmasaydı ve eğitim laik olsaydı ülke şimdi Güney Kore gibi bir sanayi atılımı yapmış olurdu. Bundan elli sene önce Güney Kore ve Türkiye ayni ekonomik düzeyde iki ülke idi. Türkiye içerde vermekte olduğu din kavgaları yüzünden enerjisinin çoğunu karşı devrimcilerin ve Atatürk düşmanlarının yarattığı ortaçağ gündemleri ile uğraşmakla harcadı. İçerde din ile boğuşmak durumunda olmayan Güney Kore aldı yürüdü gitti. Bir sürü dünya markası yaratabildi. Ama biz hala başörtüsünü tartışıyoruz; hala Bedevi Araplarının 7. yüzyıldan kalma sorunları ile uğraşıyoruz, “ciklet çiğnemek orucu bozar mı?” seviyesinde takılıp kalmışız.

Atatürk’ün din devrimine, kendi gerici karşı devrimleri ile saldıranlar; bugün Türk bayrağı ile Araplığın sembolü olan ezanı eşit yapmaya çalışıyorlar. Ve başarılı da oluyorlar. Twitter’da #EZAN başlığı altında yazılanları okumak ezan kültünün, yani bâtıl inançların, Türkiye’de ne kadar yaygın ve güçlü olduğunu gösteriyor.

Türklüğü aşağılayan ve Arapçılığı ve ezanı yücelten; Cumhuriyetten ve Atatürk’ten nefret eden; ezan kültünün şalvarlı, takkeli, cüppeli, destekçileri ve bunlara inanan normal halk, yeni 15 temmuzlar hazırladıklarını göremiyorlar mı?

Karşımızda ülkeyi ele geçirmek isteyen cemaat, adını değiştirmiş olarak ama aynı insanların kontrolü altında, hâlâ duruyorsa halk bu insanları nasıl destekler? Karşımızda çok güçlü bir propaganda aracı var. Kim yönlendiriyor, nerden yönlendiriliyor bilmiyorum ama çok güçlü bir propaganda ile bayrağımıza saldırılıyor. Ve biz, bayrağı sevenler, aynı güçte cevap veremiyoruz. Bayrağa ortak koşamazsınız diyemiyoruz. Bayrağı ve ezanı aynı cümlede telaffuz edemezsiniz diyemiyoruz. Bir ülkenin iki bayrağı olamaz diyemiyoruz. Ülkenin tek bir bayrağı vardır o da ay yıldızdır diyemiyoruz.

#EZAN başlığı altında paylaşılanları okuyunca bayrağımızın nasıl bir saldırı altında olduğunu gördüm. Üstelik bu saf insanlar, ezan ile bayrağı eşit tutan insanlar, bayrak sevgisi ile, ülke sevgisi ile bunu yaptıklarını zannediyorlar. Ülkeye Arapçılığı ve şeriatı getirmeye hizmet ettiklerini anlayamıyorlar. Onların dili ile konuşalım: Allaha şirk koşamazsınız. Bayrağa da şirk koşamazsınız.

Ezan, bayrak ile eşdeğerde bir sembol yapılmaya çalışılıyor. Ondan sonraki aşamada ise ezan bayrağın üstüne çıkartılacak ve ezan ülkenin tek sembolü yapılacaktır. Böylece halk şeriat düzenine hazırlanmaktadır.

Bayrak cumhuriyetin sembolüdür. Ezan şeriatın sembolüdür.

Onların amacı önce bayrak ile ezanı eşit göstermek, halkı buna inandırmak ve alıştırmak, ondan sonra da bayrağı ve cumhuriyeti yok etmektir.

Yani irtica ve şeriatı getirmek. İstiklal marşı yerine ezanı okutmak. Ay yıldızın altına Arapça bir şeyler yazmak ve “bu yeni bayrağınız” demek.

Atatürk bütün bunları gördüğü için irticanın kafasını ezmeye çalıştı. 15 temmuzu gördüğü için tarikat ve cemaat denen siyasi örgütlenmeleri kapattırdı. Atatürk’ün ölümünden sonra irtica hortladı ve daha da güçlü olarak ülkenin başına bela olmaya devam ettiler ve ediyorlar. Bu karşı devrimcilerin sembolü ezandır. Ezan karşı devrimcilerin sembolü ve bayrağı olmuştur. Ezan irticanın ve cumhuriyet düşmanlarının sembolü olmuştur. Bu sebepten iş çok ciddidir. Bayrak ve ezanı aynı yapmaya çalışmak masumane bir iş değildir. Planlı bir operasyondur.

Ezan Arap emperyalizminin sembolüdür. Türklerin ülkesinde bir Bedevi Arap geleneğinin ne işi var?

Ezan batılın ve bilim düşmanlığının simgesidir. Ezanı kutsal zanneden, kelimelerin sihirli gücü olduğuna inanan, Arapça bir tekerlemeyi tekrarlayarak kutsal bir şey yaptığını sananların ülkesinde batıl inanışın olması ve bilim düşmanlığının olması gayet doğaldır. Batıla inanan ümmetleşmiş kitleler, ümmetliği benimsemiş gönüllü köleler, egemen güçler tarafından kolayca yönlendirilirler.

Ezan Türklüğün sembolü değildir. Olamaz da. Ezan Arapların ve cumhuriyet düşmanlarının bir sembolüdür.

Türklüğün sembolü bayrağımızdır. Türklüğün sembolü ay yıldızdır.

Dinciler Allah’a şirk koşmayın derler. Hala Mekke müşriklerinden bahsederler. Ama bayrağımıza şirk koşmaktan çekinmezler.

Allah’a ortak koşmayın derler. Yani El İlah’a yani The Allah’a ortak bulmayın; El İlah’ın gücünü sorgulamayın derler. Hala bu savaşı vermeye devam ederler. Allah’a şirk koşan mı kalmış? Ama bayrağa şirk koşanlar var. Ezanı kendi bayrakları yapmışlar ve ay yıldızın yanında göndere çekiyorlar. Doğuda terör örgütünün paçavrasına sarılmış tabutlar görürüz. Bu bir suç. Neden? Bazı kendini bilmezler ülkenin bayrağına başka bir bayrağı ortak koşuyorlar. Türk bayrağının yanında ezan bayrağını açanlar neden aynı şekilde suçlu görülmüyor?

Allah’a ortak bulmak ne kadar affedilemezse, bayrağa ortak bulmak da o kadar affedilemez.

Ülkenin bir tek bayrağı vardır. Ezan bu ülkenin bayrağı değildir. Ezan ile bayrağı bir tutmaya çalışanlar yakında cumhuriyeti yıkıp şeriat getirmek isteyenlerdir.

Ülkenin tek bir sembolü vardır o da ay yıldızdır. Türkiye’de başka bayrak açmak suçtur. Ezan karşı devrimcilerin bayrağıdır ve Türk bayrağının yanında ezan bayrağını açmak da suçtur.

İki bayraklı bir devlet olamaz. İki bayrak bir arada yaşayamaz. Bayrağımız planlı bir saldırı altındadır.

Saldırı sadece silahla olmaz. Psikolojik savaş diye bir şey vardır. Bu günlerde ümmet lafı yine hortladı. Ümmet bayrak için ve ülke için savaşmaz. Ümmet ezan için savaşır. Ümmet sadece ve sadece ümmetin patronu kimse, ümmetin şeyhi kimse, onun için savaşır. Şeyhleri ne diyorsa onu yaparlar. Dün “Yunan gelsin daha iyi olur çünkü onlar bizim dinimizi serbest bırakır” diyen ümmetçiler, bugün de ezanı en yüksek desibelde kim okutacaksa onun tarafına geçerler. “Gelsinler bizi işgal etsinler ama ezanımızı rahat bıraksınlar” derler. Ezan kültünün en büyük düşmanı cumhuriyet ve Atatürk ve onun devrimleridir. Bunu unutmayalım. Ezan ile bayrağı sanki vatan sevgilerini gösteriyormuş gibi aynı cümlede telaffuz eden insanlar ya çok saf ya da karşı devrimci cüppelilerin arkasından giden ümmet erbabıdır.

Ezan ve bayrak aynı cümlede telaffuz edilemez. Bayrak bir psikolojik savaş ile tehdit edilmektedir.

Ezan ve bayrak diye ülkenin iki sembolü olduğu söylemi; millet kavramının ümmet ile değiştirilmesi; ismi “İstiklal” olan bir caddenin ismini bir Arap siyasetçinin ismi ile değiştirme girişimi; “türban sadece bir Arap geleneğidir, dinsel bir zorunluluk değildir” diyen Atatürkçü bir ilahiyatçının sorgulanması; “türban bir modadır” diyen bir gazeteciye dava açılması; tesadüf olamaz. Bayrağı ezan olan bir ülkede bunlar normal şeylerdir ama bayrağı ay yıldız olan bir ülkede böyle şeyler olmamalıdır.

Bayrağımız saldırı altındadır. Bayrak ve cumhuriyet ezan ve şeriatla değiştirilmek istenmektedir. Bu operasyona karşı durmamız ve bayrağımızı korumamız gerekmektedir.


Notlar:

https://twitter.com/hashtag/ezan

Türbanla gelen özgürlük

kadem
KADEM’in propaganda filminden. Okula alınmayan Fraulein Rotraud Sheer’in müritleri “özgürlük” pankartı açıyor. Ne özgürlüğü?

Dinin özelleştirilmesi hakkında bir proje başlatmıştım. KADEM’in bu propaganda filmini görünce aşağıdaki yazıyı yazdım.

* * *

Din özelleşince, türban da dinî bir sembol olduğu için, kamusal alanda var olamaz. Yani, dinini giyinen insanlar okul gibi toplumsal bir alanda bulunamazlar. Dinin sadece özel alanda var olduğu laik bir ülkede bu böyle olmalıdır.

Türban şüphesiz dinî bir semboldür ve toplumsal alana girmiştir. Peki, ne olmuştur?

Hiç bir şey olmamıştır.

Türbanlılar ve türbansızlar karışıp okullarda okumaya devam ediyorlar. Ne eğitim çürüdü (zaten çürüktü) ne de toplum irticaya sürüklendi.

Neden?

Çünkü türban takan kadınlar türbanı dinî bir sembol olmaktan çıkartıp bir moda sembolü haline getirdiler. Türban şu anda bir moda ifadesinden başka bir şey değildir.

Bu genel bir kaidedir. Kadınlar ellerine geçirdikleri herşeyi mutlaka yozlaştırıp moda haline getirirler. Yani kendi malları yaparlar. (Kötü bir şey olarak söylemedim. Bu bir gözlem.)

Kadınlar “yeni”ye taparlar. Devamlı yeni şeyler isterler ve yeni şeyler denemekten büyük keyif alırlar. Bu sebepten kadınlar kendilerini tehlikeli ortamlara sokup sonra da doğaçlama yalanlar söyleyerek bu zor ortamlardan çıkmaktan büyük heyecan duyarlar. Kadınlar için bu spor gibi bir şeydir.

Kadınların “yeni” tutkusunu tatmin etmek için bir tesettür sektörü oluştu çünkü hep aynı renk türbanı takıp durmak ve devamlı yeni ve değişik türbanlar alamamak kadınlara hiç de çekici gelmedi. Yaratıcı ve ince zevkli Türk kadını üstelik tesettürü çok modern görünüşlü bir tarz haline bile getirdi. Marka aksesuarlarla desteklenen bir tesettür modası yarattı. Arap kadını bunu yapamamıştır mesela. Onların tesettürleri hep aynı ve tekdüzedir.

Kadınların dini moda; tanrısı markadır. Kadınların İslam’la bir ilgisi yoktur. İslamı ciddiye bile almazlar. Kadına, “sen erkeğin tarlasısın” diyen bir dini hangi kadın ciddiye alabilir? Sadece ciddiye alırmış gibi görünür çünkü kadınlar kesinlikle ortama uymak isterler ve sivrilmeyi sevmezler. (Moda konusu hariç. Onun da çok kesin kuralları vardır. Yani giydiklerinizle ne kadar göze batacaksınız? Nasıl, hem ortama uyup hem de kendinize göre bir dokunuş yapacaksınız? Bu konular en derin matematik ve felsefe konularından bile daha derin konulardır ve hiç bir erkeğin aklı bu konuları alacak kapasitede değildir. Erkekler ancak hangi arabanın motorunun kaç beygir olduğu gibi konularla yetinmelidirler.)

Türban konusunda kadınlar aldatıldılar, hem de başka bir kadın tarafından aldatıldılar. Ama çabuk toparlandılar. Türban ile din özgürlüğü arayan kadınlar, bir Alman misyonerin taktığı gibi türban takmayı müslüman olmak zannettiler. Ama türbanın kadın özgürlüğü için ne kadar faydalı bir araç olduğunu fark edince işler değişti ve türbanı kendilerini güçlendirmek için kullandılar.

Türban iş bulmaya ve karılarını altın takılarla donatacak zengin koca bulmaya yarıyorsa hangi kadın türban takmayı red edebilir? Zaten kankaları türban takan bir kadının türban takması için, dinî olsun olmasın, başka bir sebep gerekmez.

Kadınlara zorla bir şey dayatabileceğini zanneden erkek egemen güçler rezil oldular. Kadınlara ne giyecekleri üstünden din dayatabileceklerini zanneden erkek egemenlerin gözleri önünde kadınlar dinî sembolleri moda sembolleri haline getirdiler. Yani kendi malları yaptılar.

Moda kadının malıdır. Erkekler oraya giremez. Kadının modasına karışan erkekler böyle rezil olup kalırlar.

Kadınların ellerine “özgürlük” yazan pankartlar verip onları okullara girmeye zorlayan erkekler, kadınların din için savaştıklarını ve dindar olacaklarını zannettiler. Aslında kadınlar kendi özgürlükleri için savaşıyorlardı. Erkekleri yine kandırdılar.

Onun için, hiç bir erkek egemen güç, birey veya kurum, kadınlara zorla bir şey dayatmasın. Kadınlara zorla bir şey yaptırmanın imkansız olduğunu anlasın. Kadınların dine biat edeceklerini sanan saf kocalar, hocalar, hacı sakallılar, cüppeliler de uyansın artık. Kadınların elinde oyuncaksınız.


Notlar:

— KADEM’in kendi kendini tebrik eden propaganda videosu:

KADEM’in sitesi.

Dinin özelleştirilmesi ile ilgili proje.

— Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz. Her şey gibi, türban da bir tanımlama konusudur. Eğer devlet tahriklere kapılmayıp, “ben türbanı dinî bir sembol değil, bir moda sembolü olarak tanımlıyorum” diyebilseydi, türban ülkeyi yıllardır meşgul eden bir ortaçağ gündemi haline gelmezdi. Kötü bir moda olarak başlayıp biterdi.

— Cengiz Özakıncı Türbanın Türkiye’ye nasıl bir Alman projesi olarak girdiğini anlatıyor:

— İslam kurulduğundan beri, İslam şablonunu devlet düzeni olarak kullanan şeriat devletlerinin çok iyi anladığı bir şey var: İslam kelimesi teslim olmak demektir. Dinin ismi bu. İslam dinini seçen birisi “ben teslim oldum” demektedir. “Boynumu büktüm ve teslim oldum.” Ama kime? İnanan kişi Allah’a teslim olduğunu zannetmektedir ama aslında devlete teslim olmaktadır. Çünkü, devlet veya egemen güç kendini Allah’ın dünyadaki temsilcisi olarak tanıtmaktadır.

Aynı tezgah evde de kurulmuştur.

Dinini giyinen ve üstünü başını dinî sembollerle dolduran yobaz kocanın karısına İslamı dayatmasının sebebi budur. Karısının kendisine teslim olmasını istiyor. Gerçi bu zaten açık açık söyleniyor. Dine göre, kadın kocasının resmi cariyesi imiş. Kocasına karşı çıkan kadın dine aykırı hareket etmiş oluyor. Devlet bu aldatmacayı sadece daha gizli olarak uyguluyor.

— Kadınlar modanın sahibidir. Kadınlar birbirleri için giyinir. Fakat kocalarını ve sevgililerini onlar için giyindiklerini söyleyerek aldatırlar. Bunun ispatı çok basit. İki kadın buluşunca, ilk olarak birbirlerinin kıyafetlerine bakarlar ve hemen bir yorum getirirler. Bir kadın giyinirken hem modaya ve ortama uygun giyinmek ister hem de kendine has bir dokunuş yapmak ister. Karşılaştıklarında birbirlerini yıldırım hızıyla süzen kadınlar hemen diğerinin dokunuşunu anlayıp ona atıfta bulunur: “Çok beğendim. Çok yakışmış” der. Böylece diğerini anlamış olur. Aralarında bir dayanışma olur. Lak lak başlar. Fakat benim henüz çözemediğim şu: kadınlar önce saçlara mı bakarlar yoksa, kıyafete mi? Saçın önemi ve kutsallığı tartışılamaz. Bunun için, en önemli ziyneti olan saçını türban altına sokarak diğer kadınlardan saklamak gibi inanılmaz bir fedakarlık yapan bir kadının cennete gideceğine mutlak gözüyle bakılır. “Cennet annelerin ayakları altındadır” denir. Ama, kadının saçları konusunda yaptığı bu fedakarlık çocuğu yetiştirirken yaptığı fedakarlıklar yanında hiç kalır. Eğer cennete gitme olasılığı kadının bu dünyada yaptığı fedakarlığa oranlıysa, o zaman türban modasına uyan bir kadın için cennetin garanti olduğunu söyleyebiliriz.

Türbansızlaşmada geri sayım başladı. Her moda gibi türban modası da unutulup gidecektir. Dini semboller kalıcı olabilir ama kadınlar türbanı bir moda sembolü yaparak onu geçici olmaya mahkum ettiler. Kadınlar en değerli ziynetleri olan saçlarını daha ne kadar teşhir etmekten mahrum kalacaklardır? Çoğu kadın saçlarının açık olduğu ve saçlarını yaptırdığı ve herkesin “saçların ne güzel olmuş” dediği eski açık günlerini özlüyor. Türbanın sonu yakın.

— Özgürlük mü önce gelmelidir? Laiklik mi?

— Türban din özgürlüğü arayışı mıydı? Yoksa, toplum alanlarında dini sembolleri teşhir etme özgürlüğü arayışı mıydı? Yoksa kadınları din ile siyasileştirme operasyonu muydu?

Kadınların dini moda, tanrısı markadır.

— “Türban iş bulmaya ve karılarını altın takılarla donatacak zengin koca bulmaya yarıyorsa…”

Türbanlı bacıların altınları:

— Soner Yalçın’ın türbanla ilgili bir yazısı. Şule Yüksel Şenler’in kapanış (hidayet) hikayesin anlatıyor. Kapanarak hidayete ermek ilginç bir yol olmalı.

Laik Türkiye

img_20190531_2238243059080617301498863.jpg

Bir hakim işbaşında “biz müslüman bir ülkeyiz” deyip bir avukatın etek boyuna laf edince mi Türkiye’nin laik bir ülke olmadığına uyanıyorlar?

Hatta, daha kötüsü, Anayasa’da laiklik ilkesi var diye ülkenin de laik olduğunu zannediyorlar. Ya da, eskiden ülkede laiklik vardı da, mevcut yönetim laikliği bozdu zannediyorlar. Hayır, Türkiye’de devletin dini günde beş defa halka dayatılıyorsa burası laik bir ülke olamaz. Laiklik demek, dinin özel hayatın bir parçası olması demektir. Laik bir ülkede kamu alanında dinin hiçbir izi olamaz.

Devletin dini yoktur. Olamaz. Olmamalıdır.

Bir ülkede ezan okunduğu müddetçe orada laiklik olamaz. İnsanların aklı almıyor bu durumu. Ezanı kutsal bir nakarat zannedenler bile var.

Adamın namazla ilgisi yok ama ezanın kutsallığına toz kondurmaz. Mahalle baskısı olmalı. Kim komşular tarafından “gâvur” olarak yaftalanmak ister.

Hanımefendi ezanı sadece sesli meydan saati olarak kullanır, zamanını ezana göre ayarlar —“ikindi okundu hala yemeğe başlamadım” gibi— ama ezanı yine de kutsal bir şey zanneder.

Namaza gidenler bile ezanı duyup da namaza gitmez. Herkesin cebinde akıllı telefon var. Namaz saatini bilmek isteyenler indiriyorlar uygulamayı ve kendi özel ezanlarını dinliyorlar.

Çöl Araplarının bin yıl önce uydurduğu bir gelenek, neden 21. yüzyıl Türkiyesinde hâlâ masum halka dayatılır? Aynı Arapların kitabı “Allah evreni 7 kat gök olarak yarattı; dünya düzdür…” dedi diye bu saçmalıkları okullarda çocuklarımıza öğretiyor muyuz? Hayır, öğretmiyoruz. Arap geleneği ezanın da Türk semalarında yankılanmasına gerek yoktur.

Ezan en fazla, haftada bir kere, Cuma günleri okunabilir. O da nostalji olsun diye, yoksa ezanın hiçbir işlevi kalmamıştır. Ezanı kutsallaştırmak zaten ezanı putlaştırmaktır. İslam putlara karşı çıkmış bir dindir. Ezanı kutsallaştıranlar müşriklerdir. Allah’a ibadet edeceklerine kendi yarattıkları ezan putuna ibadet ediyorlar.

Ezanı duymazlarsa namaz kılamayacaklarını zannediyorlar. Dini nasıl böyle batıl bataklığına batırabilirler? Hoparlörden çirkin çirkin bağıran bir adamın sesini kutsal zannediyorlar. Hatta Arapça olduğu için ezanın kutsal olduğunu zannedenler bile var. Bunlar dini batıl yapıyorlar. Hacıların hocaların, tarikatların, cemaatlerin oyuncakları olmuşlar. Memleketin iyiliği için hiç bir iş yapmazlar; yan gelip yatarlar ve hafızladıkları Arapça bir metni birbirlerine okuyup dururlar; boş zamanlarında da toplumu karıştırmak ve ayrıştırmak için fitne fesat üretirler.

Gerçek laiklik dinin özelleştirilmesi demektir. Dinin sadece özel alanda varolduğu bir toplumda tarikatlar gibi siyasi dini örgütlenmelerinin yeri yoktur.


Notlar:

— İşgüzar bir hakim “biz müslüman bir ülkeyiz…” demiş. Hayır. Biz müslüman bir ülke değiliz. Suudi Arabistan müslüman bir ülke. Biz bu kadar senedir namaz kılmayı bile öğrenemedik gitti:

— Anayasa’da laiklik: Laiklik Anayasa’ya na zaman, nasıl girdi?, Özdemir İnce.

Laiklik ve Sekülerizm, Özdemir İnce.

Güzeli güzel yapan kusurudur

Ali Sebetçi yazdı:

Cevabım:

Eğer “öncül”; “araştırmaya konu edilmeksizin doğru sayılan önerme” ise, benim tavrım öncül veya önkabul değil. “Kuran’da yanlış olamaz, çelişki olamaz; Kuran kayıtsız şartsız doğrudur,” deseydim bu bir önkabul olurdu. Bu duruma göre, sizinki önkabul olmuş oluyor, benimki değil. Ben sorgulayarak anlamayı tercih ediyorum. (Kuran’ı anlamadan kabul etmenin, Arapça bilmeyen birisinin Kuran’ı anlamadan okumasından ne farkı olabilir?)

Sorgulamak Allah’ın biz insanlara verdiği bir yetenektir ve kitapta bu yeteneğimizi kullanmamızı yasaklayan bir yasa yoktur. Sorgulamayı yasaklayan kitabın kendisi değil, hep dini sahiplenmiş olan rahipler sınıfı, yani hiyerarşi, olmuştur. Çünkü onlar her sorgulamayı, kendi kabul ettikleri ve tek gerçek doğru anlam olarak sattıkları anlama karşı bir tehdit olarak görürler; yani kitabı sorgulama, onların varoluş nedenini sorgulamaktır ve cezalandırılmalıdır.

Perinçek’in kitabında detaylandırılan yeryüzündeki efendi/kul ilişkisinin, yeryüzündeki efendiler tarafından gökyüzüne yansıtılıp, sonra kendilerini tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olarak tanımlamaları hikayesi bir tarihsel gerçek olarak aklıma yatıyor. İslamdan önceki bütün dinlerin, özellikle eski Mısır’ın tek tanrılı dinlerinin, bu şekilde gerçekleştirilip halka dayatılan dinler olduğunu siz de kabul edersiniz.

İslam dini de, Arap yarımadasında devamlı kendi aralarında kavga eden çok tanrılı kabileleri tek bir tanrı ve tek bir devlet altında toplamak için tanımlanmış bir din gibi gözüküyor. İslam, ticareti güven altına almak; kabileleri silahsızlaştırıp, silahlanmayı devlet tekeline almak; yeni bir kutsal töre tanımlayarak davranış standartları belirlemek, yani, kabileleri tanımlayan aile bağlarını kopartıp insanları devlete biat etmiş kullar olarak tanımlamak; gibi toplumsal değişiklikler yapabilmek için gereken gücün göklerden geldiğini söylemek için yaratılmış bir ideoloji gibi gözüküyor. Yani, İslam, tarihsel açıdan, yeryüzündeki efendilerin gücünü resmileştirmek için yaratılmış yeni bir düzen tanımlaması gibi gözüküyor. Aynı eski uydurulmuş dinler gibi.

Peki İslam’ı eski uydurulmuş dinlerden farklı yapan nedir? Kuran’ın bu konuda kendi hakkında söyledikleri dışında başka deliller var mı? Hukukta kendine şahitlik yapmak geçerli değildir; Kuran’ın da kendine şahitlik yapması şüphe ile karşılanmalıdır.

Kuran kendisinin tek hak dini olduğunu söylüyor. Bunu kabul edebiliriz veya sorgulayabiliriz; ben şu anda sorgulamayı tercih ediyorum.

Benim için soru şu: Kuran’ı okurken, aklımı kullanarak sorduğum soruları hiç bir sınır koymadan sorabilecek miyim? Yoksa bazı soruların sorulmasının yasak olduğunu kabul ederek sadece cevapları bilinen sorular mı sorabileceğim? Şu anda sorularıma sınır koymuyorum.

Fakat aslında, sorgulamadan kabul etmenin, yani inancın, en doğru felsefi duruş olduğunu düşünüyorum çünkü bu dünya bir tanımlamalar dünyasıdır –varoluş tanımlamadır– öyleyse tanımlamalar arasından birini seçip onu doğru tanımlama olarak tanımlayabiliriz. Önemli olan inanmaktır; inanmak da zaten sorgulanması yasak olan şeyleri sorgulamamayı kabul etmek demektir.

Öte yandan, inandığımız şeyi anlayamayız, çünkü anlamak için soru sormanız gerekir ama inanan birisi soru sormamayı –en azından yasak soruları sormamayı– kabul etmiştir. İnanan için anlamak yasaklanmıştır; halbuki ben anlamak istiyorum. Kuran’da da sorgulanacak çok şey var.

Filolojik ilişkiler var; Kuran’ın diline bakarak, Kuran’ın açıkça söylemediği çıkarsamalar yapabiliriz.

Kuran’ın dedikleri ile çelişen tarihsel olgular var. Kuran’ın kendisinin bir gecede indiğini söylemesi, fakat tarihsel olarak 23 yılda perdeypey inmiş olması.

İbrahim peygamberin dünyanın hareket ettiğini bilmiyormuş gibi konuşması.

Bunlar açıklanması gereken çelişkiler yaratıyor. Eğer aklımızı kullanarak bakarsak bu çelişkileri, masallarla değil fakat sorgulayarak çözmeye çalışmalıyız.

Kimse korkmasın, sorgulamaktan Kuran’a zarar gelmez; kimsenin Kuran’ı onu sorgulayanlardan korumaya çalışması da gerekmez.

Kuran’ın lafızı Kuran değildir; Kuran sadece anlamlar aleminde varolan bir anlamlar kümesidir. Anlam kelimelerde değildir, okuyandadır.

Peki, benim yaptığım gibi, sorgulayarak Kuran’ı anlamak mümkün mü? Hiç zannetmiyorum.

Kuran neden kusursuz olmalı? Kuran sabit tutulan bir metindir, kusursuz değildir; ama kusurlu olmak da bir kusur değildir. Nedir bu insanların kusursuzluk saplantısı? Güzeli güzel yapan kusuru değil midir?

Kuran bir metindir; anlam metinde değil, metni okuyandadır; bu kural Kuran için de geçerlidir. Bu sebepten, bir anlam tanımlayıp o anlama inanmak en doğrusudur.


Notlar:

Doğu Perinçek, Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, Nisan 2019.

Kuran’ın bir gecede indiğini söylemesi tarihsel gerçekle çatışıyor. Kadr suresinde Kuran’ın bir kitap olarak indiği söyleniyor, bu da tarihi gerçekle çelişiyor. Bir ihtimal de, bu gibi ayetlerin, Kuran kitaplaştıktan sonra, Kuran’ı kitaplaştıran editörler tarafından eklendiği olabilir. Kuran bu şekilde tahrif edilmiş midir bilmiyorum. Ama daha sadece 28 ayet inmişken, ortada kitap yokken, Kuran sadece hafızalarda saklanıyorken, 29. ayette, Kuran’ı kitap olarak tek bir kerede indirdik, anlamına gelen bir ayet ne anlama gelebilir? Sorgulamak gerekmiyor mu?

İbrahim’in dünyanın hareket ettiğini bilmemesi hakkında

Laik din olabilir mi?

Ali Sebetçi yazmış:

Cevabım:

Ülkemizde şeriat yasaları geçerli olmadığı için ticari sahtekarlıklar (yasaya uymayan ihaleler gibi) ülkenin yasaları ile cezalandırılırlar. Bu konuda Kuran’a bakılmaz. Devlet de namaz ve oruç işine karışmamalıdır. (Ama devletin dini İslam olduğu için karışır.)

** ** **

Keşke işler bu kadar basit olsaymış. İhale devletin uyguladığı bir alım işidir. Devlet tüzel varlıktır ve ihaleyi doğru yapmadı diye cehenneme yollanamaz. Yani devlet günah işleyemez. Peki devletin çalışanları devletin emirlerini yerini getirdikleri için günah işlemiş olurlar mı? Genel olarak, bir hiyerarşinin bireyleri hiyerarşinin suçları için sorumlu tutulabilirler mi? Veya ne kadar sorumlu tutulabilirler? Hiroşima’ya atom bombasını atan o uçağın Amarikalı pilotu mudur? Yoksa Amerikan devleti midir? Yoksa emri veren Başkan mıdır? İhaleye, sizin deyiminizle fitne sokan, devlet midir? Yoksa devletin dediğini yapan bürokratlar mıdır?

** ** **

Ama dinin toplumdan ayrılamayacağını kabul ediyorum çünkü din dünyadaki efendi kul ilişkisinin göklere yansıtılmasıdır. Doğu Perinçek’in Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi adlı kitabından olduğu gibi kopyalıyorum:

Eğer dünyada efendiler olmasaydı, gökyüzüne çıkarılan bir efendi de olmayacaktı ve yine dünyada kulluk ilişkisi olmasaydı, Allah’a kulluk ideolojisi de olmayacaktı. Bu nedenle dinler, gökyüzünden inmemiş, fakat yeryüzündeki ilişkilerin “gökyüzüne çıkarılmasıyla” oluşmuşlardır. İlah, yeryüzündeki efendinin gökyüzüne çıkmasıyla yaratıldı. … Toplumsal gerçeklik düzlemindeki efendi, ideolojik düzleme dünyanın efendisi ve sahibi olarak göğe yansıtılmıştır

Notlar:

— Doğu Perinçek, Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, Nisan 2019. Alıntı 30. sayfadandır. Müslümanlar her “Amin”dediklerinde Firavun Amenofis’in adını andıklarını biloyorlar mı acaba? (Sayfa 27.) Belki de çok bilinen bir hikayedir ama ben ilk defa duyuyorum.