Dinin özelleştirilmesi ve Diyanet

Dinin özelleştirilmesi ile ilgili bir paylaşım yapmıştım. Mustafa Acungil, bu konuyla ilgili olarak Diyanet İşleri konusunu açtı ve İlber Ortaylı’nın Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı (1923-2023) kitabında Diyanet ile ilgili bölümlüri okumamı önerdi.

Ben de okudum ve aşağıdaki yorumu yazdım.

***

Mustafa bey, teşekkür ederim. Bahsettiğiniz kitapta, Diyanet ile ilgili bölümleri okudum.

Diyanet İşleri neden kuruldu? Misyonu neydi? Şimdi ne iş yapıyor?

Ben din konusuna özelleştirme açısından baktığım için, Diyanet’i de aynı açıdan değerlendirmek istedim:

1. Diyanet bir din kurumudur ve toplumsal alanda aktiftir. Dini özelleştirmenin hedefi, toplumsal alanları dinî kurumlardan temizlemek olduğuna göre, özelleştirme ile birlikte Diyanet kapatılacaktır.

2. Diyanet kadroları din sömürüsünden ve din ticaretinden para kazanan insanlardan meydana gelmiştir. Dinin özelleştirilmesi demek bu insanların işsiz kalması demektir. Doğal olarak, Diyanet kendisinin kapatılmasını istemez ve özelleştirmeye karşı çıkar.

3. Diyanet bağımsız bir kurum değildir. Devlet adına din sömürüsü yapan bir kurumdur.

***

Diyanet, din ve devlet ilişkisinin bir sonucudur. Biz, “din ve devlet ilişkisi” diyoruz ama işin aslı “güç” kavgalarıdır. Kanun yapma gücü kimin elinde olacak? Dincilerin mi? Cumhuriyetçilerin mi? Bunun için kavga ediliyor.

***

Diyanet, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan ruhban sınıfını tasviye etmek için kurulmuştur. Şimdi, kısaca, Osmanlı devletinde ruhbanların yükselişine ve düşüşüne bakalım.

Osmanlı’da ruhban sınıfın yükselişi ve düşüşü

İlk dönemde bütün güç padişahın elinde bulunuyor. Padişahın mutlak gücü var ve padişah gücünden ve iktidarından emin. İstediği yasaları ferman şeklinde çıkartıyor. Çıkardığı fermanları, Şeyhülislam’ın onayından geçirmek ihtiyacı duymuyor.

Daha geç dönemlerde, anlaşılan, padişahın gücü zayıflıyor ve fermanlarına kendinden üstün bir güçten onay almak ihtiyacı duyuyor; bu daha büyük güç de Allah oluyor.

Padişahın peygamberlik yetkileri olmadığı için; Allah’tan onay alması için Şeyhülislam’ını görevlendiriyor. Şeyhülislam, aslında, bir ruhban değil çünkü İslam’da ruhban sınıf yok. Şeyhülislam Kuran’da bahsedilen hukukla ilgili ayetleri padişahın isteğine uygun olarak yorumlayan birisi. Şeyhülislam genel olarak padişahın fermanlarına onay veriyormuş ama vermediği de oluyormuş. Bu tarihsel detaylar bizi ilgilendirmiyor; tek bilmemiz gereken, Şeyhülislam aracılığı ile dinin devlet işlerine girmiş olduğudur.

Aslında devlet işlerine giren din değil, başka bir hiyerarşi.

Devlet ile Şeyhülislam arasında da bir güç savaşı var. Şeyhülislam, ruhban sınıfın başı olarak devlet hiyerarşisine girmiş oluyor ve o da kendi ajandasını ilerletmek için çalışıyor. Şeyhülislam giderek güçleniyor ve bakanlar kuruluna bile giriyor.

Sonra Osmanlı çöküyor ve Cumhuriyet kuruluyor.

Osmanlı’nın çöküş sebeplerinden biri de devletin iki başlı olması ve ilkel İslam hukukuna uygun kararlar vermeye zorlanması olmalıdır. Bir başı devlet, bir başı din olan bir organizma birbirine düşman siyamlı ikizler gibi karar vermekte ve bu kararları uygulamakta zorlanacaktır.

Cumhuriyet, “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi üzerine kurulduğu için bütün meşruiyetini halktan alıyor. Çıkarttığı yasaları Şeyhülislama onaylatması söz konusu değil. Hakimiyet din kitaplarının değil. Milletin.

Cumhuriyet meşruiyetini halktan alıyor, dindin almıyor.

Şeyhülislam kurumu Cumhuriyete miras kalıyor

Ama Şeyhülislam’ı ve dini devlet işlerinden atmak kolay değil; çünkü Cumhuriyet Osmanlı’nın devlet teşkilatını ve kurumlarını miras alıyor.

Osmanlı’nın karar verme ve yasa çıkartma süreci Şeyhülislam’ı da içeriyor ama Cumhuriyetin yasalarını din filtresinden geçirmeye ihtiyacı yok.

1924 yılında çıkartılan bir kanunla Şeyhülislam ve avanesi ruhbanlık işinden azlediliyorlar.

Zaten İslam’da ruhbanlık yok. Yani, din konusunda fetva veren bir aracı sınıf yok. Olmamalıdır. İslam’da dinin bireyle Allah arasında olduğu kabul edilir.

Her neyse. Şeyhülislam ve ruhbanlar sınıfı, Cumhuriyetle birlikte ruhbanlıktan çıkartılıyor ve cami görevlileri ve yöneticileri oluyorlar.

Diyanet de cami işlerinden sorumlu bir kurum olarak kuruluyor.

Demek ki, ilk kurulduğunda, Diyanet’in ruhbanlık görevi yoktu. Cami çalışanları için insan kaynakları departmanı gibi bir kurum; cami görevlilerini atayacak ve maaşların ödeyecek. İşi bu.

Şeyhülislam gibi kendini ruhban olarak satan bir din taciri artık devletin kararlarına karışamayacak, fetva veremeyecek, din konusunda ahkâm kesemeyecek; sadece personel işleri ile uğraşacak.

Tabii ki 600 yıllık bir geçmişi olan bir ruhban sınıfın böyle bir aşağılanmayı kabul etmesi beklenemez.

Din parazitinden kurtularak, devlet iki başlılıktan kendini kurtarmış oluyor.

Devlet kendisini din parazitinden kurtaracak yasaları çıkartıyor ve kendisini gerici din hiyerarşisinin elinden kurtarıyor.

Aynı zamanda tarikatlar kapatılıyor ve şeyhlerin kontrol ettiği ve kendilerine mürit toplamak için kullandıkları eğitim sistemi, dinden arındırılıp, Milli Eğitim Bakanlığı altında devletin denetimine geçiyor.

Olay bu.

Devlet karar verme mekanizmasından dini elimine ediyor ama camileri kapatmak ve dini yasaklamak istemiyor; onun için de Diyanet’i kurup din işlerini denetim altına alıyor.

Fakat, Cumhuriyet’in bu din devrimi uzun vadede istenen sonucu vermiyor.

Atatürk’ün ölümünden sonra din paraziti hortluyor ve tekrar devlete ve eğitime sızıyor. Diyanet başkanı Şeyhülislam gibi fetvalar vermeye başlıyor. Siyasete karışıyor. Eğitim ve eğitim yan sanayi neredeyse tamamen tarikatların eline geçiyor.

Günümüzde, Atatürk’ün din devriminin; gericilerin karşı devrimi tarafından geri çevrildiğini ve sindirildiğini görüyoruz.

Atatürk’ün başlattığı din devrimi hedefine ulaşamamıştır. Başarısız olmuştur.

Bize düşen görev Atatürk’ün din devrimini tamamlamaktır. Bu da dini özelleştirerek olur.


Notlar:

— İslam’da ruhban denen bir aracı sınıf yoktur. Ruhban sınıfın olmaması demek dinin bireysel olduğu anlamına gelir. Fakat İslam bireysel bir din olarak değil de, devletlerin yönetim sistemi olarak toplumları düzenleyen bir siyasi platform olarak var olmaktadır.

İslam eğer siyasi yönetim sistemi olarak kullanılıyorsa, bireysel bir din olamaz. Devlet ve devletin hizmetkârı olan bir ruhban sınıf zorunlu olarak birey ile Allah arasına girmiş olur. Bu da İslam’ı Hıristiyanlık gibi ruhban sınıfların egemenliğinde varolan bir din yapmış olur. İslam’ın devletlerin dini olması İslam’ın özüne aykırıdır.

— “Diyanet kadroları din sömürüsünden ve din ticaretinden para kazanan insanlardan meydana gelmiştir.

Diyanet kadroları din ticareti yapıyorlar çünkü dinî servis satmak için devletten maaş alıyorlar. Para için namaz kıldırıyorlar. Para için ezan okuyorlar.

Din sömürüsü yapıyorlar çünkü, kendilerini tanrı ile özel ilişki kurabilen bir ruhban sınıf olarak tanımlayıp halkı kandırıyorlar. Cumhuriyeti devirip şeriat düzeni getirmek istiyorlar.

— Toktamış Ateş’in Dünyada ve Türkiye’de Laiklik adlı kitabından birkaç alıntı paylaşmak istiyorum:

Şeriatçıların din devriminden sonra yeraltına girip, Atatürk’ün ölümünden sonra tekrar canlanmaları konusunda…

“Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında din adamlarının yetiştiği kaynaklar, her türlü denetimden uzak kaldı. Gizli ya da açık “Kuran kursları”nda, “hoca yanında” yetişen, çoğunlukla bilgisiz yeni bir “din adamı” türedi. Cumhuriyet öncesinde din adamları, belki tümüyle kusursuz değillerdi, ancak Cumhuriyet sonrasının din adamlarından çok daha iyi yetişmiş ve bilgiliydiler.

Yeni yetişen bu din adamlarının yarattığı boşluktan yararlanan ve İslamlıkla hiçbir ilgisi olmayan kimi görüşler de “şeriat” adı altında yeniden sergilenmeye başladı. Ancak Mustafa Kemal’in yaşadığı sürece pek ortaya çıkamayan bu güçler, onun ölümünden sonra da özellikle çok partili yaşamın fırsatçı ortamı içinde canlandılar.

— İslam’da ruhban sınıf olmaması ve dinin bireyle tanrısı olması hakkında:

İslam dininin diğer dinlerden farklı olarak bir “din adamı” kurumuna sahip olmadığı ve bu nedenle Hıristiyanlıkta olduğu gibi bir örgütlenmenin söz konusu edilemeyeceği ileri sürülür. Doğrudur. İslamiyette, batıda gördüğümüz türden bir din örgütlenmesi yoktur ve gene batıda gördüğümüz türden bir “din devlet” çatışmasına rastlanmaz. Zaten İslamiyette kul ile Tanrı arasına kimse giremez.

Ama konu bu kadar basit değildir. İslamiyette her ne kadar, “klerikal” bir düzen içinde “din adamları” olmadığı söylense bile, bütün bir tarih boyunca ve tüm İslam ülkelerinde, “din adına konuşmaya yetkili insanlar” olmuş bunlar insanların nasıl “Müslüman gibi” yaşayacaklarını belirlemişlerdir. Kaldı ki, Şii mezhebinin molla düzeni, pekâlâ bir “din adamları hiyerarşisi” olarak da kabul edilebilir ve değerlendirilebilir.

Ve herşey bir yana, “Tanrıyla kul arasına” birileri girdikten sonra, bunun “kurumlaşmış olması”, ya da olmaması hiç de önemli değildir. Önemli olan, birilerinin başkalarına “neyi nasıl yapacaklarına” din adına söyleme yetkisine sahip olması, ya da kendinde bu yetkiyi görmesidir.

— Laiklik kavramının, Cumhuriyet’in “egemenlik ulusundur” ilkesinden çıkıyor olması:

Bugün Türk halkının çoğu kendini “Müslüman” olarak görmekte ve tanımlamaktadır. Ancak bu milyonlarca insanın bir kısmının “vecibelerini” tam anlamıyla yerine getirdiklerini söylemek kolay değildir. Kaldı ki, bu husus, yani “vecibelerini” yerine getirip getirmeme, o insanlarla Tanrı arasındaki bir hesaptır. Ve herkes kendi hesabından kendi sorumludur.

Bu milyonlarca insan kendilerini “Müslüman” olarak tanımlamakta ve bunun yanı sıra kaderlerine kendileri sahip çıkmak istemektedirler. Yani “itaat edecekleri” yasaları kendi iradeleri ile belirlemek istemekte ve belirlemektedirler. Bir başka deyişle, “Egemenlik (hakimiyet) ulusundur” ilkesini yaşamak istemektedirler. Zaten Cumhuriyetimizin laiklik anlayışı da budur. Zaten laiklik budur.

— Osmalı devletinde dinin devlet işlerine sonradan girdiği hakkında (Ömer Lütfi Berkan’dan nakil ediliyor):

Osmanlı İmparatorluğunda dünya ve devlet işlerini idarede, dinî düşünce ve emirlere geniş ölçüde yer ayırmak zorunluluğu ancak zamanla hissedilmeye başlanmış ve özellikle ‘iktisadi ve siyasal konjonktürün uygun olarak geliştiği uzun yüzyıllar boyunca ve sultanların mutlak iktidarı sarsılmaz gözüktüğü sürece herhangi bir taassup kuvvetinin ve bu kuvvete dayanan bir din otoritesinin, devlet işlerine yön verecek biçimde karışması söz konusu olmamıştır.

Devlet çıkarları, siyasal irade ve devlet düşüncesi, kuruluş devrinin örgütlenme ve icraatına kayıtsız-şartsız hakim olmuştur. Her şeyi, ‘biçimsel de olsa’, şer’ileşme kaygu ve eğiliminin, özellikle İslam halifelerinin ünvan ve yetkileriyle tüm İslam dünyasına hükmetmek olanağı doğduktan ve aradan oldukça uzun bir zaman aşımı geçtikten sonra, artmış olduğu söylenebilir.

Ancak bu devrede halife-sultanlar tarafından kurulmuş bulunan medreselerde İslam âleminin ortak bilim ve hukuk dili olan Arapçanın ve İslam hukuku kuramlarının eğitimine geniş ölçüde yer veriliyor olması ve buralarda yetişmiş olan memurların devlet yönetiminde daha fazla yer alması ile, İslami hukuk sistemlerinin ruh ve yöntem özellikleri ile terminolojilerinin, devlet bürolarındaki işlemlere daha fazla sokulması mümkün olmuştur.

Bununla birlikte, Türkiye’de son zamanlara kadar süren, devrin medeniyet ve hukuk anlayışlarındaki “diniliği” ve “laik kurumların gerçek niteliği” meselesini çok özel bir biçimde anlamak ve sürekli olarak vakalarla kontrol ederek incelemek gerekir.

Bu bakımdan denilebilir ki, Osmanlı İmparatorluğunda “örfi hukukun” ve laik kurumların, biçimsel olarak bile olsa, “şerileşmek gereğini duymadan” hükmetmekte oldukları alan, birçoklarının sandıklarının aksine olarak, önceleri çok daha geniş iken, zamanla “şer’i hukukun lehine’ daralmış ve “İslamî” denilen hükümlerin Türkiye Kamu Hukuku alanına şeklen daha büyük bir açıklıkla hakim olmaya başlamış gözükmesi, özellikle 17. yüzyıldan sonra ortaya çıkmıştır.

Böylece diyebiliriz ki; Osmanlı İmparatorluğunda şer’i hukukun (kurumsal olarak ve biçim bakımından) her alanda uygulanır gözükmesine ve bir doktrin olarak ve sistem olarak diğer hukuk alanları üzerindeki etkilerinin açıkça belli olmasına rağmen, Türkiye’de özellikle “idare ve teşkilat ve kamu kurumları alanında” ulusal, ya da örfi diyebileceğimiz bir hukuk daima var olmuştur.

— Padişahın fermanını Şeyhülislama onaylatma teamülünün olmadığı hakkında:

Padişah tarafından bir ferman biçiminde çıkartılan yasaların, Şeyhülislam kapısına gönderilerek oranın da onayı alındıktan sonra yürürlüğe gireceğine dair, “geleneksel-teamülî” bir ilke, bir anayasa kuralı da yoktur” diyen Barkan, zaten şeyhülislamların da bu konuda genellikle, “Şeri maslahat değildir, nasıl emredilmiş ise öyle hareket edilmek gerekir” gibisinden yaklaşımlar içinde olduğunu ileri sürüyor. Ve yasa yapmanın padişaha verilen ayrıcalıklı bir yetki olmasının bir başka kanıtı olarak da, yeni bir padişah tahta çıktığı zaman eski yasaları kabul ettiğini bildirmediği sürece, eski yasaların hükümsüz sayıldığı anlayışına işaret ediyor.

Çoğunluğu müslüman olan bir ülkede matematik köyü mü olurmuş!!

Matematik Köyü belgeselini seyrettikten sonra yazdığım bir yazı. Hiciv olduğunu anlayamayanlar okumasın:

https://www.haberturk.com/tv/programlar/video/basrol-1-aralik-2019-prof-dr-ali-nesin-matematik-koyu/664144

— Sayın vekil, Matematik Köyü’nü gezdiniz. Nasıl buldunuz?

— Gözümden kaçmadı. Siz ne yapmak istiyorsunuz? Soruyorum size. Bu makus köyde en büyük, en görkemli, en dikkat çekici yapı hangisi? Kütüphane! Bu dinimize yapılmış büyük bir hakarettir. Aşağılamadır. Büyük çoğunluğu müslüman olan bir ülkede bulunan bir köyde en büyük ve en gösterişli yapı cami olmalıdır. Bu bir suçtur. Halkı dinsizliğe teşvik etmek suçundan…. yok daha da ötesi, halkı matematiğe teşvik etmek suçundan bundan böyle teorem ispatlamanız yasaklanmalıdır.

— Durun bir ya. Burası matematik köyü. Tabii ki bir kütüphanesi olacak.

— Siz bir durun bakalım. Nedir bu binalar böyle? Nasıl bir mimari bu? Taştan, kerpiçten derme çatma evler yapmışlar. Yeni Türkiye’nin itibarına yakışıyor mu hiç? Biz itibarda sınır tanımayız. İlle matematik köyü yapacaksanız, köy yapmayın, matematik sarayı yapın. Biz böyle gösterişsiz bir köyle Avrupanın yüzüne nasıl bakarız. Avrupa ne der? “Ne kadar geri kalmışsınız” demez mi? Gösteriş yok. Renk yok. Altın kaplama yok. Kubbe yok —hamam kubbesi hariç— Caf caf yok. Görmemişlik yok. Verelim burayı Mega Mütahit Cengiz İnşaat’a modern bir tesis yapsın, gerçek betonarme binalar, depreme dayanıklı; AVM’si, havuzu, 6 minareli, 77 hoparlörlü camisi, o zaman görün bakın matematik köyü yani sarayı nasıl olurmuş. Hem ismini Türkçe koymuşsunuz olur mu? Dünya çapında pazarlamaya uygun Arapça İngilizce karışımı bir ismi olması gerekir — mesela “El Kebir Golden Mathematics Heaven” gibi— ki Arap turistler, pardon Arap matematikçiler, akın akın gelsinler. AVM’nin içine bir de saç ekme ofisi açarız burası kel Araplarla dolup taşar. Paraya para demeyiz.

Matematik Köyü Kütüphanesi.

— Burası matematik köyü. Tatil köyü değil.

— Büyük çoğunluğu müslüman olan bir ülkede matematik köyü olsun, tatil köyü olsun, ezan sesi mutlaka duyulmalıdır. Hasret kaldık ezan sesine yahu. 3 saattir buradayız ne ezan sesi duyduk ne de sâlâ sesi duyduk. Şu anda içim kan ağlıyor. Çoğunluğu müslüman olan bir ülkede…

— Hangi çoğunluk? 82 milyondan 80 milyonu namaz kılmaz. Burası mı çoğunluğu müslüman ülke?

— Dinsizlik yapmayın. Çoğunluğu müslüman olan bir ülkede…

— Çoğunluğu namaz kılmayan ülkede çoğunluğu namazdan soğutmakla mı suçlanıyoruz…

— Hem sizin Kuran neyinize yetmiyor? Kuran’da yeteri kadar matematik vardır. Öğretin çocuklara ebcet hesabını, yeter de artar bile. İslam matematikçilerini öğretin. Yüce İslam bilgini El Cebir hazretlerinden büyük matematikçi mi varmış?

— Matematik köyü burası. Üniversite seviyesinde matematik dersleri veriyoruz biz.

— Olmaz. Burası derhal Diyanet’e devredilmelidir. Zaten derslikler hazır, Diyanet burayı güzel bir Kuran kursu yapar, camiler, mesçitler inşa eder. İmamlar atar… Bu köyde uzun sakallı ermiş bir dede var, her yerde görüyorum, elinde tebeşir birşeyler anlatıp duruyor, buranın demirbaşı galiba, onu da baş imam yaparız. Biraz Arapça öğretiriz. Kuran ezberletiriz. Çoğunluğu müslüman olan bir ülkede imamsız köy olmaz.

— Burası matematık köyü…

— Maalesef. Çoğunluğu müslüman olan bir ülkede matematik köyü kurmak çoğunluğun dinini aşağılamaktır. Bu köyün kurulmasına ve bu kadar büyümesine izin veren yetkilileri sürgüne yollatacağım. Kimbilir bu köyü yapmak için kaç tane ağaç kesmişlerdir.

— Hiç ağaç kesmedikleri gibi, sürekli ağaç dikiyorlar.

— Biz bir dal kessek sanki bir orman dolusu ağaç kesmişiz gibi yaygara kopartısınız. Bunlar bu kadar bina yapıp nasıl ağaç kesmezler?

— Kesmezler.

— Ayrıca bu köy altın madeni üzerindedir. Biz iktidara geldiğimizde burayı Kanadalı şirkete söz vermiştik. Onlar gelip burada altın çıkartacaklar.

— Bir karar verseniz. Burayı Diyanet’e mi devredeceksiniz yoksa Kanadalı şirkete mi?

— İkisi de değil. En iyisi buraya bir yazlık saray daha yapmak. Şimdi Cengiz’i arıyorum…

— Her yaz onbinlerce öğrenci burada matematik öğreniyor; bağımsız düşünmeyi öğreniyor; kendini geliştiriyor; ülkeye faydalı yaratıcı vatandaşlar oluyorlar. Böyle bir yeri nasıl kapatmayı düşünebilirsiniz?

— Bağımsız düşünmeyi mi öğreniyorlar? Yani burada dinsizlik öğretiliyor, öyle mi? Çoğunluğu müslüman olan bir ülkede, halk Kuran’ı ezberlemek yerine matematik ezberliyor. Bu dinimize hakarettir.

— Burada kimse matematik ezberlemiyor. Ezbercilik yok burada.

— Hem eğitim hangi dilde? En azından matematiği Arapça öğretebilirsiniz. Arapça kutsal bir dildir.

— Matematik zaten kendi bir dildir. Arapça okutmuyoruz.

— O zaman buranın ismini İmam Hatip Matematik Sarayı diye değiştireceğiz. Bütün taş binalar —gecekondu gibi ne bu böyle— restore edilip modernleştirilecek. Zaten Büyük Sultan Abdülhamit Han’ın bir tek büstünü göremedim burada. Sözde komik hikayeler yazmış eski bir yazarın büstünü dikmişler. Bunlar hem dine karşı hem de ecdadımıza karşı.

— Aziz Nesin o. Siz zaten burayı kapattırmak için Jandarma yollamıştınız daha ilk günlerde. Burayı mühürlettiniz ama başarılı olamadınız. Olamayacaksınız.

— Pazarlık sünnettir. Madem hiçbir dediğimi kabul etmediniz o zaman son bir teklif daha yapıyorum. Orta yerde buluşalım. Buranın ismi Nesin Matematik Köyü değil mi? Nesin soyadının ne itibarı olabilir ki? Bundan sonra burası Türkiye’de, hatta dünyada, en itibarlı isim olan o şanlı isimle anılsın: Recep Tayyip Erdoğan Matematik Medresesi. Diyanet’e bağlansın. Matematik seçmeli ders olsun; Kuran kursu mecburi ders olsun.

— Hangi tarikata vereceksiniz burayı?

— Tenzil’e. Yani Diyanet ne isterse. Yok canım bizim tarikatlarla işimiz olamaz. Tuzak soru sordunuz.

— Burası Nesin Matematik Köyü’dür ve öyle kalacaktır.

(Sayın Ali Nesin ve Matematik Köyü sakinlerine özürlerimle…)

Ölüm hakkında – 2: “Ruhuna el fatiha”

Karar veremiyorum.

Her türlü batıl inanışı doğal kabul etmiş bir millet miyiz?

Yoksa, çok üstün bir felsefi soyutlama seviyesine ulaşmış bir millet miyiz?

Herhalde ikincisi.

Çünkü, ben “ruh” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorum ve “ruhuna el fatiha” gibi bir cümle anlamsızdır diyorum ve daha ileri gidemiyorum. Soyutlama gücüm anca buna yetiyor.

Ölünün ruhuna el fatiha okumayı gayet anlamlı ve doğal bulan insanlar benim hayal edemeyeceğim seviyelerde soyutlamalar yapabiliyorlar. Soyutlama yapmak çok gelişmiş bir aklın göstergesidir.

Ruhlarla el fatiha aracılığı ile ilişki kuranların gizli varsayımlarına, yani soyutlamalarına, bir bakalım.

1. Soyutlama

Yaşayan bedende ruh diye bir şey vardır. Bu varsayım bir ön kabul olarak kabul edilmiştir. Tartışılmaz. Ama biz tartışıyoruz. Soyutlama gücümüz yok ama sorgulama gücümüz var.

Ruh nedir? Nerededir? Napar? Neder? Bilmiyorum. Bilmiyoruz. Kimse bilmiyor.

Bir sürü okulcu filozof asırlar boyu “ruh” denen olmayan şey üzerine kitaplar yazmışlar. Olmayan bir şeyi varmış gibi kabul etmek yüksek bir soyutlama yetisi gerektirir.

Olmayan bir şeyi varmış gibi kabul etmek.

2. Soyutlama

Ne olduğunu bilmediğimiz bu ruh şeysi bedenle birlikte ölmüyor. Yaşamaya devam ediyor. Bedenden çıkıp uzaya yükseliyor. Semaya yükseliyor. Denizin derinliklerinden su yüzüne yükselen bir hava kabarcığı gibi…

Ruh, dünya denen yoğunluktan, uzay denen yoğunsuzluğa doğru yükselir. Çünkü, çok yoğunluk içindeki az yoğunluk, az yoğunluğa doğru yükselir çünkü onun yeri orasıdır. Kendi de az yoğundur. O zaman beden su ise ruh da hava gibi, hatta uzay gibi yoğunluğu çok az bir şey olmalıdır.

Ruh nereye kadar yükselir? Belki yedinci semada bulunan Allah’ın tahtına kadar. Ama bilmiyoruz.

Yedinci semada Allah’ın tahtı olduğuna inanmak da yüksek soyutlama gücü gerektirir.

3. Soyutlama

Ruh yükseliyor. Bedenden çıkıyor. Yaşamaya devam ediyor. Nerede yaşıyor bilmiyoruz. Bir soyutlama daha. Bir temelsiz varsayım daha.

4. Soyutlama

Canlılar dünyası ile ruhlar alemi arasında iletişim kurulabileceği varsayımı. Soyutlaması. Ruh uçtu gitti.

Ruhun uçabilmesi için mi beden ölüyor? Yoksa ruh uçtuğu için mi beden ölmüş oluyor?

Bu dünyada henüz ruhları ile birlikte yaşayan bedenler, “el fatiha” yani “giriş” adı verilmiş bir metni okuyarak ruha ulaşacakclarına inanıyorlar. Ruha mı ulaşıyorlar? Yoksa ruhun patronuna mı? Ruhun efendisine mi? Ruhların yöneticisine mi?

Çünkü hâlâ yaşayanların amaçları, yaşarken tanıdıkları bedenin öldükten sonra “öbür dünyaya” göç eden ruhunun, ruhlar dünyasında rahat etmesini sağlamak için ruhlar dünyasının patronu kimse ondan o ruha rahatlık vermesini dilemek.

Ruhlar aleminin patronunun da Allah olduğu varsayıldığına göre, hâlâ yaşayanlar Allah ile “el fatiha” aracılığı ile iletişime geçerek bu hayatta tanıdıkları bedenin ruhu için Allah’tan torpil yapmasını istiyorlar. Yüksek bir soyutlama örneği.

El fatiha’yı Arapça tekrarlayarak Arapça kelimelerin sihirli gücünden faydalanmış oluyorlar. Ben soyutlama yapamadığım için Arapça kelimelerin sihirli gücü olduğuna inanamıyorum.

Bu “ruhuna el fatiha” işinin Türk ölüm ritüelleri ile bir ilgisi yok. Biz kendi geleneklerimizi unutup, 7. yüzyıl Arap Bedevi geleneklerini almışız. İslam ile kendi geleneklerimiz unutturulmuş ve Arap gelenekleri bize dayatılmış. Araplaşmışız yani.

Düşünün, sizin sevgili ölünüzü para için namaz kıldıran, sahtekar, yalancı, Araplaşmış “imam” denen birisi Arap ritüellerine göre defnediyor. Bir Türk olarak siz bu durumu kabul ediyorsunuz. Üstelik imam denen bu din tacirine saygı bile duyuyorsunuz. Ne kadar üzücü.

5. Soyutlama

El fatiha diye ruhun ruhuna okunan metin şu:

“Rahman ve rahim olan Allah’ın ismiyle. Hamd o alemlerin rabbi, o rahman ve rahim, o din gününün maliki. Allahım ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak senden dileriz yardımı, inayeti. Hidayet eyle bizi doğru yola, o kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil.”

İyi de, ruh bedenden uçmuş gitmiş, ruha bu metni okumanın ne anlamı var?

Bu el fatiha denen metin, halifeler Kuran’ı tahrif edip vahiy sırasını değiştirdikten sonra kitabın başına ekledikleri uydurma bir metin. Kuran Allah’ın sözü ise “Allahım ancak sana ederiz kulluğu” sözü Allahın peygambere yolladığı bir söz olabilir mi? Olamaz. Halifelerin uydurduğu bir metin.

El fatiha bu dünyada yaşayanların Allah’tan kendilerini doğru yola sokması için bir rica olarak tasarlanmış bir seri cümle. Ruhun bu dünya ile işi bitmiş. Ruha diyeceğimiz bu mu yani? “Allahım bize doğru yolu göster”?? Ne müthiş bir soyutlama. Bu beni aşar.

6. Soyutlama

Ve bu metni okumanın, tekrarlamanın, mırıldanmanın —ama mutlaka Arapça; Türkçe mırıldanırsanız hiçbir etkisi olmaz; çünkü kutsal dil olan Arapçadır— ruha bir faydası olacağına inanmaları.

7. Soyutlama

Ve bu dünyada sevdiğimiz ama şimdi ruhu uçup gitmiş olan bir bedenin, bir ruh olarak yaşamaya devam ettiğine inanmak! Soyutlamaya bakın.

İnsanın —bedenin— ruh olarak soyutlanıp yaşamaya devam etmesi.

Ruh yaşamaya devam etmekte. Bedenden çıktı. Bunu görüyoruz. Beden geride kaldı. Toprak altında çürüyor. Ama ruh bedenin özelliklerini, o bildiğimiz insanın alışkanlıklarını, inançlarını, huylarını, bilincini ve hatta bize olan sevgisini, kendinde muhafaza etmekte. Bu sebepten biz de o ruhun gittiği yerde huzur içinde ve refah içinde “yaşamasını” istiyoruz. Hani “ışıklar içinde yatsın” derler ya?

Toprak altında yatan beden. Beden artık yok. Ruh ise bir yerde yatmıyor. Beden toprak altında çürüyor, börtü böceğe yem oluyor ama biz bu çürüyen bedenin ruhta yaşadığına inanıyoruz.

 * * *

“Ruhuna el fatiha” dendiği zaman; halifelerin Kuran’ın başına koydukları uydurma bir metni mırıldanarak ruhun ruhlar aleminde iyi yaşamasını sağladıklarını sanan insanların yüksek soyutlama yeteneklerine saygı duyuyorum.

Onlar yukarda bahsettiğim varsayımlar ve soyutlamalar zincirini hızla kafalarından geçirip el fatihalarını mırıldanıyorlar ve olmayan ruhlarla iletişim kurabiliyorlar. Saygım sonsuz.

Notlar:

Ölüm hakkında – 1

— Dikkat ettiyseniz soyutlamaları 7 başlık altında topladık. Sihir, büyü ve din geleneklerinde 7 sihirli bir sayıdır. Belki bizim batıl diye eleştirdiğimiz, küçümsediğimiz ve aşağıladığımız(!) ruhlarla ilişki kurma yeteneği gerçek olabilir. El fatihalar gerçekten 7 semayı geçip Allah’ın tahtında duyulabilir.

— Ruhuna el fatiha’nın bir toplumsal gelenek olduğunu ve okuyanların kendileri ve çevreleri için okuduklarını biliyorum. Yoksa kim bir kaç Arapça cümle söyleyerek hayatın doğal akışını değiştirebileceğini düşünebilir? Yanlış mı söylüyorum? Yanlış mıyım?

 

 

Ezan: “Büyük bir sorun”

Arslan Tekin ezan ve sâlâ konusunda bir yazı yazmış. Türkiye’nin başına gelmiş gelecek bütün kötülüklerin kaynağı ezan olduğuna göre bu yazıyı dikkatle okumak gerektiğini düşünüyorum.

 * * *

İnsanlar ezan hakkında ne düşünüyor?

Çoğunluk ezanı duymuyor bile çünkü çoğunluğun namazla bir işi yok. Ezanı kafalarından silmişler; ezanı arka planda devamlı tekrarlanan kaçınılmaz bir gürültü kirliliği olarak görüyorlar. Türkiye’de yaşamak için katlanılması gereken bir musibet. Arapların Türklerin başına sardığı bir Arap propagandası.

Evet, ezan bir Arap propagandasıdır. Laiklik ise dinin özelleştirilmesidir. Dinin özelleştirilmesi demek, toplumsal alanların dinî öğelerden tamamen temizlenmesi demektir. Laikliği benimsemiş bir ülkede —anayasasında laiklik ilkesi olan bir ülkede— ezan okunamaz. Herkesin inancı bireyseldir. Devletin dini yoktur. Dinî ritüeller toplumsal alanlarda icra edilemez.

Sizin böyle düşünmediğinizi biliyorum (yazıyı yazan Arslan Tekin beye hitap ediyorum). Ama yine de ezan konusunda yazdıklarınız için teşekkür ederim. Beni de cesaretlendirdiniz.

Evet, dediğiniz gibi “ezan ruhumuza işlemiş” ve “benliğimiz” olmuş. Peki bu iyi bir şey mi?

Bir Türk olarak, bir Arap propagandasının içimize işlediğini itiraf etmek durumunda kalıyoruz. Ve bundan mutluluk duyuyoruz. Türklük bu kadar mı anlamsızlaştı?

Bence bu çok üzücü bir şey.

Ezanın okunmaması için en önemli sebeplerden biri budur. Ezanın ses kirliliği olduğu o kadar da önemli değildir. Türk ülkesinin ve Türklerin kafalarının yüzyıllardır her gün sabah akşam bir Arap tekerlemesi ile tanımlanması ve Araplaştırılması çok üzücü bir şeydir.

Türklüğün Arabın ezanı ile tanımlanması, Türkler için çok aşağılayıcıdır.

 * * *

Siz de günümüz Türkiyesinde ezanın aşırılığa kaçtığını kabul ediyorsunuz. “Dinde aşırılığa yer yoktur” diyorsunuz.

Ama ezan dinin bir parçası değildir ki. Siz de bunu kabul ediyorsunuz: “Ezan, bir çağrı sadece… Sonradan ihtiyaçtan ortaya çıktı” diyorsunuz.

Ezan dinin veya namazın bir parçası değildir. “Ezanı duymadan kılınan namaz geçerli değildir” diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Namazın geçerli olması için ezanı duymak gerekmez.

Ezan dinî değil toplumsal ve siyasi bir olgudur.

Günümüzde ezanın tek bir işlevi vardır o da devletin dinini halka dayatmaktır. Ezan, din ile aldatanların kullandığı en önemli silahtır. Ezanın sahipleri toplumsal alanları ezan yolu ile sahiplenmeye devam etmek için ezanın susmasını istemezler.

 * * *

2016 yılında Anayasa Mahkemesinde ezandan rahatsız olduğunu söyleyen birisinin davası görülmüş. Bu davayı ben sizden öğrendim. Çok ilginç buldum.

Anayasa Mahkemesinin gerekçesini inandırıcı bulmadım.

Anayasa Mahkemesi, “çokluğun müslüman olduğu bir ülkede” hoşgörülü olup “müslüman çoğunluğun” isteklerine uymamız gerektiğini ve bu yüzden ezanın okunması gerektiğini söylemiş. Bu sebeplerden ezanın yüksek sesine alışmalıymışız. Bu doğru değil.

Türkiye’de çoğunluk ismen müslüman olabilir (devletin veritabanında “Dini: İslam” yazan insanlar çoğunlukta olabilir) ama burada önemli olan kimin müslüman olarak etiketlendiği değil kimin ezanı duyup da namaza gittiğidir.

Yaşadığım ilçede ve İstanbul’da yaptığım gözlemlere göre; hiç kimse ezanı duyup da namaza gitmemektedir. 82 milyonluk nüfusun 80 milyonu namaz kılmıyor. Bu bir gerçek. Geriye kalan iki milyonun sürekli namaz kıldığını varsaysak bile —ki bu doğru değil— bu namaz kılan insanlar ezanı duyup da camiye gelmiyorlar; zaten namaz vakitlerini biliyorlar ve ezan okunmadan camiye geliyorlar; abdest alıyorlar ve namazın başlamasını bekliyorlar.

Camiye namaza gelenler bile ezanı duyup gelmiyor.

Ezan boşuna okunuyor.

Devlet 80 milyon insanı inatla ve ısrarla namaza çağırıyor; 80 milyon insan da inatla ve ısrarla ezanı duymazdan geliyor ve namaza gitmiyor. Bu kadar abes ve absürd bir şey olabilir mi?

Öyleyse, önemli olan kimin müslüman olduğu değil, kimin ezanı duyup da namaza gittiği. Türkiye’de ezanı duyup da namaza giden kimse yok.

 * * *

“Dinle ilgisi olmayan ‘rahatsız edici’ sese bir çare bulun dedik… Böyle bir talebi olana yafta hazır: ‘Ezana karşısın!’ Bunun manası: ‘Sen dinsizsin!’”

Ne kadar doğru söylemişsiniz.

Ezanın sahipleri, yani hoparlörleri sonuna kadar açarak mahalleleri “kurtarılmış bölge” yapmak isteyen dinciler ve onların yayın organları “şunun sesini biraz kısın” deyince sizi anında dinsiz ilan edip cihat moduna geçiyorlar. Bu din ile aldatanların hep kullandıkları bir yöntemdir.

 * * *

Diyanet İşleri Başkanı “ezan sesinin rahatsız etmeyecek seviyeye indirileceğini söylemiş. Sokak arası mescitlerde okunmayacakmış…”

Demek ki, Diyanet İşleri Başkanı bile ezanın aşırı yüksek sesle ve çirkin olarak okunduğunu kabul etmiş. Bu laik bir ülke için iyi bir gelişme tabii.

 * * *

Bu okuduklarıma inanamadım.

İktidara yakın, yani “dinci” veya “İslamcı”, hadi, en azından “mütedeyyin” bir politikacı ve yazar, ezanın “büyük bir sorun” olduğunu söylüyor.

Ezan büyük bir sorunmuş!

Bunu söyleyen de dinci birisi!

Ve, halk; dinciler tarafından “ezan düşmanı” ilan edilmekten “korktuğu için” sessiz kalmayı tercih ediyormuş.

Ne kadar doğru.

Ezandan şikayetçi olan birisinin başına gelecekler yabana atılamaz. İnsanlar korkmakta haklı. Medyada linç edilmek bir yana, hedef gösterilip “din düşmanı” ilan edildikten sonra “halkı dinden soğutmaya teşebbüs etmek” gibi absürd bir suçlamayla hakim karşısına çıkartılmayı kim ister ki?

Yani Türkiye’de, zaten namaza gitmeyenleri namazdan soğutmaya teşebbüs etme suçu var!

 * * *

Hepimizin işi gücü var; sakallı cüppeli Araplaşmış mağara adamlarının şeriat hayallerine karşı çıktığımız için hayatımızın normal akışını neden değiştirmek isteyelim ki? Başka bir sürü gürültü kirliliğine zaten katlanıyoruz, ezana da katlanırız olur biter.

 * * *

“Milletin nasıl bizar olduğunu anlayın artık!”

Bizar olmak; tedirgin olmak, bezmiş, bezginlik getirmiş olmak demektir. Ama ezanın insanların üzerindeki etkisi bu kadarla kalmıyor, bir de çaresizliği eklememiz gerekir.

Günde beş defa kulakları tırmalayan, bebekleri uyandıran, sinirleri geren şeye işkence denir. Hayatınız boyunca günde beş defa, isteminiz dışında, size karşı tekrarlanan bir sese Çin işkencesi denir. CİA, FBİ gibi gizli servislerin başarıyla kullandığı bir işkence şeklidir bu.

İnsanlar devamlı tekrarlanan seslere uzun süre dayanamazlar. Ama biz hayatımız boyunca dayanmak durumundayız. Bizi bezdiren bu.

Çaresiz yapan da bu işkenceye karşı çaresiz olmamız. Kime şikayet edeceğiz? Devlet, ezanı bayrakları olarak gören şeriatçıların yanında. Şikayet edebileceğimiz bir mercî yok. Şikayet edenlere karşı cihat ilan ediliyor. İhbar ediliyorlar. Devlet de onlardan intikam alıyor. Çünkü tarikatlar böyle istiyor. Devlet sabaha karşı gelip çocuklarınızın önünde size kelepçe vurup götürüyor. Neden? Türklerin ülkesinde şeriatçı Arap bozmalarının propagandasına hayır dediğiniz için!

Biz de “değmez” deyip çaresizliği tercih ediyoruz.

 * * *

Bu sözlerinize 80 milyonun da katılacağını düşünüyorum:

Üsküdar’da sağa bak cami, sola bak cami! Nağmeli nağmeli öyle ezan okuyorlarki, uzadıkça uzuyor, sesler birbiriyle çarpışıyor.

Hastası var, çocuğu var, insanların uygun olmayan anları var…

Ezan, bir çağrı sadece… Sonradan ihtiyaçtan ortaya çıktı.

Bakalım, Diyanet’in genelgesine imamlar, müezzinler uyacaklar mı?

 * * *

Kaleminize sağlık!

Notlar:

Arslan Tekin’in bahsi geçen yazısı.

Türkiye’nin başına gelmiş gelecek bütün kötülüklerin kaynağı ezan olduğuna göre…

Ezan ve temsil ettiği din…

“Bunun manası: ‘Sen dinsizsin!’”

Dinsiz olsak ne olur? Türkiye’de dinsiz olmak suç değildir. Toplumsal alanlarda dinî ritüeller yapmak suçtur.

Üsküdar’da aşırı nağmeli arabesk ezan.

Diyanet 2017’de ezan desibel ayarlaması yapmış. Uygulanmış mı? Hayır.

İnsanın fabrika ayarları

Sinan Canan beyi tanımıyordum. Teşekkür ederim. Önerdiği fabrika ayarları beni pek tatmin etmedi. Bir kere, “İnsanın fabrika ayarları” biraz pazarlama dili olmuş. Burada sadece insan bedeni için doğal olan 5 öğüt verilmiş.

Sinan beyin verdiği 5 öğütten üçü beden için doğal olanı söylüyor; diğer ikisi de düşünsel alanda doğal olanı söylüyor. “Düşünsel alan” dil ile ilgili olan alandır.

İnsan bedeni için doğal olan, bol hareket etmek; az, çeşitli ve aralıklı yemek ve gerilimsiz yaşamaktır, diyor. Bu değerlendirmeye ben de katılıyorum.

Düşünsel alanda ise, olumlu/zengin sosyal ilişkiler ve sınırları aşmaya çalışmak önerilmiş. Bunlar da güzel. Sınırları aşmak demek, olaylar arasında kimsenin göremediği yeni ilişkiler kurmak demek. İnsanın hoşuna giden budur. İyi bir fıkrada da bizi gülümseten söylenmeyen o ilişkiyi anlamamızdır.

Bu öğütler insan için doğal olanı belirliyor. Yani, “bunları yaparsanız bedeninizi mutlu etmiş olursunuz” demek isteniyor. İnsan bedeni bir makina olarak düşünülüp, bu makinaya nasıl iyi bakılacağı söyleniyor.

Peki, Sinan beye göre insanın tanımı nedir? İnsana öğütler verdiğine göre bir insan tanımı olmalı.

Anlayabildiğimiz kadar, insanı iki bölüme ayırmış: beden ve dil.

Dil olayına “bilinç” diyoruz. Beden dünyayı duyular aracılığı ile algılarken; bilinç kendini ve etrafını dil aracılığı ile algılar. Dili olmayan yaratıklarda bu bölünme yoktur. Onlar etrafları ile bir bütün olmuşlardır. Kendilerini çevrelerinden ayrı görmezler.

Sinan beyin sunumu bedene değil, bilince hitap ediyor. Beden görüyor, bir takım sesler duyuyor ama bu sesleri dil olarak çözümleyemiyor. Çözümleyen bilinç. O zaman, Sinan bey, bilince konuşuyor. Bilincin bedenin sahibi olduğu gizli varsayımını kabul etmiş oluyor.

Fakat dil insanın fabrika ayarlarını onarılmaz bir şekilde bozmuştur. Dil öğrendikten sonra “insan” hem kendine hem de doğaya yabancılaşmıştır. Eski fabrika ayarlarının geçerliği kalmamıştır. Yeni gerçek budur. İnsan yeniden tanımlanmalıdır.

Bir de Sinan beyin hiç bahsetmediği mikrobiyom var. Mikrobiyomdaki değişiklikler bütün fabrika ayarlarını bozabiliyor. Mesela, antibiyotikler kötü mikroplar yanında iyi mikropları da öldürdüğü için mikrobiyomda dengeler değişiyor ve fabrika ayarları bozuluyor. Zaten ilk fabrika ayarlarının annemizden aldığımız mikroplar olduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca, Sinan bey insanın dünyanın ve doğanın efendisi olduğu gibi bir söz söylüyor. Bilmem şaka olarak mı söylemiş. Kendisinin de dediği gibi, insan güçsüz, zavallı hatta çaresiz bir yaratıktır. Dünyayı kontrol etmemektedir. Dünyayı kontrol eden, doğayı ve havayı kirletenler tüzel varlıklardır. İnsan henüz tüzel varlıkların bir kölesi olduğunu anlayamamıştır çünkü, tüzel varlıkların bir yaşam türü olduğunu ve canlı varlıklar olduğunu anlayamamıştır.

Sinan beyin de belirttiği gibi, insanın tanımı, yani fabrika ayarları veya doğal hali, derin bir konudur ve 5 başlık ile çözümlenemez, bence.

Ezan konusunda bilimsel bir araştırma

Ezan konusunda bilimsel ve tarihsel bir araştırma yapmak istiyorum ama karşıma çıkacak bu tipleri görünce keyfim kaçıyor.

Ezan bu çirkinliğin sesli halidir.

Cumhuriyet’i yıkıp şeriat düzenini getirmek istediklerini açıkça belirten bu mağara adamları ile tepişecek enerjiyi kendimde bulamıyorum. Bunlar söze sözle cevap verme alışkanlığında olan insanlar değil. Onlar barış dini İslam geleneğinden geldikleri için söze kılıçla cevap vermeyi bilirler. Söyleyecek sözleri olmadığı için size cihat açarlar. Saldırırlar. Küfür ederler ve sonunda da ihbar ederler.

Ezan hakkında bir araştırma yapılacaksa bir kurum aracılığı ile yapılmalıdır. Bir dernek kurulmalıdır. Bu bile zor gibi geliyor bana. “Gavûr” denen İzmir’de yaşadığım halde, burada bile, ezanın dinin bir parçası olduğuna inanan insanlar çoğunlukta. Bu sebepten hiç camiye gitmeyen insanlar bile ezanın okunmasına karşı çıkmazlar çünkü ezana dinin bir parçası olarak saygı duyulması gerektiğini zannederler.

Ezanı sorgulayan bir insan mağara adamları tarafından “din düşmanı” olarak damgalanacaktır. Mahalle baskısı uygulanacaktır. Bu sebepten insanlar bu gibi konulardan uzak durmayı tercih eder.

Halbuki bizim bakış açımız din düşmanlığı veya İslam düşmanlığı değil. Biz herkesin istediği dine inanmasından yanayız. Yeterki dininizi kendi özel alanınızda uygulayın. Toplumsal alanlar dinden arındırılmalıdır. Laiklik ilkesi bunu gerektirmektedir.

Yani din özelleştirilmelidir. Herkes istediği dini özel hayatında istediği gibi uygulasın. Ama toplumsal alanlar dinden arındırılsın. Kimse din uğruna mahalleleri sahiplenmesin. Kimse Arap dinini bütün Türklere dayatmasın.

Arabın dini bütün Türklere dayatılmaktadır.

Bu mağara adamlarının savunduğu din değil; dinin toplumsal alanda kalması ve bu şekilde dini istedikleri gibi sömürmek, sonra da Cumhuriyeti yıkıp şeriat düzenini getirmek.

Dinciler toplumsal alanları ve mahalleleri ezan aracılığı ile işgal ediyorlar ve laikleri ve Cumhuriyetçileri kendi ülkelerinde yabancılar haline getiriyorlar.

Bir örnek verelim.Bir kafede yandaki masadakiler sigara içip sigara dumanı ile sizi taciz edebiliyorlarsa ve siz buna hiç bir şey diyemiyorsanız, o toplumsal alanın sahibi sigara içenler demektir.

Eğer bir mahallede ezan okunuyorsa ve camiye gitmeyen çoğunluk hoparlörlerle taciz ediliyorsa, o mahalle dincilere ait demektir. Bu bir din savaşı değil; bu bir toprak kavgasıdır. Sınır tanımlama kavgasıdır.

Bunu iyi anlayalım.

Biz ezancı değiliz. Ama mahallemizi ezancılara yani dincilere çok kolay bırakmışız. Tırsmışız. Onlar örgütlenmiş ve kurumsallaşmış. Bizler örgütlenememişiz.

Biz devrimciyiz. Cumhuriyet devrimlerini savunuyoruz. Onlar karşı devrimci. Cumhuriyeti devirip yerine şeriat düzenini getirmek istiyorlar.

Bu siyasi açı. Bir de toplumsal açı var: Bireylerin yaşadıkları ortam onlara nasıl bir yaşam kalitesi sunuyor?

Ezan okunan bir yerde yaşam kalitesi yerlerde sürünüyor demektir. Ezan, okunduğu her yerde yaşam kalitesini düşüren bir Arap propagandasıdır. Türkler kendi ülkelerinde bu Arap propagandasına nasıl tahammül edebiliyorlar? Çünkü herkes ezanın dinin bir parçası olduğuna inandırılmış.

Ezan dinin bir parçası değildir. Bunu böyle bilelim.

Ezan dinin bir parçası olsa bile, Anayasasında laiklik ilkesini temel almış bir ülkede toplumsal alanda dinî bir ritüel olarak ezan okunamaz.

Ezan dinî bir ritüel olarak okunuyor ama dinî bir ritüel değil; Arap sömürgeciliğinin temel propagandası.

Ezan toplumun bir parçası olmuştur.

Ezan ve sembolü olduğu din asırlardır bu toplumun belirleyici bir parçası olmuş. Üstelik egemen güçler ezan ve din sömürücülüğünün tadına varmışlar. İslam gibi batıl bir dine inanan halkın ne kadar kolay yönetilebileceğini anlamışlar ve İslam adına halkı istedikleri gibi güdüyorlar.

Biz ezanın gerçek yüzünü şimdi göstersek bile ezan denen Arap propagandasının Türk yurdundan silinip atılması en azından üç kuşak sürebilir. Gelecek kuşaklara iyilik olsun diye bu girişimi şimdiden başlatmalıyız.

***

Türkiye’de ezan neden okunuyor?

Türkiye’de ezan neden okunuyor? Mısır’da, Arabistan’da, Malezya’da neden ezan okunur diye sormuyoruz. Laik bir ülke olan Türkiye’de neden toplumsal alanda dinî bir ritüel halka dayatılıyor, bunu soruyoruz.

İlgili kimselere ve halka, “Sizce ezan neden okunur?” diye sorarak işe başlayabiliriz.

Bu soruyu kimseye sormadan da cevapları tahmin edebiliriz.

Ezanı okuyan cami görevlisine sorsak ne cevap verir?

“Ben insanları namaza çağırmak için ezan okuyorum” der.

Cami görevlisinin ezan okumaktaki amacı mahalleliyi namaza çağırmak olabilir. Devlet ona insanları namaza çağırsın diye maaş veriyor olabilir.

İmamın ezanı namaza çağrı olarak tanımlaması ve kendisinin de insanlara namaza çağırdığını söylemesi akla yakın gelse bile gözlemler bunu desteklemiyor.

Ezanın işlevi nedir? Ezan neden okunur? diye sorduğumuzda geleneksel ve resmi cevap gerçekten de ezanın mahalledeki müslümanları namaza çağırmak için okunan Arapça bir metin olduğunu söylecektir.

Ezan nedir? Ezanın bir tanımını yapmamız gerekir. Yaparız. Ama önce ezan okunduğunda insanlar namaza geliyor mu ona bakalım. Eğer ezan insanları namaza çağırıyorsa, ezan okunduktan sonra insanların camiye akın akın geldiklerini görmeliyiz. Böyle bir şey görmüyoruz.

Sabah ezanı okunurken camiye gidiyoruz. Etrafımıza bakıyoruz. Camide 3 kişi var. Onlar da ezan okunmadan camiye gelmiş uykusu kaçmış emekli vatandaşlar. Zaten namaz vaktini biliyorlar. Sabahın köründe kalkmışlar sıcak evlerinden çıkıp camiye gelmişler. Ezanı duymaları gerekmiyor. Zaten camideler. Ezan, namaz kılmak için camiye gelmiş insanlar için bile okunmuyor.

Acı gerçek:

Türkiye’de ezanı duyup da camiye gelen tek kişi bile yok.

Zaten ezan en az üç kilometre öteden duyulacak desibelde okunduğuna göre, 3 km ötedeki vatandaşın ezanı duyduktan sonra camiye doğru yola çıkması demek namazı kaçıracağının garantisidir.

Öyleyse, ezan insanları namaza çağırmak için okunmuyor. Ezanı duyup da namaza gelen insan yok.

İmam “namaz uykudan hayırlıdır” diye bas bas bağırıyor ama ekmek parası için günde 16 saat çalışan günümüzün insanı 5 dakikacık fazladan uykuyu namazdan hayırlı görüyor. İnsanlar her sabah bu seçimi yapmaya zorlanıyor. Devlet her gün insanları namaz ile uyku arasında tercih yapmaya zorluyor. Hep uyku kazanıyor. Devlet kaybediyor. Halk mecburen ezana saygısızlık yapmaya zorlanıyor; ezanla uyandırılan insanlar yastığı kafalarının üstüne çekip ezanın bitmesini bekliyorlar.

Namusu ile çalışan emekçi insanlara böyle bir işkence yapmak ve uykusunu bölmek hangi dinin bir parçası olabilir? Allah ezanı, para karşılığı namaz kıldıran imamlar insanları tatlı uykularından uyandırsın diye mi yarattı? Buna inanmak imkansız.

 * * *

Şöyle bir hesap yapalım. Benim bulunduğum ilçede 40 bin insan yaşıyor. Her sabah bu cami görevlisi devletten aldığı maaşın hakkını vermek için 40 bin kişiyi Arapça bağırarak uyandırıyor. Ama nasıl da çirkin bir şekilde bağırıyor! Kelimelerin sonunu uzattıkça uzatıyor. Sanki ezanı en arabesk şekilde okursa cami dolup taşacak. Tam aksi oluyor. Kimse ezanı duyup camiye gelmediği için imam hoparlörün sesini daha da açıyor.

Bütün ilçe sabahın sessizliğinde Arapça bağıran (anıran dememek için kendimi zor tutuyorum) bir Arap bozuntusu tarafından uyandırılıyor. Bu olayın absürtlüğünü insanlar nasıl olur da anlayamazlar!

Namaza gitmeyen 40 bin kişi Arapça namaza çağrılıyor. Her gün. Ve her gün hiç biri namaza gitmiyor. Ertesi gün yine namaza çağrılıyorlar. Yine gitmiyorlar. Hayatları boyunca en yüksek desibelde ve Arapça namaza çağrılıyorlar ve bir kerecik bile olsun namaza gitmiyorlar.

Absürtlüğün tanımını yapmak istesek namaza gitmeyen insanları ısrarla namaza çağırmak olarak tanımlardık.

Bu ne abes bir olaydır. Bu ne kadar gereksiz, lüzumsuz, yersiz ve boş bir ısrardır. Neden? Neden? Neden, namaza gitmeyen insanları ısrarla namaza çağırırsınız? Eyy devlet! Neden namaza gitmeyen insanları hayatları boyunca namaza gitmek için uyandırırsınız?

Para için ezan okuyan imamın her sabah uyandırdığı 40 bin kişiden 39 bin 997’si kendilerini uyandıran imama küfürler edip ve lanet okuyup tekrar uykuya dalmaya çalışıyorlar. O üç istisna kişi de zaten uykusu kaçmış işsiz güçsüz emekli kişiler, ezandan önce kalkıp camiye gelmişler; içerde bağdaş kurmuşlar namaz başlayana kadar ilaç ve hastalık muhabbeti yapıyorlar.

Kimi emekçiler gün ağarmadan kalkıp işe gitmek durumundadırlar. Onlar için de ezan bir çalar saatten başka bir şey değildir. Ezanla kalkarlar ama camiye gitmezler işlerine giderler.

Öyleyse yeniden soralım: Türkiye’de ezan neden okunuyor? Kimse ezanı duyup namaza gitmediğine göre ezan neden okunur?

Oturduğum ilçedeki verileri bütün Türkiye’ye genellersek, 82 milyon nüfusun 80 milyonu namaz kılmıyor ve ezanı duyup camiye gitmiyor. Yani devlet namaz kılmayan 80 milyon insanı ısrarla ve inatla günde beş defa namaza çağırıyor. 80 milyon insan çağrılıyor ama namaza gitmiyor. Bu insanlar hayatları boyunca namaza gitmemişler ve gitmeyecekler. Ama devletin inadı inat; 80 milyon Türkü Arabın ezanı ile taciz etmekten büyük keyif alıyor. Namaza gitmeyen 80 milyonun da inadı inat; onlar da ezanı duymuyorlar bile. Bu konuda bir çok video çektim. Uydurmuyorum. İnsanlar artık ezanı duymuyorlar bile. Peki ezan neden okunur?

Hiç kimse sabah ezanının duyup namaza gitmediğine göre ezan neden okunuyor?

Bu sorunun cevaplarını da tahmin edebiliriz.

1- “Ezan dinî bir yükümlülüktür ve kimse ezanı duyup da camiye gelmese bile ezan okunmalıdır” diyen militan dinci bir grup insan var. Bunlar ezanı, “Muhammed’in ezanı” diye kutsallaştırmışlardır ve ezanı dinin bir parçası olarak görürler. Tabii onlar “Ezan-ı Muhammedî” derler çünkü Arapçamsı bir şekilde ifade ettiklerinde Araptan daha Arapçı olduklarını gururla ifade etmiş olurlar. Yobaz olmanın en önemli şartı Araptan daha Arapçı olmaktır.

2- “Ezan siyasi bir semboldür” diyenler var. Bu görüşe göre, devletin dini İslamdır. Devletin şu anki yöneticileri de dincilerdir ve ezanı dinin ve ülkenin en önemli sembolü yapmışlardır. Bu sebepten onlar ezanı bayrağımız gibi bir sembol olarak tanımlama gayretindedirler ve kısmen de başarılı olmuşlardır. Hatta ülkenin sembolü onlar için önce ezan sonra bayraktır. Onlar önce ezana biyat ederler. “Allah ezanları susturmasın” diye dua ederler. Onlar Arab’ın dinine biat etmişlerdir. Saygıları ezanadır. Bayrak ikinci plandadır.

Öyleyse ezan, devletin kendi dinini vatandaşlara dayatmak için kullandığı bir semboldür. Bir araçtır. Nasıl ki cumhuriyetçiler bayrağa saygı duyarsa, dinciler de ezana saygı duyarlar.

Bundan çıkan sonuç, öyleyse, ezanın işlevi insanları namaza çağırmak değil, devletin dininin bayrağı olmaktır. Bu sebepten devlet ezanını okutmakta ısrarlı olacaktır.

3- “Ezan devletin dininin sembolü olduğu kadar tarikatların, cemaatlerin ve diğer dinî örgütlenmelerin bulundukları mahalleleri ‘kurtarılmış bölge’ olarak tanımlamak için kullandıkları bir araçtır” diyenler de var. Hoparlörü sonuna kadar açıp 5 kilometre kare alandaki insanları Arapça bağırarak yani Arap propagandası yaparak taciz eden Arap sömürgeciliğinin bir ajanı bu işi insanları namaza çağırmak için yapmaz. “Bu mahalle dincilerindir. Buralarda bizim sözümüz geçer. Beğenmeyen çeksin gitsin” demek için yapar.

Başka birkaç soruyu daha not edelim:

Ezanın sahibi kimdir?

Laik bir ülkede ezan okunabilir mi? Veya ezan okunan bir ülkenin laik olduğu söylenebilir mi?

Ezan kutsal bir şey mi?

Kutsalsa neresi kutsal? Kutsal nedir?

Ezan neden hoparlörlerden okunuyor? İmamın şerefeye çıkıp hoparlörsüz okuması gerekmez mi? Bu nasıl “Ezan-ı Muhammedî” oluyor? Peygamberin zamanında ezan hoparlörle okunmuyordu ki. Dine uygun olan hoparlörsüz okumaktır.

Sokaktaki insan ezan hakkında ne düşünüyor? Sormadım ama halkın büyük çoğunluğu batıla inandığı için ezanın da dinin bir parçası olduğuna inanmaktadır.

***

Ezan konusunda aktörler, paydaşlar veya ilgili kişiler ve kurumlar kimlerdir? Bunların bir listesini yapalım.

1- Ezanın sahibi devlettir. Devletin ezanın sahibi olduğunu nasıl anlıyoruz? Devletin memuru, devletin tesislerinde, devletin ezanını okuyor. Demek ki ezanın sahibi devlettir.

2- Ezanın İslam’ın bir parçası olduğunu inananlar. Bu gruba göre “müslüman bir ülkede” ezanın okunması dinî bir zorunluluktur. Ezan dinî bir görevdir ve günde beş defa okunmalıdır. Bunlara ezan polisi de diyebiliriz çünkü kendilerini ezanın koruyucuları olarak tanımlamışlardır. Ezanın uzun uzun ve en yüksek desibelde okunmasını isterler ve bunu istemeyenlere “dinsiz” damgası vurup onlara cihat açarlar. Bunlar kendilerini dinci, İslamcı ve şeriatçı olarak tanımlamışlardır. Araplar gibi giyinirler. Araptan daha Arapçıdırlar. Türkçeyi bile Arap gibi konuşmaya çalışırlar. Cumhuriyet devrimlerine karşıdırlar. Türklüklerini unutup Araplaşmışlardır. Çünkü bir insan Araplaşmadan müslüman olamaz.

3- Bir başka grup da ezanı duymayan ve duysa da aldırmayan ve “böyle gelmiş böyle gider” deyip ezanı kabullenmiş insanlardır. Bu sınıfın çoğunlukta olduğunu düşünüyorum. Bu grup ezanı kaçınılmaz bir gürültü kirliliği olarak kabullenmiştir. Nasıl ki havaalanının yakınlarında yaşayan bir insan uçakların sesini kabullenip alışacaktır; Türkiye’de yaşayan insan da ezan denen gürültü kirliliğini kabullenecektir diye düşünürler. Yani dinin ve ezanın yaydığı doğu usulü kadercilik, eylemsizlik ve şükürcülük tavrını kabul etmişlerdir ve kendilerini sabah akşam taciz eden Arabın ezan dediği gürültü kirliliğini kaderleri olarak kabul etmişlerdir. Ezan, Türkiye’de yaşamanın bir parçasıdır ve kıçını yırtarak Arapça bağıran bir çığırtkanın çirkinliğini Türkiye’de yaşamak için ödenecek bir bedel olarak kabul etmişlerdir. Ne acı değil mi?

4- Başka bir grup da ne camiye gider; ne namaz kılar; ne Araplar gibi giyinir; dinî bayramlarda Ege’ye kaçar; Araplarla bir ilgisi yoktur; her üç kelimesinden biri Arapça değildir; Arap dininin kısıtlamalarına aldırmadan bir Cumhuriyet aydını gibi yaşar… Ama soracak olursanız bu insan bile müslüman olduğunu ve ezanını okunması gerektiğini savunur. Belki “Türkçe okunsa iyi olur” der ama ezanın okunmamasını tasvip etmez. Belki mahalle baskısından korkmaktadır ve ezana laf söyleyecek olsa “dinsiz” diye damgalanacağından korkmaktadır.

5- Başka bir grup insan da —bunlar dinci de olabilir— ezanın hoparlörsüz okunması gerektiğini savunurlar. Bunlara da nostaljik dinciler diyebiliriz.

6- Başka bir sınıf da ezanın hiç okunmaması gerektiğine inanır. Bunlar ezanı Türkiye’nin başına gelmiş bütün kötülüklerin sebebi olarak görürler. Ezanın susturulmasını isterler. Ezancılar ezan susarsa memleketin batacağını iddia ederlerken; ezansızlar ezan okunmadığı zaman Türkiye’nin Türkiye olacağını söylerler.

Türkiye’nin geri kalmasının yegane sebebi ezandır. Ezanın sembolü olduğu dindir.

Gerçi bu konuda eğitimin hakkını yemeyelim. Eğitim denen suç örgütü ve din aldatmacası ülkeyi geri bıraktıran iki ana etkendir. Ezan ülkenin semalarını kirlettiği müddetçe ve eğitim çocukların içindeki cevheri öldürdüğü müddetçe Türkiye “muasır medeniyetler seviyesine” ulaşamayacaktır.

Türkiye’nin Cumhuriyet devrimleri ile başlattığı sanayileşme atağı dine rağmen olmuştur. Dinin ve dincilerin yarattığı yapay ortaçağ gündemleri ile uğraşmak zorunda olmasaydık Türkiye çoktan sanayide çağ atlamış olacaktı. Bizim de dünya çapında markalarımız olacaktı.

Ezan okunduğu müddetçe Türkiye geri kalmaya mahkum olacaktır. Bütün ilerleme dine rağmen olacaktır. Devletin ve insanların enerjilerinin yarısı dinin koyduğu engellerle savaşmaya gidecektir.

Biz bile, yaratıcı bir şeyler yapmak yerine, mağara adamlarının ortaçağ sembolü Arap propagandası ezan hakkında yazı yazıyor olmayacaktık.

Ezan okunduğu müddetçe sokaklar sokak köpekleri ile dolu olacaktır. İnsanlar batıla inanmaya devam edeceklerdir. Araplar gibi, miskin ve kalleş insanlar olarak küçük hesapları için birbirleri ile kavga etmeye devam edeceklerdir. Kimse işini doğru dürüst yapmayacaktır. Dış güçler dini kullanarak insanları istedikleri gibi yönlendirip sömüreceklerdir. Ezan olduğu müddetçe Türk insanı aynı Araplar gibi batılılar tarafından sömürülmeye mahkum olacaktır.

Ezan insanları şartlandırır. Akılları ile oynar. Her gün beş defa aynı Arapça tekerlemeye maruz kalan insanlar giderek akıllarını kaybederler.

Ezanı savunanları bir odaya kapatıp sabah akşam ezan dinletsek bu işkenceye 2 günden fazla dayanamazlar ve delirirler. Aynı işkence bize hayatımız boyunca ağır ağır uygulanmaktadır. Türk insanının bu kadar gerilmiş olmasının temel sebebi ezan işkencesidir. Sürekli taciz edilen insanlar gerilir, gerilir ve sonunda patlar. Her sabah ezanla uyandırılan insanlar hayattan zevk alamaz.

8- Bir de ezanın rahatsız edemediği zenginler sınıfı olduğunu söyleyelim. Bunların yaşadığı sitelerde ve rezidanslarda ezan sesi duyulmaz. Yakınlarda cami yoktur, olsa bile hoparlörün sesi kısıktır. Ezan halk için vardır. Halkın aklı ile oynamak için vardır. Zenginler ezanı ne yapsınlar.

***

Benim düşündüğüm gibi ezan hakkında tarafsız araştırma yapmak çok güçtür. Yukarda bahsettiğimiz dinci militanlar anında size karşı cihat başlatır. Bu dincilerin söze karşı sözle cevap verecek kapasiteleri yoktur. Bunlar İslam geleneğinden gelirler ve söze kılıçla cevap vermeye alışmışlardır. Belki günümüzde kılıç çekip üstümüze yürüyemezler ama yine de saldırırlar. Yazdıklarımıza cevap vermek yerine hakaret ederler, tehdit ederler ve sonunda da ihbar ederler. Yani Araplıklarını yaparlar. Onlardan beklenen de budur.

 * * *

“Ben müslümanım” diyen herkes müslümandır. Yani bir söz söyleyerek insanların din değiştirebileceklerine inanılıyor. Bundan daha batıl ve absürt ne olabilir? “Ben Napolyon’um” diyen insanı tımarhaneye koyuyoruz ama “ben müslümanım” diyen insanın aniden müslüman olduğuna inanıyoruz.

Bazı sihirli Arapça kelimeleri tekrarlayarak müslüman olunuyormuş. Bilim öncesi insanları kelimelerin sihirli gücü olduğuna ve kelimeler ile büyü yapılabileceğine inanıyorlardı. Demek ki aynı inanç hâlâ devam ediyor. Bu devirde Arapça kelimelerin sihirli ve büyülü etkisi olduğuna inanmak nasıl bir zavallılıktır!

***

Ezan bu ülkede çok hassas bir konudur. “Ezan neden okunuyor?” sorusunu soruyorum. Ezanın ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Aslında sonu olmayan ve başarısızlığa mahkum olmuş bir projedir bu. Din ve onun sembolü olan ezan topluma entegre olmuştur ve dine ve ezana inanan ve hayatlarını din ve ezana göre tanımlamış milyonlarca insan vardır.

Türkiye’de ezanın absürtlüğünün anlaşılıp ezan denen şeyden kurtulmak ve ülkeyi bu Arap propagandasından kurtarmak imkansızdır. O zaman neden böyle bir projeye girişip kendimizi üzelim? Asıl absürt olan bu!

 * * *

Zaten ezan konusu bir tanımlama konusudur. Ben tanımlamacılık felsefesine inanıyorum. Her konuya tanımlama ve güç açısından bakabiliriz. Biz eşyaları gördüğümüzü sanırız ama aslında o eşyaları temsil eden kelimeleri birbirimize aktarırız. İki tarafın da aynı kelimeye aynı anlamı mı yoksa başka bir anlam mı yüklediği hiç bir zaman açıkça belirtilmez ve bilinmez ve insanlar farkında olmadan o kelimeyi tanımlamak için birbirleri ile kavga ederler.

Kelimeler ile yazarız. Kelimeler ile konuşuruz. Önemli olan kelimelerin tanımıdır. Kelimelere tanımlayarak anlam verdiğimize göre önemli olan kelimelerin anlamıdır. Yani tanımıdır.

Bütün kavgalar tanımlama kavgasıdır. Ezan konusu da bir tanımlama kavgası olacaktır.

 * * *

Ezanın herhangi bir markadan farkı yoktur. Ezan markasının sahibi kimse markasını koruyacaktır.

Eğer ezanın sahibi ezanı “Muhammed’in ezanı” olarak kutsal bir şey olarak tanımlamışsa; birisi çıkıp da ezanın kutsallığını sorgularsa, ezanın sahibi bundan hiç hoşlanmaz.

Ezanın sahibi devlettir. Çünkü ezan devletin tesislerinde devletin maaşlı elemanı tarafından icra edilen bir şarkıdır. Tabii ezancılar ezanın “şarkı” olarak tanımlanmasına çok kızarlar. Bizi hemen ihbar edebilirler. Ne kadar komik ve absürt bir durum? Ezan bestesi ve güftesi olan ve birisinin hoparlörle okuduğu bir şeydir. Bu tip şeylere “şarkı” denir.

Ama ezan kutsal olarak tanımlanmıştır. O zaman ezan kutsal bir şarkıdır. Ama kutsallık kavramı da zaten çok yanlış anlaşılan bir kavramdır. Ezanın nesi kutsal olabilir? Ezan havada ses dalgalarıdır. Ses dalgalarını mı kutsal olarak tanımlayacağız?

Kutsal bir tanımlamadır. Hiçbir şeyin kutsal olma özelliği yoktur. Hiçbir şey özünde kutsal değildir. Yani hiçbir objenin, hiçbir kavramın kutsal olma özelliği yoktur ve olamaz. Kutsal olarak bilinen her şey kutsal olarak tanımlanmıştır. Bir şahıs veya bir kurum o şeyi kutsal olarak tanımlamıştır. Kutsal olarak tanımlamak demek o şeyin sabit tutulacağı ve saygı duyulacağı demektir.

Kutsal ölçülebilir bir şey değildir. Derecesi yoktur. Birimi yoktur. Kutsal bir tanımlamadır. Bir tanımlamayı kabul edenler çoğaldıkça ve gelecek kuşaklara aktarıldıkça kutsallığı artar ve sanki kendinden kutsal bir şeymiş gibi kabul edilir.

Kutsal olarak tanımlanmış bir şeyi savunmayı hayatlarının amacı olarak tanımlamış fanatik ve militan insanlar vardır. Futbol takımı tutan fanatikler ile dinci militanların hiçbir farkı yoktur.

Din fanatik militanların en çok bulunduğu ve ürediği yerdir.

Onun için ezan konusunda bilimsel, toplumsal ve tarihsel bir araştırma yaptığımızı gören dinciler bize karşı cihat başlatacaklardır.

Fanatik militanın söze söz ile karşılık verme kapasitesi yoktur. Ezan konusunda bilgisi yoktur. İnancı vardır. O inancını savunmaktadır. Bilimsel ve tarihsel deliller onu hiç ilgilendirmez. Sadece bağırmayı ve saldırmayı bilir.

İnanç diye savunduğu da, holdingleşmiş bir tarikatın şeriatçı düzeni getirme kavgasıdır.

Notlar:

Arslan Tekin’in ezan konusundaki yazılarını hayretle okudum. Bu konuda yazdığı için kendisine teşekkür ederim. Demek ki bu konuda düşünen başka insanlar da varmış.

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/dibden-ezan-genelgesi-54026yy.htm

Sonunda Resul Tosun dostumuz Diyanet’i dize getirdi. Çünkü o “parti” içinden. Saray Mukîmi’yle başından beri birlikte! Star’da, köşesinde ezan meselesini işledi. Diyanet İşleri Başkanı Resul Tosun’u bir özel toplantıya davet etmiş, ezan sesinin rahatsız etmeyecek seviyeye indirileceğini söylemiş. Sokak arası mescitlerde okunmayacakmış.
Kaynak Yeniçağ: DİB’den ezan genelgesi – Arslan TEKİN

Bu da sâlâ ile ilgili bir yazı:

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/bir-de-sala-meselesi-var-54039yy.htm

Bunun adına gürültü kirliliği de diyebilirsiniz. / Lütfen bu konuyu da dillendirin.”
Kaynak Yeniçağ: Bir de salâ meselesi var – Arslan TEKİN

Şeriat düzenine hazırlanıyorlarmış.

Tanımlamacılık felsefesi.

— Her şey tanımlamadır dedik ya. Tanımlarken bir de sınıflandırırız. Tasnif ederiz. Tasnif, aynı cinsten şeyleri gruplandırmak demektir. Yani, her şeyden önce iki şeyin aynı cinsten olduğunu tespit etmemiz gerekir. Hatta çoğu zaman sınıflandırmayı tanımlama zannederiz veya tanım olarak kabul ederiz.

Ben ezanı dinin kutsal bir parçası olarak sınıflandırmadığım için ezanı bilimsel olarak sorgulayabilirim.

Ama ezanı kutsal bir şey olarak sınıflandırmış insanlar ezanın bilimsel olarak araştırılabileceğini reddederler. Çünkü, kutsal, sabit tutulması kabul edilmiş şey demektir. Yani, kutsal olarak tanımlanmış bir şey, sorgulanması yasaklanmış şey demektir. Bilim ise sorgulamak demektir. Kutsal, ise sorgulanamayan şey demektir.

Açıkça görüyoruz işte. Karşımızda bir tanımlama anlaşmazlığı var. Bir kelimenin tanımı (anlamı) üzerinde anlaşamayan iki grup insan var: 1) Şeriatçı karşı devrimci dinciler; 2) Laik devrimci cumhuriyetçiler.

Genel bir kural olarak, tanımlama savaşlarını güçlü olan kazanır. Zaten güçlü olmak demek, tanımlama yapma hakkı olmak demektir.

Bunu çok iyi bilen dinciler, söze söz ile cevap vererek doğru tanımlamayı bulmaya çalışmazlar; örgütlenip güçlenirler ve kendi tanımlarını tek doğru tanım olarak dayatırlar. Onların tanımı Allah tarafından onaylanmış tanım olur. Bir de böyle derler. Allah ile aralarında çok iyi bir iletişim kanalı varmış gibi…

Güçlü oldukları için, ve ezanın sahibi olduklarını düşündükleri için ezanın kutsallığını sorgulayan birisinin kılıçtan geçirilmesi gerektiğini söylerler. Dini korumak için. Ezanın tarihi, amacı, doğru tanımı, onları hiç ilgilendirmez. Güçleri ile kendi tanımlarını dayatırlar.

Bu konuda onların güçlü olduklarını kabul etmeliyiz çünkü onlar devletin resmi ezan tanımını savunmaktadırlar. Arkalarında devletin gücü var.

Eğer güçlü olan istediği tanımı yapabiliyorsa; ki yapabiliyor, biz istediğimiz kadar ezanı bilimsel yöntemlerle sorgulayalım, ezanın yerleşmiş tanımını değiştiremeyiz.

Ama bizim de gücümüz var. Bizimle aynı fikirde olan ve ezanın Arap propagandası olduğunu anlamış, laik, devrimci ve cumhuriyetçi bir kitle var. Bu kitlenin çoğunlukta olduğunu biliyoruz.

Ezan, nüfusun çok küçük bir azınlığı istiyor diye okunuyor.

Ezan, devletin dininin sembolü olduğu için okunuyor.

Fakat ezanı duymak istemeyen çoğunluk sessiz kalmayı tercih ediyor. Bu çoğunluk sessizliğini bozduğunda, Arapçı, şeriatçı azınlığın sesi —ezanla birlikte— kısılacaktır.

— Bir de batılı din sananlar var. İslam’ın batıl olduğunu bilmeden samimi olarak bu alaturka mahalle İslamına inananlar var. Bunlar genelde kadınlardır. Örtünmeyi müslümanlık zannederler. Kurşun döktürürler; mevlit okuturlar; nazara inanırlar; Arapça kelimelerin sihirli gücü olduğuna inanırlar; her eşikten geçerken Arapça bir kelimeyi mırıldanırlar. Bu batıl inanışları din zannederler. Bu kadınlar ezanı dinin temeli sanırlar. Kendileri camiye gitmezler; ezanı da günlerini uygun bölümlere bölen bir çalar saat olarak görürler.

— Burada da açıkça görüyoruz ki, ezan kavgası bir tanımlama kavgasıdır. Ezan kelimesinin kim tarafından nasıl tanımlanacağının bir kavgasıdır. Dikkatinizi çekerim, ezan kelimesini tanımlamaya çalışıyoruz. İşimiz kelimeyle. Kelimenin temsil ettiği bir şey var mı? Varsa o şey nedir? Bilmiyoruz. Bu yanılgı genel bir yanılgıdır. İnsanlar kelimeyi değil kavramı tanımladıklarını zannederler. Halbuki tanımladıkları kelime kavram olur.

Dinciler, ezanın resmi tanımını kabul etmişler. Kendileri yeni bir tanım getirmiyorlar. Yeni bir tanım getirecek kapasiteleri yok. Eski terimi sorgulamadan kabul ediyorlar. Bu yerleşmiş tanımı sorgulayan herkese karşı kendi tanımlarını savunuyorlar. Savunma derken, ezanın eski tanımını sorgulayanları “din düşmanı” ilan edip üstüne çullanıyorlar. Hepsi kalemşör. Gazete sayfalarında, sosyal medyada linç gürühları oluşturup ezanlarını savunuyorlar. İşleri bu. Aslında ezanı kullanarak işgal ettikleri mahalleler ellerinden gitmesin diye savaşıyorlar.

Tanımlama savaşı dedik. Güç kimdeyse onun tanımlaması kabul edilir. Güç devlette. Devletin ezan tanımlaması kabul edilmiştir. Bu değişmez. Hiç kimse bunu değiştiremez. Eğer Cumhuriyetçi, Atatürkçü, laik çoğunluk örgütlenip, devlete “Biz hiç camiye gitmiyoruz; hiç gitmedik; hiçbir zaman da gitmeyeceğiz. Bu şartlar altında bizi neden ısrarla camiye namaz kılmaya çağırıyorsun?” diye soracak olsa, o zaman bu bir başlangıç noktası olabilir. Ama henüz o noktaya bile gelemedik. Cumhuriyetçilerin yani laiklerin bile kendilerin toplayıp ezanın işlevi hakkında devleti sorgulamaları bile üç kuşak alabilir. Onun için biran evvel başlasak iyi olur.

Herşeyden önce ezan denen Arap propagandasının sorgulamanın bir suç olmaktan çıkartılması lazım.

— Resimdeki şeriatçılar hakkında bir yazı: “Tarikat, siyaset, ticaret ağları…” Zülal Kalkandelen.

Kuran’ın Eleştirisi, İlhan Arsel

Alıntılar İlhan Arsel’in Kuran’ın Eleştirisi–3 kitabından:

Batı uygarlığını yaratan bilginlerin ve düşünürlerin tekrar etmekten bıkmadıkları şey hep şu olmuştur ki, insanları fiziksel gelişme olasılığından, yaratıcı zekadan ve düşünme gücünden yoksun bırakan şeylerin başında “kutsal” diye bilinen din kitapları gelir. Nitekim Batı dünyasının ortaçağ karanlıklarından kurtulup uygarlık çağına girebilmelerinin nedeni, Tevrat ve İncil’in … ve benzeri kitapların rehberliği yerine aklın rehberliğini seçmiş olmaktır. Voltaire bunu, “aklın” “Tanrı” ile yer değiştirdiğini söyleyerek özetlemiştir.

İslam dünyası, Batı dünyasının yaptığını yapamadığı (yani vahyin rehberliği yerine akıl rehberliğini seçemediği) içindir ki ortaçağ karanlıklarından kurtulamamıştır.

İlhan Arsel’in bu değerlendirmesi doğru gibi görünse de ben İslam ülkelerini yönetenlerin akıl dışı hareket ettiklerini düşünmüyorum. İslam’ı yönetim biçimi olarak seçmiş ülkelerin yöneticileri gayet akılcı insanlardır. Hem akılcı hem de çok akıllı insanlardır. Halkı uyutmak ve kolayca yönetmek için İslam’ı kullanabileceklerini çok güzel anlamışlar ve İslam’ı halkı sömürmek ve iktidarlarını güçlendirmek için gayet akılcı yöntemlerle kullanmaktadırlar. Onların tanrı fikrini akıl ile değiştirmek gibi bir hedefleri yoktur. Tam aksine halkın ortaçağ karanlıklarında kalmasını ve batıla inanmasını isterler. Bunu da akıl yolu ile yaparlar.

İslam’ı yönetim biçimi olarak seçmiş ülkelerin yöneticilerinin ortaçağ karanlığında kalmış, akıllarını kullanmayan insanlar olduğu doğru değil.

Bir ülkenin teknoloji toplumu olabilmesi için de halkın batıl yerine akla inanması gerekmez. Avrupalı halkın çoğunluğu inanç konusunda hâlâ ortaçağ karanlıklarında yaşamaktadır. Bunu Avrupa halklarının hâlâ ortaçağ dinlerine körü körüne inandıklarından biliyoruz; hâlâ aynı kiliseleri doldurup aynı ortaçağ ritüellerini yapıp duruyorlar. Üstelik ayrı dinden diye komşularından nefret etmeyi ve onları din adına öldürmeyi de hiç unutmamışlar. Bizim buradaki din yobazlarının tıpkısının aynısı orada da var. Bizimkiler çöl Arabı gibi giyinirler, o başka.

Peki dinci yobaz Avrupalı nasıl olmuş da 18. yüzyılda teknolojik gelişmeyi destekleyen bir ortam geliştirebilmiş? Bence bu ayrı bir araştırma konusu. “Avrupalı aniden aydınlandı sonra da görülmemiş bir teknolojik atılım yapıp medeniyetin zirvesine ulaştı” tezi Avrupalının kendi kendini yüceltmek için uydurduğu bir tezdir. Aslında tam tersi olmuştur: Avrupalı teknoloji sayesinde aydınlandı; aydınlandığı için teknolojide ileri gitmedi.

Fakat, Avrupa hâlâ bizlere aydınlanma masalını medeniyete giden tek yok diye satmaya devam eder. “Siz de aydınlanın ve bizim gibi medeni olun” der. Fakat aynı Avrupa bizim din safsataları ile uğraşarak geri kalmamızı ister ve ülkemizde din üzerinden operasyonlar yapar.

Kuran değişimi ve ilerlemeyi engeller, evet, ama nasıl engeller? Kuran bu dünyayı bir sınav olarak tanımlar ve bu dünyada sadece takva puanları toplamak için ibadet etmenizi öğütler. Geri kalan vaktinizde sıcaktan bunalmış çöl Arab’ı gibi yan gelip yatabilirsiniz. Kuran, çöl Arabının aşırı sıcak iklimden ve ona bağlı kültüründen gelen tembelliği ve kaderciliği resmileştirmiş bir yaşam tarzını insanlara dayatır. Kuran, müslümünlıktan önce o bölgede yaşayan Arapların geleneklerinin kitaplaştırılmış halidir. Arap değilseniz Kuran sizi bağlamaz.

Kuran’a inananlar da inanmayanlar kadar akılcı insanlardır. Kuran’a sorgulamadan inanan insanların akılcı yöntemlerden habersiz oldukları hiç de doğru değildir. Onlar akıllarını kullanarak Kuran’a inanmayı seçmişlerdir.

Kuran’a inanmayanların da her şeyi sorgulayan, hiçbir şeye sorgulamadan inanmayan, mutlak akılcı insanlar olduğu da doğru değildir. Onlar da başka konularda sorgulamadan inanmayı seçerler. Herkesin herşeyi sorgulaması imkansızdır. Kuran’a inandığı için akıl denen şeyin ne olduğunu bilmediğini zannettiğiniz insanların, kendi menfaatleri söz konusu olunca akıllarını çok iyi kullandıklarını görürüz. Mesela, para konusuna gelince onlar da herkes kadar akılcıdır. Siz hiç aklını kullanmayan bir din tüccarı gördünüz mü?

Kuran’a bağlı ülkelerin, istisnasız olarak, yeryüzünün en geri kalmış ülkeleri arasında bulunmaları, bunun en açık bir kanıtıdır. İslam ülkeleri tarihi şu gerçeği ortaya vurmaktadır ki Kuran’a bağlı ve saplı kalındıkça ne akılcılığa ulaşmak, ne gerçek anlamda ilim yapmak, ne demokrasi yaratmak, ne insan varlığını değer ölçülerine kavuşturmak ve ne de insanın insana sevgisini oluşturmak mümkündür.

Burada bilim ile teknolojinin aynı şey olmadığını belirtmemiz gerekir. Bilim akademiktir. Tutucudur. Okulcu doktorların akademik kariyer merdivenini tırmanmak için yazdıkları kitaplardan ibarettir. Teknoloji buluşları ise daha çok akademik dünyanın dışında çalışan amatörlerin buluşlarının piyasaya sürülüp halka yayılmasından ibarettir. Teknoloji ekonomi ve para ile ilgilidir; uygulamalıdır, faydacıdır.

Her ne kadar kısa bir dönemi içine alan “İslam uygarlığı”ndan söz edilirse, bu uygarlık Kuran’dan doğma bir şey değildir; Kuran’ın kaynak olarak kabul edilmesiyle ortaya çıkmış değildir. “İslam uygarlığı” Eski Yunan’ın bilim kaynaklarının etkisiyle oluşmuş bir şeydir. Miladi 8. ile 10. ya da 11. yüzyıllar arasında iki yüzyıllık kısa bir süreyi kapsayan bu gelişme, Eski Yunan kaynaklarından yararlanan İslam bilginlerinin “zındık”, “dinsiz” diye ilan edilmeleri, Eski Yunan bilimlerinin terk edilmesi ve bunlar yerine Kuran’ın yeniden kaynak edinilmesi sonucu olarak sönüp gitmiştir. O tarihten bu yana da bir daha canlanamamıştır, çünkü İslam ülkelerine, her ilmin Kuran’da olup tüm gerçeklere ancak Kuran yolu ile gidilebilileceği zihniyeti egemen olmuştur.

Böyle bir zihniyet egemen olabilir ama şeriatla yönetilen ülkeler Kuran’da olmayan yeni teknolojileri alıp kullanmakta hiçbir sakınca görmezler. Şeriat çok elastiktir. Ulema şeriatı istediği yöne çeker ve emrinde çalıştığı egemen güçlerin istediği her anlamı şeriattan çıkartmasını bilir. Bunun örnekleri Osmanlı’da bol bol vardır.

İlginç olan şudur ki, İslam ülkeleri içinde Kuran’a en fazla ve en sadık şekilde bağlı olanlar, en ziyade geri kalmış olanlardır. Bunun böyle olduğunu anlayabilmek için, günümüzde İslam şeriatının en yoğun ve özüne en sadık şekilde uygulandığı ülkelere, örneğin Afganistan, Suudi Arabistan, İran, Pakistan, Sudan vs. gibi ülkelere şöyle bir göz atmak yeterlidir.

Bu ülkeler yarın İslam’ı bırakıp Hıristiyan olsalar yine geri kalırlardı.

Buna karşılık Kuran’ı, yol gösterici rehber ve kaynak olmaktan çıkaran Atatürk Türkiyesi, yirmi otuz yıl gibi çok kısa bir zaman içerisinde uygarlaşma sürecine girmiş ve tüm İslam ülkelerinin önüne geçmiştir.

Doğru. Fakat, “Kuran’ı yol gösterici rehber ve kaynak olmaktan çıkarmak” yetmez. Atatürk bunu bildiği için devrimler yolu ile kurumları değiştirmeyi amaçlamıştır. Yani devletin alışkanlıklarını değiştirmeye çalışmıştır. Dil devrimi ile de halkın okur yazar olmasını sağlamıştır. Ne yazık ki, Atatürk’ün ölümünden sonra İmam Hatipler’in yetiştirip topluma saldığı gerici karşı devrimciler Atatürk devrimlerini geri çevirmeyi başarmışlardır, büyük ölçüde.

Ülkeleri geri bırakan sadece Kuran’a bağlı kalmak değildir. Şeriatla yönetilen bir toplumda, şeriata bağlı olmadan yaşamak isteyenler bastırılır ve etkisiz hale getirilir. Bu dini korumak için yapılmaz; baştaki din tacirlerinin iktidarını korumak için yapılır.

***

Şeriatla yönetilen bir toplum yeni girişimlere açık değildir. Fakat bu şeriat denen şey o kadar elastiktir ki eğer şeriat devletini yönetenlerin teknolojide ilerleme motivasyonu olsa şeriattan yeterli fetvalar çıkartılabilir. İsrail bir din devletidir ve şeriatla yönetilir. İslam şeriatı ile Yahudi şeriatı hemen hemen aynıdır. Ama aynı şeriat Arapların gelişmesini engellerken İsraillilerin teknoloji alanında gelişmelerini engellemiyor.

Kurandaki Arap dünya görüşü Arapça yolu ile dilimize sızdığı için aklımızı da ele geçirmiştir. Hepimiz istesek de istemesek de batıla inanıyoruz. Hepimiz istesek de istemesek de Araplar gibi tembel ve kaderci olmuşuz. Çünkü bunlar artık dilimizde var. (Eğer tembel ve kaderci değilsek, kendimizle ve ortamla zorlu bir savaş vererek kendimizi bu Arap özelliklerinden kurtarmışız demektir.)

Başladığımız bir işin sadece kendi çabamız ve gayretimizle sonuca ulaşacağına inanmayız; ille de “inşallah” deriz. İnşallah diyerek Allah’tan izin almazsak işimizin rast gitmeyeceğine inanırız. Tabii sihirli bir Arapça kelimeyi söyleyerek anında evrenlerin yaratıcısının dikkatini çekeceğine inanmak kadar gülünç ve batıl bir davranış herhalde yoktur.

Maçtan önce bir futbolcu ile röportaj yapılıyor, futbolcu “inşallah kazanırız” diyor. Yani kendi çabaları boşuna. Allah isterse kazanacak; Allah istemezse kazanamayacak. İş adamı “arkadaşlar inşallah ihaleyi alacağız” diyor. Bir yere davet edildiğimizde “kısmetse gelirim” diyoruz. Acaip bir kadercilik. Bu kadercilik Türklere has bir gelenek değil, tamamen Arapların bir geleneğidir.

Artık Arapça batıl kelimeleri kullanmamaya dikkat ediyorum. İnşallah, maşallah, bismillah, vallahi (valla) gibi bizi batıllaştıran kelimeleri kullanmak istemiyorum. Bu kelimeler Araplara kalsın.

Notlar:

— “Batı uygarlığı…”
Batı uygarlığı nedir acaba? Batı’nın kendini yüceltmek ve sömürgelerini küçültmek için uydurduğu bir propagandadır.

— “İslam dünyası…”

Bu nedir? Böyle bir dünya mı var? Türkiye’yi İslam dünyasına dahil etmek çok yanlıştır. Burası şeriatla yönetilen bir ülke değildir.

— “…vahyin rehberliği yerine aklın rehberliği…”
Aslında dine inananlar inanmayanlardan daha yüksek bir zeka seviyesine ulaşmış insanlardır. Yüksek zeka soyutlama gücü ile belli olur. Dini inananların çok yüksek bir soyutlama yeteneği vardır: El İlah veya Allah diye bilinen fakat hakkında 99 isminden başka hiç bir şey bilmediğimiz varsayımsal doğa üstü bir varlığın yolladığı mesajları; masalsı bir varlığın aracılığı ile almış olan; tarih içinde yaşamış gerçek bir kişilik olduğu hiç bir belge ile sabitlenmemiş bir insandan 150 yıl sonra yazılmış bir kitabın içinde yazılanların Allah’ın bire bir hiç değişmemiş sözleri olduğuna inanmak çok yüksek bir soyutlama yeteneği gerektirir.

— “Düşünme gücünden yoksun bırakan…”
Böyle bir genelleme doğru değil. İnsanlar dinin kitabını inanmayı ve sorgulamamayı kendi akıllarını kullanarak seçiyorlar. Aynı insanlar dünyevi konularda herkes kadar akıllarını kullanırlar.

— Biz niye hala Kuran’la boğuşmak durumundayız? Kuran’ın buyruklarının sosyal hayattan tamamen çıkması gerekir.

— Faydalı işler; faydasız işler. Önemli olan faydasız işler yapmaktır. Bu dünya boş olduğuna göre, bu dünyanın doğasına en uygun olan boş işler yapmaktır.