Atom: Bölünebilir mi? Bölünemez mi?

Doğan Göçmen’in Assos’ta Felsefe’de yaptığı konuşması ile ilgili bir yorumum:

Doğan bey,

Konuşmanızın 17:24 dakikası civarında “antiklerin [bölünemez madde birimi] hipotezi bugün bilimsel olarak kanıtlanmış durumda” diye bir cümle kuruyorsunuz. Ben bu tezinize katılmıyorum. Biz insanlar mutlak bölünemez bir şeyin varlığını gözlem yolu ile bilemeyiz; sadece varsayabiliriz.

Daha önce de elektronun “atomun bir yapı taşı” olduğunu söylüyorsunuz. Yani bu cümlede atomun bölünemez olmadığını, bileşeni olduğunu varsaymış oluyorsunuz. Fakat aynı zamanda atomun bölünemez olduğunu da varsayıyorsunuz. Burada “atom” kelimesinden kaynaklanan bir kavram kargaşası olduğunu anlıyorum.

Bu konudaki karışılıklık, “atom” kelimesinin sahibi olan fizikçilerin bu kelimeyi iki karşıt anlam ile kullanmasından doğuyor. Ben, “atom” kelimesinin iki ayrı anlamını iki ayrı kelime ile ifade ederek bu karışıklığın önlenebileceğini düşünüyorum. Çünkü iki ayrı kavram var:

1. Mutlak bölünemez madde birimi. Burada “atom” kelimesi mutlak bölünemez birim olarak tanımlanmıştır ve bileşeni yoktur. Antiklerin atomu budur.

2. Bölünebilir atom. Bileşenlerden meydana gelmiş atom. Bu da fizikçilerin atomudur. Bu anlamda atom bölünebilirdir çünkü fizikçiler ellerindeki aletlerle bölemedikleri maddeyi “bölünemez madde bulduk” diye ilan ederler. Fakat bir kuşak sonra hızlandırıcıların çarpıştırma enerjisi artınca bir kuşak önce bölünemez diye tanımlanmış maddenin bölünebilir olduğu görülür.

Fizikçilerin “atom” dediği şey bölünebilir atomdur, antiklerin atomu değildir. Fizikçiler, siyasi amaçlarına uygun olarak, hızlandırıcılarının parçalayamadığı bir şeyi “geçici olarak bölünemez” olarak tanımlarlar. Ama “geçici olarak bölünemez”i “mutlak bölünemez”i bulduk diye pazarlarlar. Bu bir akademik sahtekarlıktır. (Ayrıca fizikçiler madde veya parçacık gözlemlemezler. Hızlandırıcıda ışık huzmelerinin çarpışması sonucunda gözlemledikleri olayların istatiksel analizinde meydana çıkan olağan dışı verilere “parçacık” derler. Fizikçiler atomu küre şeklinde çizerler ama küre şeklinde parçacıklar gözlemlemezler. Fizikçilerin aldatmacaları bitmez tükenmezdir, hiç girmeyelim.

Mutlak bölünemez var mı?

Akıl yolu ile, yani felsefe aracılığı ile biliyoruz ki, gözlemlerle mutlak bölünemez birimi bulamayız. Ne kadar bölerseniz bölün mutlak bölünemeze (eğer varsa) ulaşamazsınız. Sebebi basit: böldüğünüz şeyin mutlak bölünemez olduğunu hiçbir zaman bilemezsiniz. Acaba teknolojinizin sınırına geldiniz de artık bölemiyor musunuz? Yoksa mutlak bölünmeze mi ulaştınız? Bu soruya gözlem yolu ile cevap veremezsiniz. Bu gerçeği fizikçiler anlayamazlar çünkü fizikçiler felsefe bilmezler. Hatta felsefeyi küçümserler.

Bu sebepten fizikçilerin inşa ettiği her yeni parçacık hızlandırıcısı yeni “bölünemez” parçacıklar keşfeder. Bir sonraki kuşak müthiş bir buluş yapmış gibi önceki “bölünemez” parçacıkların aslında bölünür olduğunu ama şimdi kendilerinin bulduğu parçacıkların gerçek bölünemez parçacıklar olduğunu söylerler. Bu sahtekarlık kuşaklar boyu devam edip gidiyor.

Ama şimdiye kadar hiçbir fizikçi antiklerin mutlak bölünemez birimini bulmuş değildir. Fizikçiler teknolojilerinin sınırında bölünemez olarak görülen şeyleri “mutlak bölünemez atom” diye tanımlamışlardır. Burada sadece bir isim benzerliği vardır.

Mutlak bölünemez yoktur

Zaten hiçbir fizikçi ne şimdi ne de gelecekte mutlak bölünemez madde birimini gözlem yolu ile bulamaz çünkü böyle bir birim yoktur. Bunu da deney ve gözlem yolu ile değil sadece akıl ve felsefe yolu ile bilebiliriz.

Atomik maddecilik doktrini

Fizikçiler Newton’un uydurduğu atomik maddecilik doktrinine sorgulamadan inandıkları için atomculuğu bir meslek dogması olarak kabul ederler. Bir fizikçi için madde bir önkabul olarak vardır ve maddenin de bölünemez birimi vardır. Bu fizik mesleğinin kutsal doktrinidir. Fizikçiler elektrik huzmelerini giderek daha hızlı çarpıştırarak bu bölünemez madde birimlerine ulaşacaklarını zannederler.

Madde var mı?

Halbuki fizikçilerin asıl sormaları gereken soru şudur: Madde diye bir şey var mı? Varsa maddenin bölünemez birimleri var mı?
Madde yoktur.

Gözlemlediğimiz doğa bir yoğunluk devamlılığıdır. Doğa madde kopukluğu değildir.

Öyleyse maddenin bölünemez birimleri de yoktur.

Eğer mutlak bölünemez madde birimleri olsaydı, yani doğada mutlak sert birimler olsaydı, bu birimler fiziğin bütün bilinen koruma yasalarını ihlal ederdi.

Mutlak sert bir şey olamaz

Mutlak sert bir şey hareket edemezdi; etrafı ile hiçbir ilişkiye giremezdi. Hareket edemeyen mutlak sert iki objenin çarpıştığını bile düşünemeyiz, hareket edebilseler bile çarpışamazlardı çünkü ikisi de mutlak sertlikte; çarpışma için objelerin elastik olmaları gerekir.

Ayrıca, mutlak sert olan sonsuz olurdu çünkü mutlak sert oldukları için ne çürürlerdi ne de eskirlerdi. Eskimeyen, sürtünmeyen, aşınmayan maddeler olsaydı o zaman daimi hareket eden makineler yapmak mümkün olurdu. Böyle bir doğada yaşamıyoruz biz.

Mutlak bölünemez, mutlak sert birimlerin varlığını kabul eden bir tez, yani antiklerin atom tezi, doğaya aykırı komik bir tezdir; deneylerle ispatlanması da imkansızdır, zaten doğada da yoktur.

Her yüzey tanımlamadır

Doğa tektir ve bir devamlılıktır. Mutlak sert objeler doğaya kopukluk getirirdi. Böyle bir şey gözlemlemiyoruz. Çünkü her yüzey tanımlamadır. Mutlak yüzey yoktur. Yani mutlak sert yüzey olamaz.

 * * *

Son olarak, atomun yapı taşı olduğunu söylediğinizde bölünmez atom tezini gizli varsayım olarak kabul etmiş oluyorsunuz. Aslında atomun değil, atomun yapı taşının mutlak bölünemez olduğunu varsayıyorsunuz. Bölünemez atomun “yapı taşları olamaz”. Yapı taşları olsa bölünebilir olurdu. Mutlak bölünemez atom bölünemez olduğuna göre yapıtaşları da yoktur, bileşeni yoktur. Bu anlam karmaşasını yaratan atom kelimesinin anlamını yozlaştıran atomik maddeci fizikçilerdir.

Mutlak bölünemez deneylerle bulunamaz

Antik çağlarda tanımlanmış bölünemez madde birimi varsayımının fizik deneyleri ile ispatlandığı bir fizik propagandasıdır. Bölünemez madde biriminin gözlemlendiği Newtoncu, okulcu akademik fizikçilerin uydurdukları bir masaldır. Fizikçiler felsefe cahilleri olduğu için bu kadar komik bir tezi deneylerle ispat ettiklerini söyleyebiliyorlar.

Bölünemezlik felsefe konusudur; fizik konusu değildir.

Saygılar.

Notlar:

— Fizikçiler “maddenin mutlak bölünemez parçalarını bulduk” diye niye yalan söylerler? Maddenin mutlak bölünemez birimini bulmadıklarını ve bulamayacaklarını bilmedikleri için mi “mutlak bölünmezi bulduk” diye yalan söylüyorlar? Yoksa felsefe bilmeyen cahiller olarak mutlak bölünmezi deney yolu ile bulamayacaklarını anlayamıyorlar mı? Yoksa süper pahalı parçacık çarpıştırıcılarını finanse eden kurumların baskısı altında yeni buluşlar yapmak zorunda oldukları için mi “mutlak bölünmezi bulduk” diyorlar?

— Yukarda şu fizikçilerin kurgusal mutlak sert maddesinden bahsederken hem “bölünemez” hem de “bölünmez” kelimelerini kullandım. Hangisi doğru?

“Bölünemez” dediğimizde belki elimizdeki teknoloji yetersiz kaldığı için bölemiyoruz anlamı olabilir. Fakat biz özünde bölünemez, yani bileşeni olmayan, mutlak sert bir şeyden bahsediyoruz. Antiklerin atomu böyle bir şey. Tanımlama olarak bölünemez çünkü hiçbir bileşeni yok. Yani sahtekar ve felsefe cahili fizikçiler “atomu böldük” diye bir martaval uydurduklarında bizim bu bölünemez atomu böldüklerine inanmamızı istiyorlar ama aslında bütün yaptıkları laf cambazlığı. Atom kelimesi üstünde kelime oyunları yaparak insanları kandırıyorlar.

“Bölünmez” kelimesini kullandığımızda peki “özünde bölünemez” iması yapmış oluyor muyuz? Emin değilim.

Antiklerin atomunu nasıl tanımlıyoruz?

Atom : Mutlak sert ve bileşeni olmayan madde birimi

Tabii bu tanım madde diye bir şeyin olduğunu varsayıyor. Maddenin tanımı nedir o zaman? Maddenin tanımı da atomun tanımından farklı olamaz.

Madde : Mutlak sert ve bileşeni olmayan töz.

Etrafımızda gördüğümüz ve ayrı ayrı objeler olarak tanımladığımız eşyalar madde değildir. Onlar yoğunluk farklılıklarıdır. Biz insanlar kendi yoğunluğumuzu birim olarak aldığımız için, bizden yoğun olan maddeleri “sert” bizden daha az yoğun olan maddelere “yumuşak” veya “sıvı” veya “gaz” olarak sınıflandırmışızdır.

Maddenin olmadığı tartışmaları 18. yüzyılda da vardı. George Berkeley maddenin olmadığını ileri süren bir filozoftu (gerçi madde ile ruh karşıtlığına inanıyordu. Madde ruhun karşıtı değildir. Maddeler ve ruhlar alemi diye iki alem yoktur). Hikayeye göre doğada yürüyüş yapan iki Newtoncu, yani dogmatik atomcular, arasında şöyle bir konuşma geçmiş. Birisi, “Berkeley madde diye bir şey yok diyormuş. Ne dersin?” Diğeri cevap olarak, yol kenarındaki bir kayaya bir tekme atmış ve “işte maddenin varlığının ispatı” demiş. Peki bu Newtoncu neyi ispatlamış oldu? Maddenin varlığını mı? Hayır. Sadece, kayanın insan bedeninden daha yoğun olduğunu ispatlamış oldu. Bu deneyden başka bir sonuç çıkmaz.

George Berkeley’in Wikipedia sayfası.

— Doğan beyin “antiklerin [bölünemez madde birimi] hipotezi bugün bilimsel olarak kanıtlanmış durumda” cümlesi ile ilgili küçük bir yorumum daha var. Burada “bilimsel” kelimesi yerine “deneysel” demek daha doğru olurmuş bence.

Doğa, akıl, bilinç: bir tanımlama denemesi

Doğan Göçmen’in Bilim ve Ütopya dergisinde çıkan yazısına yazdığım bir yorum:

Felsefe aslında kelimeleri tanımlama bilimidir. Eğer yazdığımız kelimeleri tanımlamadan ve tanımlamalarda anlaşmadan tartışıyorsak bir sonuca varamayız.

Tabii Twitter gibi bir mecrada “kelimeleri tanımlamadan konuşmam” diyemeyiz. Ama sadece 3 kavramın geçtiği bir tartışmada bu kelimeleri burada tanımlamaya çalışabilirim.

Bu üç kelime DOĞA, AKIL VE BİLİNÇ.

Doğan Göçmen’in bu kelimeleri nasıl tanımladığı ile benim nasıl tanımladığım farklı olabilir. Onun için tanımlamayı denemek istiyorum.

Doğan beyin yorumunda geçen “Doğanın işleyişi bilinçli bir süreç değildir” cümlesi üzerine düşünüyorum.

Burada bilinç kelimesini kullanmış ama uygun kelimenin akıl kelimesi olduğunu düşünüyorum.

Doğa nedir? Akıl nedir? Bilinç nedir? Bunları tanımlamadan bir yere varamayız. Ben de bu kelimelerin net bir tanımını yapmış değilim. Şimdi deneyeceğim.

Burada sadece üç kelime/kavram var:

1. Doğa
2. Bilinç
3. Akıl

Bu kelimelerin tanımını bilmeden “doğanın işleyişi bilinçli bir süreç değildir” cümlesini anlayamayız.

Bir akademik filozof olarak Doğan bey felsefe kitaplarına geçmiş filozofların tezlerine atıf yaparak bu cümleyi çözebileceğini zannedebilir. Bu doğal, çünkü akademik okulculuk otoriteye bağlıdır. Resmi literatüre geçmiş tezleri alıp tekrarlayabilirsiniz ve felsefe yapmak için bu yeterlidir; böylece akademik puan kazanırsınız. Ama ben kendi yaptığım tanımlamalardan başlamayı tercih ederim. Zaten felsefenin temelinin “tanımlamacılık felsefesi” olduğunu düşünüyorum.

Doğa, bilinç ve akıl kelimelerini tanımlama denemelerim şöyle olabilir:

BİLİNÇ : Bilinç kendinin farkında olma halidir. İnsan dil aracılığı ile kendinin farkında olur. Kendinin farkında olan doğaya yabancılaşır. Yani, kendisi ve içinde yaşadığı bir “doğa” kavramı yaratır. Bir kedi “kendim” ve “doğa” ayrımı yapmaz; o doğayla bir bütündür. Bu anlamda doğanın bilinci yoktur. Doğa kendinin farkında değildir. Ama bu tanımlamada doğa kelimesini kullandığımız için, daha düşünceli bir filozof olsaydık önce doğa kelimesini tanımlamış olurduk.

DOĞA : Doğayı tanımlamak zor. Doğa insan icadı bir kavrama benziyor. Yani “doğada doğa yoktur” gibi bir cümle bile kurabiliriz.

Günlük hayatta doğa kelimesini, ormanlar, hava, su, hayvanlar gibi insan elinden çıkmamış “doğal” olan şeyler için kullanırız. İnsan medeniyetinin dışında kalan ve medeniyetten önce de varolmuş olan bir yapı. Ama insan aklının uydurduğu kurgusal bir yapı.

Felsefede doğa kelimesini bu anlamda kullanmıyoruz, daha bütüncül bakıyoruz. Doğa dünya üzerindeki herşey olabilir. Böyle tanımlandığında, insanlar da doğanın bir parçası olmuş oluyor. Yani şehirler, insan toplumları, insanların tasarlayıp yaptıkları taşıtlar, aletler, hatta tanımladıkları herşey doğaya dahil olmuş oluyor.

Fakat doğayı böyle bütüncül olarak tanımlayınca, doğayı neden dünya ile kısıtlayalım ki? Dünya dediğimiz şey de insan icadı bir şeydir. “Dünya”; merkezindeki en yoğun bölgeden, Kepler’in yoğunluk yasasına göre giderek azalan bir yoğunluk devamlılığıdır. Bizim “dünya yüzeyi” dediğimiz bölge bu devamlılığın içinde bir bölgedir; yeni ve ayrı bir obje tanımlamaz. Dünya bizim yaşadığımız yüzeyden ibaret değildir. Zaten bütün yüzeyler tanımlamadır. Mutlak yüzey yoktur.

Dünya bizim yaşadığımız ve yüzey olarak tanımladığımız bölgeden ibaret değildir; kara, su, atmosfer, daha sonra gazlar ve manyetik alanlar yoğunlukları giderek azalarak devam eder. Bu yoğunluk devamlılığını insanın yaşadığı yoğunluk düzleminde kesip onu ayrı bir obje olarak tanımlayıp, dünya olarak adlandırmak insan merkezli bir anlayıştır. Öyleyse doğayı tanımlamak o kadar da kolay değilmiş.

AKIL : Akıl denen şeyi tanımlamak da o kadar kolay değil. Dünyanın uzayda bir hareketi var. Ortalama olarak dairesel bir hareket, yani, düz çizgide giden bir hareket değil, kapalı bir hareket. Harmonik bir hareket. Dünya başladığı yerden tekrar tekrar geçiyor. Dönüp duruyor. Böyle bakıldığında, dünyanın hareketinin akıllı bir hareket olmadığını görüyoruz. Çünkü dünyanın hareketini seçme özgürlüğü yok. Dünya akıllı değil. Akılsız da değil. Akıl veya akılsızlık gibi bir özelliği yok çünkü canlı değil. (Dünyanın canlı olup olmadığı da tartışılabilir, Gaia kuramı.) Dünya yörüngesini değiştiremez. Yörüngesini değiştirmeyi düşünemez. Bu sebepten akıllı değil diyoruz.

Ama insana akıllı diyoruz çünkü insan hareketlerini seçebilirmiş gibi görünüyor. (Ama insanın özgür iradesi olup olmadığı da tartışılır.) Her gün aynı yoldan işe giden bir insan, bir gün başka bir yoldan gitmeye karar verebilir. Akıldan kasıt bu.

Akıl, karar verme yeteneği ile ilgili olmalı. Ve yaşama uyum sağlamak ve adapte olup yaşamını devam ettirebilmek için gerekli olan kararları verebilme yeteneği. Kedi, kendini tehdit eden köpeğe karşı durduğu yeri korumalı mı yoksa kaçmalı mı? Kedi anında bu kararı verebiliyor. Kedi akıllı bir hayvan.

Doğayı, uzay gibi olayların olduğu ortam olarak da tanımlayabiliriz. Yani doğayı; ağaçlar, hava, su, hayvanlar değil de, bunların yaşamlarını sürdürdüğü ortam olarak tanımlayabiliriz. Yani doğa insanların uydurduğu kurgusal bir yapıdır. Benzer şekilde, mesela, birey vardır; ama “insanlık” diye bir şey yoktur. İnsanlık, bir küme olarak, insanların yarattığı bir kurgudur.

Asıl olan hareket eden şeylerdir. (Ama hareket etmeyen bir şey yoktur. O zaman kendiliğinden hareket eden veya edemeyenler diye ayırım yapmamız gerekir. Tabii, Doğan beyin bize hatırlatacağı gibi, Aristo bu gibi hareketle ilgili konuları 2 bin sene önce yazmış!) Hareket eden şeyleri ancak akıllı veya akılsız olarak ayırabiliriz. Bu da canlı olanları akıllı, cansız olanları akılsız olarak ayırmaktan farksızdır. Canlı olanlar arasında dili olanlar da bilinçlidir.

Doğanın akıllı olduğunu söylemek, uzayın akıllı olduğunu söylemek gibidir.

Doğa, insanların yarattığı bir kurgu olarak akıllı veya akılsız değildir ama doğa içinde akıl ile tasarlanmış yani bir sonuç almak üzere tasarlanmış varlıklar vardır. Bir işlevi olan herşey tasarlanmıştır. Bu tasarımı tabii ki “evrim” deyip geçiştirmek ancak okulcu doktorların işidir. Çünkü onlar doktrinleri severler.

Sonuç olarak “Doğanın işleyişi bilinçli bir süreç değildir” cümlesi doğa kelimesi tanımlanmadığı için anlamsız bir cümle olmuş oluyor.

Notlar:

— Doğan Göçmen’in Bilim ve Ütopya‘da çıkan yazısına yazdığım ilk yorum.

Tanımlamacılık felsefesi.

— Doğa çok anlamlı bir kelime. Akademik doktorlar çok anlamlı kelimeleri çok severler. Devamlı anlam kaydırmaları yaparak, kelimenin bir bu anlamını bir diğer anlamını kullanarak bizi şaşırtırlar. Bu sebepten kelimelerin açık ve net olarak tanımlanmaları çok önemlidir. Eğer bir kelimenin birden çok anlamı varsa o zaman kelimenin sonuna 1, 2, 3 gibi sayılar ekleyin. Mesela, evren1 = evrenini bütünü; evren2 = evrenin gözlemlenebilen bölümü; evren3 = evren2’den mantık yürüterek ve istatistik yasalarına uygun olarak çıkartılabilecek sonuçlar. Bir felsefe doktorunu bu şekilde kelimeleri tek anlamlı olarak kullanmaya zorlarsak o zaman mesela “evren” dediği zaman hem evrenin bütününü hem de gözlemlenen evreni ima ederek bizi kandıramaz. Tek anlamlı kelimeler kullanarak laf cambazlığı yapılamaz. Okulcu doktor = laf cambazı.

Doğan Göçmen’e göre tanrı kavramı

Doğan Göçmen’in Felsefede Tanrı kavramı üzerine gözlemler adlı yazısının ilk cümlesi hakkında bazı notları paylaşıyorum:

Eğer doğada bilinç ve anlam olsaydı, doğanın kendisi kendiliğinden ahlak ve estetiği de oluşturmuş olması gerekirdi. Fakat örneğin David Hume’un gösterdiği gibi ahlak toplumsal bir kurum olduğu gibi, estetik de örneğin Hegel’in gösterdiği gibi insansal bir kurumdur. Bu nedenle Tanrı’nın kozmolojik ve ereksel kanıtlarını akla uygun kavramlarla ve gerekçelerle geçerli kabul etmek mümkün değildir. Tanrı kanıtları tartışmasında felsefenin ulaşmış olduğu sonuç budur: Doğada yaratıcı bilinçli bir özne bulunmamaktadır.

Eğer doğada bilinç ve anlam olsaydı, doğanın kendisi kendiliğinden ahlak ve estetiği de oluşturmuş olması gerekirdi.

Neden?

Ne demek isteniyor burada? Şöyle bir mantık yürütülmüş:

Doğada bilinç yoktur.

Doğada anlam yoktur.

Ama olsaydı doğanın kendisi ahlaklı olurdu.

Yani demek isteniyor ki, ahlak; bilinç ve anlamın sonucudur. Ahlak kurallarını tanımlayan bilinçli (yani dili olan) varlıklardır.

Yalnız, bence, “bilinç” ve “anlamı” aynı kefeye koyması ve aynı cümlede kullanması doğru olmamış.

Doğada bilinç vardır ama anlam yoktur. Daha doğrusu doğada bilinçli yaratıklar vardır ama doğada anlam yoktur. Yani doğanın bizim bildiğimiz bir amacı yoktur. Anlam yoktur, ama insan gibi bilinçli yaratıklar kendilerini tatmin etmek için doğa için anlamlar tanımlayabilirler.

Anlam arayışı olabilir, insanların yaptığı gibi.

Anlam sadece bir tanımlamadır. Doğada anlam diye bir şey olmadığı için biz bir tanımlama yapıp ona anlam deriz.

Anlamı tanımlarız; doğada olmadığı için tanımlarız.

Ahlak ve estetiğin sanki ilişkili şeylermiş gibi aynı kefeye konması ve aynı cümlede kullanılması da doğru olmamış.

Ahlakın toplumsal bir kurum olduğunu bize Hume’un mu söylemesi gerekiyor? Hume olmadan da ahlakın insanların uydurduğu bir kavram olduğunu biliyoruz. Estetiğin de insansal bir kurum olduğunu Hegel mi söyleyecek bize? Zaten biliyoruz.

Ahlak da estetik de insansal kavramlardır.

Bu nedenle Tanrı’nın kozmolojik ve ereksel kanıtlarını akla uygun kavramlarla ve gerekçelerle geçerli kabul etmek mümkün değildir.

Tanrı var mı yok mu? sorusuna felsefe açısından cevap aranıyor galiba.

“Bu nedenle” denmiş. Hangi nedenle? Açık değil.

Tanrı kanıtları tartışmasında felsefenin ulaşmış olduğu sonuç budur: Doğada yaratıcı bilinçli bir özne bulunmamaktadır.

Birçok kavram kargaşası var burada. Kavramlar açıkça tanımlanmadan kullanıldığı için yazar da kavramları birbirine karıştırmış.

Doğada yaratıcı bilinçli bir özne vardır: insan.

Doğada; doğaüstü, doğayı yarattığı varsayılan ve adına “Tanrı” denilen mutlak bir yaratıcı yoktur.

Yaratıcı bilinçli özne (insan) ile doğaüstü mutlak yaratıcı (Tanrı) arasında fark vardır.

Doğada bilinç vardır. Sadece insan değil. Ortakyaşam diye bir olay var. İki ayrı cins bilinçli olarak ortaklık kurarlar ve beraber yaşamaya karar verirler; bu şekilde yeni türler ve organizmalar yaratılır. Bu bilinç değil de nedir?

İnsan bir ortakyaşam organizmasıdır.

“Bu nedenle” denmiş. Hangi nedenle, çözemedim.

Eğer doğada bilinç ve anlam olsaydı, doğanın kendisi kendiliğinden ahlak ve estetiği de oluşturmuş olması gerekirdi.

Bu cümleye anlam verebilmek için en az 4 cümle olarak yazmalıyız çünkü “bilinç ve anlam” ve “ahlak ve estetik” kurulmak istenilen neden sonuç ilişkisini bozuyor.

Cümleleri şöyle ayırabiliriz:

1. Eğer doğada bilinç olsaydı doğanın kendisi ahlakı oluştururdu.

2. Eğer doğada bilinç olsaydı doğanın kendisi estetiği oluşturmuş olurdu.

3. Eğer doğada anlam olsaydı doğanın kendisi ahlakı oluşturmuş olurdu.

4. Eğer doğada anlam olsaydı doğanın kendisi estetiği oluşturmuş olurdu.

1. ve 2. cümleler, bir varsayım olarak yanlış. Çünkü doğada bilinç vardır. Bu varsayımdan çıkartılan sonuçlar geçersiz. Doğada bilinç olduğuna göre —burada yürütülen mantığa göre— doğanın ahlak ve estetiği oluşturması gerekirdi.

3. ve 4. cümleler: Anlam ile ahlakın ve estetiğin ne gibi neden sonuç ilişkisi var anlayamadım.

Böyle 4 cümle şeklinde yazınca varsayımların yanlış olduğunu görüyoruz. Doğada bilinç vardır ama anlam yoktur.

Fakat örneğin David Hume’un gösterdiği gibi ahlak toplumsal bir kurum olduğu gibi, estetik de örneğin Hegel’in gösterdiği gibi insansal bir kurumdur.

Burada da “toplumsal” ve “insansal” arasında gereksiz bir ayırım yapılmış. Ahlak da estetik de insansal kavramlardır. İnsan toplumu da insansal bir kavramdır.

Anladığım kadar hedef tanrının akıl yolu ile kanıtlanmasına karşı çıkmak. Evet. Katılıyorum. Tanrı akıl yolu ile sorgulanamaz. Öyleyse yazar neden bunu açık ve net bir şekilde söylememiş? Ahlak, estetik, bilinç gibi kavramları işe karıştırmış?

“Tanrı doğa üstü, bilinç üstü, özne bile olmayan insan aklının anlayamayacağı mutlak bir kavramdır,” dese yeterli olurmuş.

Tanrı, tanımlama icabı, doğa üstü, yani akıl dışı bir kavram olduğu için akıl yolu ile bilinemez. Bu kadar basit. Akıl dışı bir şeyi kanıtlamak için akıl dışı kanıtlar vermeniz gerekir bunu da akıl kabul etmez.

Tanrı akıl yolu ile sorgulanamaz, varlığı veya yokluğu akıl yolu ile ispatlanamaz ve bilinemez.

Felsefi açıdan diyebileceğimiz tek şey, tanrı denen doğa üstü kavramı akıl yolu ile yani felsefi sorgulama ile bilemeyiz demektir.

Felsefe yolu ile bilemeyiz demek başka yollarla bilemeyiz demek değildir. Mesela tanımlama yolu ile bilebiliriz.

Sonuç olarak, varsayımlar yanlış. Doğada bilinç yoktur denmiş ama doğada bilinç vardır. Ortakyaşam bir bilinç gösterisidir. İnsan bilinçli bir organizmadır.

Ahlak ve estetik insanın dili ile ilgilidir. Doğa da insan dili olmadığı için ahlak ve estetik de yoktur. Tabii bu kadar kısa bir yazıda ne estetiği ne de ahlakı tanımlayabiliriz.

Son cümlede tanrı “yaratıcı bilinçli bir özne” olarak tanımlanmış. Ama bu tanrının tanımı olamaz.

Tanrı doğa üstü, bilinç üstü, hiçbir insansal değeri ve özelliği olmayan, insan aklının anlayamayacağı soyut bir kavramdır.

Özet olarak, geçersiz bir varsayımdan, geçersiz bir sonuç çıkartılmış.

Fanatik aydınlanmacılar / 2

Örsan K. Öymen Aydınlanma ve Anadolu diye bir yazı yazmış:

Alman filozof İmmanuel Kant, aydınlanmayı, kişinin herhangi bir rehbere gereksinim duymadan kendi aklını kullanma cesaretine sahip olmasıyla ilişkilendirmiş. Bu anlamda aydınlanmayı, belli bir yüzyıl ile sınırlamak olanaklı değildir. Aydınlanma bir süreçtir.

Ben aydınlanmayı şöyle tanımlıyorum. Daha doğrusu sözü geçen Batı Avrupa aydınlanmasını:

Aydınlanma, halkın ruhbanlar hiyerarşisinin kendilerini din aracılığı ile kandırdıklarına uyanmasıdır.

Öyleyse, aydınlanma din ile ilgili bir şeydir. Dinin aldatmaca olduğunu anlayan bir insan aydınlanmıştır. Bu kadar basit. Bu işin felsefe ile, bilim ile, kendi aklını kullanma ile bir ilgisi yok.

Örsan beyin Kant’tan aktardığı tanımda önemli kelime bence “cesaret” kelimesidir.

Yoksa herkes kendi aklını kullanır; kimse başkasının aklını kullanamaz.

Halk zaten uyanıktır. Akıllıdır. Aydınlanmıştır. Ama aklının ona söylediklerini yapması menfaati icabı değildir. Dogmatik aydınlanmacıların anlamadığı budur.

Halk, egemen gücün siyasiler ve İslam ruhbanları aracılığı ile kendisini aldattığını biliyor. Bu durumu herkes biliyor. Ama hiçbir şey yapamıyor. Düzen böyle.

Ortaçağlarda Katolik ruhbanlar hiyerarşisi o kadar güçlenmişti ki kendi ordusu vardı, kendi mahkemesi vardı ve kendini devlet otoritesinin üstünde görüyordu. Bu hiyerarşiye mensup ruhbanlar halkı din ile aldatıyorlardı ve sömürüyorlardı. Halktan aldıkları paralarla kendileri refah içinde hiçbir iş yapmadan asalak parazitler olarak yaşıyorlardı.

Halk bunu görüyordu ve biliyordu. Zamanın romanlarında, mesela Don Kişot’da, papazlar hep şişman, obur, tembel ve sahtekâr asalaklar olarak temsil edilmiştir. Halk ruhbanların kendilerini sömürerek semirdiklerini gayet iyi biliyordu. Halk pekala aydınlanmıştı ama ruhbanlara ve egemen güçlere karşı çıkacak cesareti yoktu. Sistemi sorgulayanlar direk engizisyona oradan da meydanlarda asılmaya veya canlı canlı yakılmaya götürülüyorlardı. Değişen bir şey yok. Bugün de sistemi sorgulayanlar yakılmasa bile kendilerini hakim karşısında bulabiliyorlar, çünkü bugün de bir çeşit çakma teokrasi tarafından yönetiliyoruz.

Demek ki halk uyanıktı ama karşı çıkmaya ve sistemi sorgulamaya cesareti yoktu. Aynı bugün olduğu gibi.

Bireyin açısından baktığımızda bireye hak vermemek mümkün değil. Birey ya sisteme karşı çıkacak ve acımasızca yok edilecek veya durumunu kabul edip elverdiğince mutlu bir hayat yaşayacak.

İki seçenek var:

  1. Düzeni sorgula ve sefil ol;
  2. Düzene uy ve mutlu ol.

Tabii bir de üçüncü şık var o da işbirlikçi olmak; yani profesyonel sınıflara dahil olmak; ruhban hiyerarşisine katıl veya siyasete gir, ve halkı sömürenlerden ol.

İçine doğduğu şartları kabul edip yaşamayı seçen bir bireyi nasıl “aydınlanmamış” olarak eleştirebiliriz?

İnsanlar içine doğdukları şartları kabul edip, şartlara adapte olup, mümkün olduğu kadar mutlu yaşamayı seçerler. Birey neden gelecek kuşakların iyiliği için kendini feda etsin? Böyle bir şey isteyemeyiz ondan.

Yaşamayı seçmenin aydınlanma ile ilgisi yok. Biz de aydınlanmamış olduğunu söylediğimiz ve eleştirdiğimiz ortaçağ insanı kadar aydınlanmamış insanlarız. Bizim de sisteme karşı çıkmaya cesaretimiz yok. Biz de sorgulayamıyoruz. Ortaçağ teokrasisi yine egemen güç olarak bizi yönetiyor. Sadece bizi yönetenler papazlar değil imamlar. Bir isim değişikliği olmuş, o kadar.

Ailesine karşı sorumlulukları olan bir insan aydınlanmamış olduğu için değil, ailesine ve kendisine bakma sorumluluğu ve yaşamını sürdürme sorumluluğu ve yeni nesiller üretme sorumluluğu olduğu için düzene karşı çıkmaz. Bu insan neden gelecek nesiller daha iyi bir düzende yaşasın diye kendi hayatını feda etsin ki?

Dogmatik aydınlanmacılar, ki hepsi de akademik okulcu doktorlar ve onların takipçileridir, sadece kendilerini aydınlanmış ve hür insanlar olarak görürler; halk aydınlanmamıştır ve halkın aydınlatılması gerekir ve halkı aydınlatacak olanlar da bunlardır.

Kendileri aydınlanmıştır, çünkü yazı yazarlar, Avrupa aydınlanmacılarının kitaplarını okumuşlardır, Descartes, Spinoza, Leibniz vs. vs. diye aydınlanmacı isimleri sayarlar, fakat neden bir bireyin düzene isyan etmesi gerektiğini açıklayamazlar. Neden aydınlanmayı düzene isyan olarak tanımladıklarını açıklayamazlar.

Örsan bey diyorki, “Aydınlanma genellikle, 17. ve 18. yüzyılda Batı Avrupa’da ortaya çıkan felsefi, bilimsel ve siyasi gelişmelerle tanımlanır.”

Bundan anlıyoruz ki, aydınlanma halkı ilgilendiren veya halkın geçtiği bir süreç değildir. Çünkü halk felsefe yapmaz, halk bilimle uğraşmaz, halk siyasetle de uğraşmaz. Demokrasi denen bir aldatmacanın olduğu ülkelerde de sadece seçimden seçime kullandığı bir oyu vardır, o kadar.

O zaman aydınlanan kimler? Aydınlanan halk değil, aydınlar!

Halk değişmiyor. Halk her zaman aynı.

Yukarda halkın aydınlanmış olduğunu söyledim. Ama halk felsefe, bilim ve siyaset anlamında hiçbir zaman aydınlanmamıştır. Halk sadece ruhbanlar hiyerarşisinin kendisini sömürdüğüne uyanmıştır. O kadar.

Halk ortaçağlarda ne kadar hurafelere inanıyorsa, ne kadar batıla inanıyorsa bugün de aynı şekilde hatta daha fazla hurafelere ve batıla inanmaktadır.

(“Halk” kimdir? Profesyonel okulcu doktorlar haricinde kalan herkesi halk olarak sınıflandırabiliriz.)

Egemenlik kayıtsız şartsız batılındır.

Bugün Türkiye’de halkın çoğunluğu bazı Arapça kelimelerin sihirli gücü olduğuna inanır. Bazı sihirli Arapça kelimeleri tekrarlarsa hayatın doğal akışını değiştirebileceğine inanır. Fısıldadığı Arapça kelimelerin Allah’ın 7. semada bulunan altın varaklı tahtına ulaşıp Allah’ın kulağına gideceğine ve Allah’ın bu kulunun sihirli kelimelerini duyup istenen eylemi gerçekleştireceğine inanır.

Sadece tanrıların ismi değişir. Önce pagan tanrılar vardı, sonra Yahudi ve Hıristiyan tanrıları çıktı şimdi de bizim bölgemizde Arapların El İlah’ı insanların sihirli kelimelerini dinlemekle yükümlü tutulmuştur. Demek ki halkın batıla inanma gibi bir ihtiyacı var. Bu ihtiyacı da ruhbanlar karşılıyorlar.

Aydınlanan, veya bir türlü aydınlanamayan, aydınlardır. Kendilerini aydın olarak tanımlamış insanlardır. Bunların işi halkı aydınlanmamış olarak tanımlayarak kendilerini aydın olarak tanımlamaktır.

Halk batıla inanır. Bu açıdan halk aydınlanamaz. Ama halk uyanıktır çünkü halk ruhbanlar hiyerarşisinin kendisini aldattığını bilir ama ruhbanlara karşı çıkacak cesareti yoktur.

Benim anlatmak istediğim bu. Kendilerini aydın olarak tanımlayanlar da, halk da kendi aklını kullanmaktadır. Halk bu profesyonel sahtekarlar tarafından sömürüldüğünü bilmektedir ve kabul etmektedir. Hatta çoğu zaman ruhbanlarla alay etmektedir.

Şunu da belirtelim. O kadar abartılan ve hep aklı ile düşündüğü söylenen Avrupalı halklar da batıla inanır. Onlar da aydınlanmamıştır. Onlar da felsefe ile uğraşmazlar. Onlar da bilimle uğraşmazlar. Ama bizde toplum imamlaştırılırken oralarda bazı bireyler bilimle uğraşmak için eğitilirler. Fark bu.

Fanatik aydınlanmacılar, Avrupa’da halkın ruhbanların kendilerini aldattığını anlaması ile bir teknoloji devriminin başlamasının aynı zamanlara geldiğini gözlemleyip arada bir sebep sonuç ilişkisi olduğunu zannederler. Böyle bir ilişki yoktur.

Notlar:

Örsan K. Öymen, Aydınlanma ve Anadolu.

Fanatik aydınlanmacılar.

Devlet gençlerini (ve kendini) nasıl kandırıyor?