Fanatik aydınlanmacılar / 2

Örsan K. Öymen Aydınlanma ve Anadolu diye bir yazı yazmış:

Alman filozof İmmanuel Kant, aydınlanmayı, kişinin herhangi bir rehbere gereksinim duymadan kendi aklını kullanma cesaretine sahip olmasıyla ilişkilendirmiş. Bu anlamda aydınlanmayı, belli bir yüzyıl ile sınırlamak olanaklı değildir. Aydınlanma bir süreçtir.

Ben aydınlanmayı şöyle tanımlıyorum. Daha doğrusu sözü geçen Batı Avrupa aydınlanmasını:

Aydınlanma, halkın ruhbanlar hiyerarşisinin kendilerini din aracılığı ile kandırdıklarına uyanmasıdır.

Öyleyse, aydınlanma din ile ilgili bir şeydir. Dinin aldatmaca olduğunu anlayan bir insan aydınlanmıştır. Bu kadar basit. Bu işin felsefe ile, bilim ile, kendi aklını kullanma ile bir ilgisi yok.

Örsan beyin Kant’tan aktardığı tanımda önemli kelime bence “cesaret” kelimesidir.

Yoksa herkes kendi aklını kullanır; kimse başkasının aklını kullanamaz.

Halk zaten uyanıktır. Akıllıdır. Aydınlanmıştır. Ama aklının ona söylediklerini yapması menfaati icabı değildir. Dogmatik aydınlanmacıların anlamadığı budur.

Halk, egemen gücün siyasiler ve İslam ruhbanları aracılığı ile kendisini aldattığını biliyor. Bu durumu herkes biliyor. Ama hiçbir şey yapamıyor. Düzen böyle.

Ortaçağlarda Katolik ruhbanlar hiyerarşisi o kadar güçlenmişti ki kendi ordusu vardı, kendi mahkemesi vardı ve kendini devlet otoritesinin üstünde görüyordu. Bu hiyerarşiye mensup ruhbanlar halkı din ile aldatıyorlardı ve sömürüyorlardı. Halktan aldıkları paralarla kendileri refah içinde hiçbir iş yapmadan asalak parazitler olarak yaşıyorlardı.

Halk bunu görüyordu ve biliyordu. Zamanın romanlarında, mesela Don Kişot’da, papazlar hep şişman, obur, tembel ve sahtekâr asalaklar olarak temsil edilmiştir. Halk ruhbanların kendilerini sömürerek semirdiklerini gayet iyi biliyordu. Halk pekala aydınlanmıştı ama ruhbanlara ve egemen güçlere karşı çıkacak cesareti yoktu. Sistemi sorgulayanlar direk engizisyona oradan da meydanlarda asılmaya veya canlı canlı yakılmaya götürülüyorlardı. Değişen bir şey yok. Bugün de sistemi sorgulayanlar yakılmasa bile kendilerini hakim karşısında bulabiliyorlar, çünkü bugün de bir çeşit çakma teokrasi tarafından yönetiliyoruz.

Demek ki halk uyanıktı ama karşı çıkmaya ve sistemi sorgulamaya cesareti yoktu. Aynı bugün olduğu gibi.

Bireyin açısından baktığımızda bireye hak vermemek mümkün değil. Birey ya sisteme karşı çıkacak ve acımasızca yok edilecek veya durumunu kabul edip elverdiğince mutlu bir hayat yaşayacak.

İki seçenek var:

  1. Düzeni sorgula ve sefil ol;
  2. Düzene uy ve mutlu ol.

Tabii bir de üçüncü şık var o da işbirlikçi olmak; yani profesyonel sınıflara dahil olmak; ruhban hiyerarşisine katıl veya siyasete gir, ve halkı sömürenlerden ol.

İçine doğduğu şartları kabul edip yaşamayı seçen bir bireyi nasıl “aydınlanmamış” olarak eleştirebiliriz?

İnsanlar içine doğdukları şartları kabul edip, şartlara adapte olup, mümkün olduğu kadar mutlu yaşamayı seçerler. Birey neden gelecek kuşakların iyiliği için kendini feda etsin? Böyle bir şey isteyemeyiz ondan.

Yaşamayı seçmenin aydınlanma ile ilgisi yok. Biz de aydınlanmamış olduğunu söylediğimiz ve eleştirdiğimiz ortaçağ insanı kadar aydınlanmamış insanlarız. Bizim de sisteme karşı çıkmaya cesaretimiz yok. Biz de sorgulayamıyoruz. Ortaçağ teokrasisi yine egemen güç olarak bizi yönetiyor. Sadece bizi yönetenler papazlar değil imamlar. Bir isim değişikliği olmuş, o kadar.

Ailesine karşı sorumlulukları olan bir insan aydınlanmamış olduğu için değil, ailesine ve kendisine bakma sorumluluğu ve yaşamını sürdürme sorumluluğu ve yeni nesiller üretme sorumluluğu olduğu için düzene karşı çıkmaz. Bu insan neden gelecek nesiller daha iyi bir düzende yaşasın diye kendi hayatını feda etsin ki?

Dogmatik aydınlanmacılar, ki hepsi de akademik okulcu doktorlar ve onların takipçileridir, sadece kendilerini aydınlanmış ve hür insanlar olarak görürler; halk aydınlanmamıştır ve halkın aydınlatılması gerekir ve halkı aydınlatacak olanlar da bunlardır.

Kendileri aydınlanmıştır, çünkü yazı yazarlar, Avrupa aydınlanmacılarının kitaplarını okumuşlardır, Descartes, Spinoza, Leibniz vs. vs. diye aydınlanmacı isimleri sayarlar, fakat neden bir bireyin düzene isyan etmesi gerektiğini açıklayamazlar. Neden aydınlanmayı düzene isyan olarak tanımladıklarını açıklayamazlar.

Örsan bey diyorki, “Aydınlanma genellikle, 17. ve 18. yüzyılda Batı Avrupa’da ortaya çıkan felsefi, bilimsel ve siyasi gelişmelerle tanımlanır.”

Bundan anlıyoruz ki, aydınlanma halkı ilgilendiren veya halkın geçtiği bir süreç değildir. Çünkü halk felsefe yapmaz, halk bilimle uğraşmaz, halk siyasetle de uğraşmaz. Demokrasi denen bir aldatmacanın olduğu ülkelerde de sadece seçimden seçime kullandığı bir oyu vardır, o kadar.

O zaman aydınlanan kimler? Aydınlanan halk değil, aydınlar!

Halk değişmiyor. Halk her zaman aynı.

Yukarda halkın aydınlanmış olduğunu söyledim. Ama halk felsefe, bilim ve siyaset anlamında hiçbir zaman aydınlanmamıştır. Halk sadece ruhbanlar hiyerarşisinin kendisini sömürdüğüne uyanmıştır. O kadar.

Halk ortaçağlarda ne kadar hurafelere inanıyorsa, ne kadar batıla inanıyorsa bugün de aynı şekilde hatta daha fazla hurafelere ve batıla inanmaktadır.

(“Halk” kimdir? Profesyonel okulcu doktorlar haricinde kalan herkesi halk olarak sınıflandırabiliriz.)

Egemenlik kayıtsız şartsız batılındır.

Bugün Türkiye’de halkın çoğunluğu bazı Arapça kelimelerin sihirli gücü olduğuna inanır. Bazı sihirli Arapça kelimeleri tekrarlarsa hayatın doğal akışını değiştirebileceğine inanır. Fısıldadığı Arapça kelimelerin Allah’ın 7. semada bulunan altın varaklı tahtına ulaşıp Allah’ın kulağına gideceğine ve Allah’ın bu kulunun sihirli kelimelerini duyup istenen eylemi gerçekleştireceğine inanır.

Sadece tanrıların ismi değişir. Önce pagan tanrılar vardı, sonra Yahudi ve Hıristiyan tanrıları çıktı şimdi de bizim bölgemizde Arapların El İlah’ı insanların sihirli kelimelerini dinlemekle yükümlü tutulmuştur. Demek ki halkın batıla inanma gibi bir ihtiyacı var. Bu ihtiyacı da ruhbanlar karşılıyorlar.

Aydınlanan, veya bir türlü aydınlanamayan, aydınlardır. Kendilerini aydın olarak tanımlamış insanlardır. Bunların işi halkı aydınlanmamış olarak tanımlayarak kendilerini aydın olarak tanımlamaktır.

Halk batıla inanır. Bu açıdan halk aydınlanamaz. Ama halk uyanıktır çünkü halk ruhbanlar hiyerarşisinin kendisini aldattığını bilir ama ruhbanlara karşı çıkacak cesareti yoktur.

Benim anlatmak istediğim bu. Kendilerini aydın olarak tanımlayanlar da, halk da kendi aklını kullanmaktadır. Halk bu profesyonel sahtekarlar tarafından sömürüldüğünü bilmektedir ve kabul etmektedir. Hatta çoğu zaman ruhbanlarla alay etmektedir.

Şunu da belirtelim. O kadar abartılan ve hep aklı ile düşündüğü söylenen Avrupalı halklar da batıla inanır. Onlar da aydınlanmamıştır. Onlar da felsefe ile uğraşmazlar. Onlar da bilimle uğraşmazlar. Ama bizde toplum imamlaştırılırken oralarda bazı bireyler bilimle uğraşmak için eğitilirler. Fark bu.

Fanatik aydınlanmacılar, Avrupa’da halkın ruhbanların kendilerini aldattığını anlaması ile bir teknoloji devriminin başlamasının aynı zamanlara geldiğini gözlemleyip arada bir sebep sonuç ilişkisi olduğunu zannederler. Böyle bir ilişki yoktur.

Notlar:

Örsan K. Öymen, Aydınlanma ve Anadolu.

Fanatik aydınlanmacılar.

Devlet gençlerini (ve kendini) nasıl kandırıyor?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s