Faiz: Kuran’da ve Hammurabi yasalarında

Hammurabi yasalarında faiz ile ilgili bir bölüm. (Küçükkalay, s.26):

Şayet bir tüccar borç için mısır verirse, o tüccar 1 gur için mısırın 100 silesini faiz olarak alabilir. Şayet bu tüccar borç için gümüş vermişse, gümüşün bir şekeli için 1/6 şekel hububatı faiz olarak alabilir…

Şayet borcu artan bir adamın onu ödemek için gümüşü yoksa fakat mısırı varsa, tüccar bu durumda faiz için mısır alabilir (ki bu faiz kralın emriyle belirlenen orana uygun olmalıdır fakat tüccar bu oranı gümüşün 1 şekelinin üzerine çıkarırsa ve bunu alırsa, borç olarak her ne vermişse bunu kaybederdi.)

Kuran’da faiz 3 cümle ile geçiştirilirken, Kuran’dan bin sene önce yazılmış Hammurabi yasaları faizi detaylı olarak ele almış (bu iki madde dışında da faizle ilgili maddeler var).

Küçükkalay’ın yorumu:

Faizin Mezopotamya’daki en belirgin uygulaması, bu uygulamaların kanunlara da yansıtıldığı Babil Devleti’nde söz konusu oldu.

Özellikle Hammurabi Kanunları’nın 71. ve 72. maddeleri kanunla belirlenen faiz oranlarından işlem yapılabileceğini, borç verenin keyfi oran belirlemesi durumunda ise ödünç verdiğini bile geri alamayacağını ifade ediyordu.

Faiz karşılığında para ve mal vermek, M.Ö. 2000’li yılların başlangıcında Babilli tüccarların etkinlik alanının büyük bölümünü oluşturuyordu. Çünkü gerekli olan sabit sermayeye sadece onlar sahipti.

***

Demek ki, faiz ve tefecilik Kuran’ın yazıldığı döneme has bir olay değildi. Kuran’dan en az bin yıl önce Hammurabi kanunları faizi detaylı olarak anlatmış ve faizin nasıl kullanılabileceğini yasalaştırmış ve tefeciliğe karşı önlem almış.

Para ile yapılan bir işlemde, yapılan işlem karşılığında bir ücret almak, yani faiz, bin senedir biliniyor ve uygulanıyor. Faiz olayını kötüye kullananlara da tefeci deniyor. Tefeciler borç para verdikleri insanları aldatıyorlar, soyuyorlar ve mallarını ellerinden alıyorlar. Sorun faiz değil, tefecilik. Devletin görevi faizi yasaklamak değil tefeciliği önlemek.

Kuran yazıldığı dönemlerde, Arapların bir devleti yok. Yani faiz gibi sorunları çözmek için yasa çıkartıp uygulayacak bir merkezi otorite yok. Bu otorite “İslam devleti” olarak yeni yeni kurulmakta ve Kuran bu devletin uygulaması için ilahi yasalar tanımlıyor.

Aynı Hammurabi’nin yaptığı gibi. Hammurabi de kendi adını taşıyan bu yasaların adalet tanrısı Şamas’ın yasaları olduğunu ve kendisinin bu ilahi yasaları insanlara iletmek için bir taş üzerine kaydettiğini söylüyor.

Anlaşılan insanlar, eğer yasalar doğaüstü bir güçten kaynaklanmıyorsa o yasaları ciddiye almıyorlar. 3 bin senedir bu konuda hiçbir şey değişmemiş.

***

Kuran’dan bin sene önce Hammurabi yasaları diye bilinen yasaları kayıt altına alan Hammurabi ne yapıyor? “Tefecilik yapanı cehenneme yollarım” diye tefecilik yapanları tehdit mi ediyor? Hayır. Ekonomik bir işlemin kötü kullanılmasına karşı, ekonomik ceza veriyor. “Benim koyduğum faiz oranından fazla faiz alan birisini yakalarsam hem aldığı faizi hem de ana parasını alırım” diyor.

Kuran tefecilik yapanı cehennemle tehdit ediyor. Tehdit ederek toplumsal bir olayı ortadan kaldıracağını düşünüyor.

Demek ki Kuran bir yasalar kitabı değil; yasaklar kitabı. Kuran’ı yazan 7. yüzyıl çöl Araplarının aradaki farkı anlamış olmalarını bekleyemeyiz tabii ki.

Kuran faizi tanımlamıyor. Faizin ne kadarı haklıdır ne kadarı haksızdır belirtmiyor. “Faiz alanı cehenneme yollarım” diye kestirip atıyor.

Fakat faiz, sağlam ve sağlıklı bir ekonomik sistem için gerekli bir işlemdir. Faizi yasaklayarak Kuran kiralama işlemini yasaklamış oluyor. Faiz hala ekonominin temel bir işlemi olduğuna göre Kuran’ın cehennem tehditleri işe yaramamış.

***

Fakat benim asıl dikkat çekmek istediğim başka bir şey.

Hammurabi bir ekonomik soruna ekonomik bir çözüm getiriyor. Kuran ise sanki faizi anlamamış veya ciddiye almamış.

Üstelik Kuran’ın faiz için kullandığı “riba” kelimesi faiz olabilir veya tefecilik olabilir. Kuran sanki halk için değil okulcu doktorlar için yazılmış bir metin. Okulcu doktorların işi bu. Sabit tutulan ve muğlak ve çok anlamlı kelimelerden meydana gelmiş bir metni sahiplenip o metne şerh ve yorum yazarak kariyer yapmaktır işleri. Kuran da bunlara muğlak ve çok anlamlı kelimelerle dolu bir metin vermiş “alın bununla oynayın, kariyer yapın” demiş sanki. Günümüzde de Kuran’ın sahipleri hâlâ bu İslam ruhbanlarıdır.

***

Ruhbanlar sınıfı bir gölge Kuran yaratmışlar. Faizi yasaklayan Kuran değil. Bu soytarılar, yani okulcu doktorlar, yani İslam ruhbanları.

Benim gerçekten merak ettiğim, Kuran neden faizi ve tefeciliği bir ekonomik işlem olarak görüp ekonomik bir çözüm getiremiyor? Hammurabi bile bin sene önce devletin faiz oranlarını belirleyerek tefeciliğin önüne geçebileceğini anlamış ve buna göre kanunlar çıkarmış. Kuran neden, “yüzde 8 faiz verebilirsiniz, daha yüksek faiz ile para kiralayan insanlar, hem faizi hem de anaparalarını kaybederler” gibi bir şey diyememiş? Yani neden ekonomik bir soruna ekonomik bir çözüm getirememiş?

Notlar:

— En az 3 bin senedir insanlar; bir ruhban sınıfın tanrılardan aldıklarını iddia ettikleri —ama aslında kendilerinin yazdıkları— yasaların ilahi yasalar olduklarına inanıyorlar. Yasaların sahibi tanrıların insanları kayırdığına inanıyorlar. Yasaları gerçekten yazmış olan egemen güçlerin insanları sömürmek için bu yasaları yazdıklarını göremiyorlar mı? Yoksa görmek mi istemiyorlar? Görsek bir şey değişmiyor ki!

Faizle ilgili diğer yazılar.

Gölge Kuran.

Sabit Metinler Kuramı bağlamında Kuran

Kuran’ı nasıl tanımlıyorsunuz?

Bütün mesele tanımlama meselesi ya; Kuran’ı, tartışmasız, mutlak ve tek otorite olarak tanımlıyor musunuz? Bu bir önkabuldür. Kuran’ın otoritesinin mutlak ve sorgulanamaz olduğunu kabul ediyorsunuz. Bu önkabülün Kuran’da yapılmış tanımların doğruluğu veya yanlışlığı ile ilgisi yoktur.

Zaten sadece iki tanımlama seçeneği var:

1. Kuran tek ve mutlak otoritedir ve sorgulanamaz. Akıl Kuran’dan sonra gelir.

2. Kuran sabit tutulan kadim bir metindir, başka bir özelliği yoktur ve akıl yolu ile sorgulanabilir.

Kuran’ı mutlaka otorite olarak kabul eden bir insan bunu akıl yürüterek ve Kuran’ı sorgulayarak yapmamıştır; bir tanımlama olarak yapmıştır. “Ben Kuran’ın mutlak otorite olduğunu kabul ediyorum” diye bir tanımlama yapmıştır; hiç sorgulamadan Kuran’ın otoritesini kabul etmiştir.

Bu bir önkabuldür ve tartışmaya açık değildir çünkü akıl yolu ile sorgulayarak verilmiş bir karar değildir.

Kuran’ı mutlak otorite olarak kabul etmiş birisi Kuran’da ne yazarsa yazsın bu önkabulünü değiştirmeyecektir.

Kuran’ı sorgulamak da akıl yolu ile verilmiş bir karar değil gibi gözüküyor; o da bir tanımlamadır. Kuran’ı sorgulamak akıl yolu ile yapılan bir şeydir. Çünkü akıl zaten sorgulamak demektir.

Fakat işler bu kadar basit değil.

Sabit metinler kuramı diye bir şey var.

Açıklayalım.

Sabit tutulan bütün metinlerin geçtikleri bir süreç vardır. Sabit tutulan metin Kuran olur, İncil olur, Tevrat olur, bir anayasa olur, Aristo’nun yazıları olur, Newton’un kitabı olur… hiç farketmez.

Sabit tutulan metinler, hangi alanda olursa olsun, aynı süreçten geçerler.

Bir metnin sabit tutulmasının bir amacı vardır. Bu metin değerlidir ve onu sabit tutmayı kabul etmiş insanların malıdır; onlar sahip oldukları metni sabit tutarak kutsallaştırırlar.

Bir dinin kutsal metinleri o dine inanan insanları birbirine bağlayan bağlayıcı unsurdur.

Sabit tutulmuş kutsal metinlerin sahipleri egemen güçlerdir. Kutsallaştırdıkları metni kendi siyasi amaçları için kullanırlar.

Ama egemen güç bir tüzel varlıktır. Tüzel varlık, adı üstünde, hukuktan doğmuş bedensiz bir canlı varlıktır. İnsan değildir ama insan gibi hareket eder. Tüzel varlığın işini yapan insanlardır. İnsan bedeni olmadığı için, tüzel varlık yazı yazamaz veya bir metni düzenleyemez, yorum yazamaz, metni değişen koşullara uyduramaz.

Egemen güçler kutsal metni sahiplenecek bir ruhban sınıfı kendi maaşlı adamları olarak yetiştirirler ve korurlar. Tarih boyunca bu rahipler sınıfına okulcu doktorlar denmiştir, çünkü bunlar akademik okulculardır. “Doktor” da zaten doktrini öğretmek ve yaymak için lisans almış öğretmen demektir. Doktrin de sabit tutulan metindir.

Okulcu doktorlar bir okula yerleşip orada bu kutsal metni öğrenirler, yorumlarlar ve yeni gelen müritlere öğretirler. Okulculuk askeriye gibi hiyerarşiktir ve kıdem ve rütbe çok önemlidir. Bu sebepten, doktorlar herşeyden önce kariyercidir; kariyer basamaklarında yükselerek rütbelerini ve otoritelerini arttırılar. Kuran’ın bu kariyerci profesyonel okulcu doktorların eline düşmüş olmasını bilmek önemlidir.

 * * *

Etrafında bir ruhban sınıfı oluşmamış bir sabit kutsal metin yoktur. Ruhbanlar kutsal metni öğrenirler fakat bildiklerini halktan gizlerler çünkü kendileri kutsal metin hakkında tek otorite olmak isterler.

Ruhbanlar yorumları ile kutsal metnin otoritesini bitirirler. Kutsal metnin içini boşaltırlar, anlamsızlaştırırlar ve sonunda kutsal metin sadece bir sembol olarak kalır.

Ruhbanlar bunu nasıl yaparlar? Bir gölge metin yaratarak yaparlar.

Bütün sabit metinlerin bir de gölge metni vardır. Kuran’ın da bir gölge metni vardır. Nerede bu gölge Kuran?

Gölge Kuran, fıkıhta, kelamda, hadislerde ve yüzlerce yıldır ruhbanların yazdığı yorumlarda gizlidir. Tek bir kitap olarak kendini göstermez. Gizlidir. Onu sadece ruhbanlar bilir.

Sabit metnin en büyük sorunu sabit olmasıdır. Sabit olduğuna göre değiştirilemez. Değiştirilemediği için de eskir ve yeni buluşlara ters düşer. Mesela, Kuran’ın sabit tutulan metni; dünyanın evrenin merkezinde hareketsiz durduğu varsayımının geçerli olduğu bir dönemde yazılmıştır; sonra insanlar dünyanın hareket ettiğini bulmuşlardır. Kuran metninin bu yeni buluşa uyarlanması gerekmektedir. Ama bu Kuran’ın yanlış olduğu kabul edilmeden ustaca yapılmalıdır.

Sabit metnin diğer önemli özelliği, sabit olması dışında, kesinlikle doğru olduğu ve hiçbir çelişki ihtiva etmediğidir. Tabii, bu bir önkabuldür.

Ruhbanların işi bu eskiyen metni yeni bulunan bilgilere uydurmaktır. Bu da gölge metin ile yapılır.

Gölge metin, kutsal metinde yazanların tam aksini söyleyebilir. Eski metin artık okunmaz, okunamaz. Dili eskimiştir. Sadece o dilde uzmanlaşmış ruhbanlar eski metni okuyabilir. Sivil halk eski metni okumaya çalışsa bile anlayamaz. Anlasa bile yorumları ruhbanlar tarafından kabul görmez. Herkes kutsal metin konusunda ruhbanların otoritesine boyun eğmek durumundadır.

Ruhbanlar o eski dili öğrenip, kutsal metni anladıklarını iddia ederler. Otoriteleri buradan gelir.

Eski metni okuyup anlayacak insan kalmamıştır. Ruhbanlar dışında. Ruhbanların istediği de budur işte. Bütün otorite kendilerine geçmiştir. Kutsal metni yorumlama otoritesi sadece kendilerine aittir. Artık kutsal metni istedikleri gibi yorumlarlar.

 * * *

Ruhbanlar egemen güçlerin paralı adamlarıdır. Egemen güç bunlara fetva siparişi verir, bunlar da verilen siparişe uygun bir fetva yayınlarlar.

Bir örnek olarak, egemen güç “ben artık müslüman halkımın domuz eti yemesini istiyorum; Amerikalı domuz tacirleri bizim pazara girmek istiyorlar, bana domuzu helal yapan bir fetva verin” diyebilir.

Ruhbanlar hemen bir helal domuz fetvası verirler. Bu onlar için çok kolay bir iştir. Ruhbanlar laf cambazıdır. Tanımlama otoritesi tamamen bunların elindedir. İstedikleri tanımlamaları yaparlar. Mesela, fetva şöyle olabilir: “Bugün domuz dediğimiz hayvan, Kuran’da domuz diye bahsedilen hayvanla aynı genetiği paylaşmadığı ve başka bir cins olduğu ve ortada sadece bir isim benzerliği olduğu için, domuz yemek helaldir.” Fetvanın içine Arapça kelimeler serpiştirilerek fetva çok daha ulvî ve inandırıcı yapılabilir.

Helal domuz satışları patlar; market rafları en meşhur domuz eti olan Amerikan malı Spam kutuları ile dolar. “Coke ve Spam: Tadını Çıkart” reklamları televizyonlarda dönmeye başlar. Ve Amerika bir kere daha Türklerin en zayıf tarafı İslamı kullanarak Türkiye’de başarılı bir operasyon yapmış olur.

 * * *

Kuran’ın harfleri, kelimeleri, ayetleri, tanımları ve surelerin sırası sabittir değiştirilemez. Ama bu Kuran’ın anlamı değiştirilemez demek değildir.

Kuran’ın sözü değiştirilemez ama anlamı değiştirilebilir.

Sabit metinler zaman içinde eskir. Sabit metnin tanımları eskir. Yeni buluşları açıklayamaz olur.

Ruhbanların işi sabit metne yorumlar yazarak eskiyen metni güncellemektir. Bu ustalık isteyen bir sanattır çünkü sabit metni değiştirmiyormuş gibi görünerek değiştirmeyi bilmeniz gerekir.

Kuran 1400 yıl eskidir ve gölge Kuran çoktan yaratılmıştır.

Sabit tutulan özgün Kuran metni sabittir ama artık hiçbir otoritesi kalmamıştır; otorite gölge Kuran’a geçmiştir. Gölge Kuran’ın yaratıcıları ve sahipleri de ruhbanlardır. Yani Kuran’ın otoritesi tamamen ruhbanlara geçmiştir.

Ruhbanlar Kuran’ı istedikleri gibi tahrif ederler ve kimse de bunu anlayamaz. İnsanlar Kuran’ı tahrif etmek Kuran’ın metninin değiştirmek zannederler. Hayır. Kuran’ın metni değiştirilmez. Tahrif edilmiş Kuran gölge Kuran’dır. Bu gerçeği anlayan insan uyanmış olur. Aynı 18. yüzyılda uyanan Avrupalılar gibi. Çünkü uyanmak demek, dinin ruhbanların eline geçtiğini ve ruhbanların halkı kandıran sahtekarlar olduklarını anlamak demektir.

Bütün mesele tanımlamaları iyi anlamaktır.

Kuran’da bulunan tanımlamaları kayıtsız şartsız kabul eden birisi —yani Kuran’ın otoritesini sorgulamadan kabul eden birisi— akıl yolu ile fikrini değiştirmez çünkü bu fikrine akıl yolu ile ulaşmamıştır, tanımlama yolu ile ulaşmıştır.

Fakat biz Kuran’ın halifeler tarafından kitaplaştırıldığını ve halifelerin Kuran’ı kitaplaştırırken kendi siyasi amaçları için yeniden yazdıklarını biliyoruz. İniş sırasını beğenmeyip Mekke surelerini kitabın arkasına atan halifelerin sadece bu hareketi bile Kuran’a saygısızlıktır. Sabit tutulan metin, halifelerin yazıp kitaplaştırdıkları mushaf denilen bu metindir ve artık hiçbir otoritesi kalmamıştır.

 * * *

Peki, halifelerin eseri olan Kuran’ın Allah’ın sözü olduğuna inanan bir insana ne demeli? Kuran’da yazılı olan tanımların Allah’ın aracısız sözü olmadığını kesin ve net olarak biliyoruz. Arada en az üç tane aracı var. Fakat bir iletişim kanalından geçen hiçbir mesaj bozulmadan, tam olarak geçemez; bu bir doğa yasasıdır.

Kuran’ın resmi hikayesine göre 1) Cebrail adlı melek Allah’ın sözlerini Peygamber’e sözsüz olarak nakletmiştir; 2) Peygamber de içine doğan bu ilhamı seslendirmiştir; 3) Çevresinde okuma yazma bilen birileri de Peygamber’in seslendirdiği sözleri kemik parçaları üzerine yazmış veya ezberlemişlerdir.

Arapça’da sesli harfler olmadığı için yazıya geçirilen bir sözün daha sonra aynı şekilde okunması çok sorunlu idi. “Arapça değil mi, uydur uydur söyle sözü” buradan gelmiştir.

Hayatı masal uydurmak olan bir milletin palavralarına ne kadar çabuk inanmış insanlar. Bu da Arapların zannettiğimiz kadar saf masalcılar olmadıklarını ve propaganda işinde usta olduklarını gösterir. Çünkü halifeler bu dağınık materyeli toparlayıp kendi siyasi amaçlarına uygun olarak yeniden yazıp kitaplaştırmışlardır ama önce kemik parçalarına yazılanları yakmışlardır.

Zaten Allah-Cebrail-Peygamber iletişim kanalı gerçek üstü (doğa üstü) bir iletişim kanalıdır. Bu tip bir iletişim olabileceğine isteyen inanır istemeyen inanmaz. Akıl yolu ile tartışılacak bir şey yok.

Zaten insan aklı bir peygamberin peygamber olup olmadığını akıl yolu ile bilemez. Akıl peygamberden delil ister. Fakat peygamber adayı peygamber olduğunu ispatlamak için sadece akıl dışı, doğa üstü deliller vermelidir. Çünkü doğa üstü güçleri olduğunu ispatlamalıdır. Ama akıl, akıl dışı, doğa üstü delilleri kabul etmez. Kısacası, eğer aklınızı kullanarak karar vermek isterseniz bir peygamberin peygamber olup olmadığını bilemezsiniz. Sadece onu peygamber olarak tanımlayabilirsiniz. Veya onun kendini peygamber olarak tanımlamasını kabul edersiniz.

Notlar:

— “Newton’un kitabı…”

Newton’un Principia diye bilinen kitabı Avrupa akademik okulculuğunun temel kitaplarından biridir. Aristo’nun yazılarının yerini almıştır. Einstein ve Darwin Avrupa okulculuğunun diğer akademik şeyhleridir. …

Newton’la ilgili yazılar.

Kalpazan Newton: hem suçlu, hem güçlü.

Tüzel varlıklar kuramına giriş.

— “sonunda kutsal metin sadece bir sembol olarak kalır…”

Semboller içi boşaltılmış, dekoratif objeler oldukları halde otoriteleri vardır.

— Gölge Kuran’ın kitap Kuran’ın yerini aldığını göstermek için iki örnek verebiliriz: Faiz ve zekat. Kuran’da faizle ilgili 4 ayet vardır. Bunlar da faizi tanımlamaz. Mesela Diyanet işleri faiz konusunda bir fetva vererek faizi Kuran’da olmayan bir şekilde tanımlar.

Zekat Kuran’da devlete verilen vergi demektir. Böyle bir şey artık olmadığı için gölge Kuran zekat’ı fakirlere verilen sadaka olarak tanımlamıştır. Demek ki ulemanın gölge Kuran’ı gerçek Kuran’ın zekat tanımını değiştirmiştir. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Sabit tutulan metinler kuramı: Özet

1. Metin yazılır.

2. Metin yazanlar metnin sahipleridir. Din bağlamında sabit metnin sahibi egemen güçtür.

3. Metnin sahipleri metni sabit tutma kararı alırlar.

4. Metin sabitlenir.

5. Egemen güç sabit tutulan metni bir ruhban sınıfa emanet eder. Ruhbanlar egemenlerin adamıdır.

6. Metin eskir. Yeni buluşları açıklayamaz.

7. Ruhbanlar sabit metne yorum yazarlar. Yorumlarıyla sabit metnin içini boşaltırlar. Bir gölge metin yaratırlar. Asıl metnin otoritesi gölge metne geçer; yani ruhban sınıfa geçer. Gölge metnin sahipleri ruhbanlardır.

8. İçi boşaltılan metin dinin sembolü olur. Artık tek değeri sembol olmasıdır. İçeriği anlamsızlaşır.

9. Ruhbanlar kendi hiyerarşilerini kurarlar ve güçlenirler. Ruhbanların tek amacı hiyerarşide yükselmek ve daha çok rütbe ve otorite kazanmaktır.

10. Ruhbanlar eğitimi ele geçirirler. Giderek güçlenirler. Ruhbanların hiyerarşisi yeteri kadar güçlenince kendisini besleyen egemen güce kafa tutmaya başlar.

Bütün bunları yaptıran güç sabit tutulan bir metinden kaynaklanmaktadır.

 

Riba faiz değildir

Mustafa Öztürk, Diyanet, TOKİ, Faiz diye bir yazı yazmış. Benim dediklerime benzer şeyler söylemiş.

Özet olarak, Kuran’da faiz olarak tercüme edilen “riba” kelimesinin bugün bankacılık sisteminde kullanılan mevduat veya kredi faizi ile bir ilgisi yoktur diyor. Riba kelimesi bugün tefecilik dediğimiz şeye tekabül ediyor. Yani Kuran tefeciliği yasaklamış, faizi değil.

Buna göre “İslam’da faiz kesin olarak haramdır” diye bas bas bağıran Diyanet, Kuran’ı hiç anlayamamış ve halkı yanlış bilgilendiriyor.

M. Öztürk:

Din İşleri Yüksek Kurulu’nun TOKİ projesi kapsamında alt gelir grubundaki vatandaşların ev sahibi olmak için kamu bankalarından kredi kullanmalarını Kuran’da yasaklanan riba ve ribalı işlem kapsamında değerlendirmemesi bize göre isabetlidir.

Bürokratlar ve teoloji doktorları Kuran’ı yorumlayıp karar veriyor. Kuran zaman içinde değişen şartlara uyum sağlayamamış. Bu sebepten bir profesyonel ruhban sınıf laf cambazlığı ile Kuran’ı değişen şartlara uydurmaya çalışıyorlar. Bunu da bir gölge Kuran yaratarak yapmışlar.

Kuran’da bugün faiz dediğimiz kurumsal faiz ile ilgili bir düzenleme yok. Diyanet bürokratları ne uydurursa ona inanmak durumundayız. Diyanet halkın Kuran’ı açıp kendi aklını kullanarak okumayacağını biliyor.

Zira Kuran’da yasaklanan riba (cahiliye ribası) ile bugünkü bankacılık sisteminde binbir türüyle cari olan “faizi”i özellikle meşhur “altı mal hadisi”nden hareketle gelişigüzel biçimde aynileştirmek pek mümkün değildir.

Gerçekten de Kuran riba kelimesini tanımlamaz. Kuran’ın çağdaş muhatapları bu kelimenin anlamını biliyorlarmış ama biz bilmiyoruz. Kuran ribayı tanımlamıyor, çeşitlerini sıralamıyor ve ribayı neden yasakladığına dair bir gerekçe bildirmiyor. Riba’nın tanımı da, yasaklamanın gerekçeleri de hep sonradan yorumcular tarafından uydurulmuş. Yani insanlar yorumcuların uydurdukları Kuran’da olmayan şeylere Kuran söylüyormuş gibi inanmışlar. İnandırılmışlar. Çünkü hiçbiri Kuran’ı açıp okumuyor, otoritelerin yorumunu sorgulamadan kabul ediyor.

Hele de “Buğdayla buğday, misli misline vesaire” diye başlayıp ardından son derece iğreti [eğreti demek istemiş olmalı] benzerlikler kurarak bugünkü mevduat veya kredi faizini “riba”ya eşitlemek, tabir caizse şaka gibidir.

Bankaya para yatırmak demek paranı bankaya kiralamak demektir. Kiralama ücreti olarak da banka sana kira ödüyor, bu kiraya da faiz deniyor. Kiralanan şeyden kira almanın yasaklanması kadar saçma bir şey olabilir mi?

Çünkü 1400 küsur yıl öncesinin Medine pazarındaki piyasa, para, ticaret, iktisat ilişkilerinin o günden bugüne çok köklü paradigmatik evrimler geçirdiği izahtan varestedir.

Bu ne demektir? Kuran’daki tanımlar zaman ve mekanla kısıtlıdır. Mustafa Öztürk bu gerçeği kabul etmiş oluyor.

Kuran’daki faiz yasağı 1400 yıl öncesinde Medine pazarı ve o dönemin Arap toplumu için geçerlidir. Bugün için geçerli değildir.

Demek ki Kuran bir hukuk kitabı değildir. Çağlar boyu geçerli olan bir yasalar kitabı değildir.

Öyleyse, Kuran’ın yasak tanımları belli bir tarihsel dönem ve coğrafi bölge için yapılmıştır ve bugünün toplumu için geçerliliği yoktur. O zaman Kuran’daki faiz konusu neden günümüz Türkiye’sinde gündeme geliyor? İslam ile ilgisi olmayan konulara neden İslam tanımlamaları bulaştırılıyor?

Neden eski Mısır’daki borçlanma yöntemlerini tartışmıyoruz? Neden eski Çin’deki faiz anlayışını uygulamıyoruz?

1400 yıl önce tanımlanmış Bedevi Arap faiz anlayışı bize eski Mısır ve eski Çin veya Babil veya Sümer para sistemleri kadar yabancıdır. Nedir bu Arap seviciliği? Anlamak mümkün değil.

Türkiye’de devlet tarafından düzenlenmiş, ve uluslararası sistem ile uyumlu bir bankacılık sistemi vardır. 1400 yıl öncesinin ilkel Arap para sistemini günümüze taşımak, “dünya düzdür” demek gibi bir şeydir.

Kuran dünyanın düz olduğunu varsayar. Bugün bu varsayımı kabul edemeyiz. Kuran uzayın 7 semadan meydana geldiğini ve 7. semanın tepesinde Allah’ın tahtının bulunduğunu söyler. Kuran’ın kozmogoni, kozmoloji, jeoloji, coğrafya, ahlak ve para anlayışlarını insanlık çoktan aşmıştır. Bırakalım isteyenler bu ilkel varsayımlara inansınlar ama bunu modern Türk toplumuna dayatmaya kalkmasınlar.

Bu mesele bir tarafa, Kuran’da yasaklanan riba bugün “yeraltı tefeciliği” denen sistemdeki uygulamaya benzer şekilde cari olan mürekkep faizdir ki buna “temerrüt/gecikme faizi” de denebilir.

Katılıyorum. Kuran faize değil, tefeciliğe karşı. Fakat tefeciliği ortadan kaldırmak için dayattığı çözüm çok garip. Toplumsal bir olayı cehennem tehditi ile ortadan kaldırmaya çalışıyor. Başarısız olduğu kesin. Bugün faiz de tefecilik de devam etmektedir.

Öte yandan, riba, Kuran’ın nazil olduğu dönemdeki ekonomik şartlar mucibince tefeci zenginlerin yoksul ve/veya ihtiyaç sahibi insanlara verdiği borçlarda cereyan eden bir şeydir.

Tamam işte, riba o zamanın tefecilerinin yaptığı bir şey. Asıl ilginç olan, 1400 yıl önce yazılmış olan bir metinde toplumsal bir arızayı düzeltmek yerine orantısız ceza ile cezalandırmak için yazılmış bir cümlenin bu kadar ciddiye alınması.

Oysa modern bankacılık sisteminde çoğu kez zenginler kredi kullanan, küçük tasarruf sahipleri ise bankadaki mevduatları ile zenginleri fonlayan kimseler mesabesindedir.

(Mesabe: derece, mertebe, düzey.)

Öte yandan, riba, düpedüz bir sömürü aracı olarak mevcut borcu geri ödenmesi zor bir borçtan imkansız bir borca dönüştürerek uzun vadede borçluyu alacaklısının müesses manada köleleştirmesi gibi vahim bir sonuç doğurur.

Doğru tespit. Ama Kuran riba yasağı için bir gerekçe göstermiyor. Bunlar hep sonradan zamanın ahlak anlayışına uygun olarak yapılmış yorumlar. Eğer Kuran tefeciliği ortadan kaldırmak istiyorsa gerçekçi toplumsal çözümler bulması gerekirdi. Cehennem ile korkutmak bir işe yaramaz.

Modern bankacılık sisteminde ise hukuki süreçlerle borcun tahsiline çalışılır.

Zaten daha peygamberin döneminde çevresindekiler bugünkü anlamda faiz vermekten çekinmemişler. Etraftan işletmek üzere para toplayıp karşılığında kiraladıkları para için kira (faiz) ödemişler. Kimse de bunda bir sakınca görmemiş. Daha sonra Kuran’dan daha Kurancı yorumcular çıkıp faizin yasak olduğunu söylemişler.

Sonuç:

İlkel Arap faiz anlayışının 21. yüzyıl laik Türkiyesinde hortlatılıp gündem yapılmasından ne anlamalıyız?

Notlar:

Faiz harammış!

Faizle ilgili diğer yazılar.

Gölge Kuran.

Gölge Kuran

Faiz konusunda Diyanet’in son fetvası, İslam’ın sahipleri olduklarını iddia eden ruhbanların, ne kadar sahtekar, yalancı, alçak, insanlık müsveddesi yaratıklar olduğunu gösteriyor.

Osmanlı döneminde de, Diyanet’in atası olan Şeyhülislam, Padişahın istediği fetvayı verirdi. Diyanet Şeyhülislam’ın kurumsallaşmış halidir. Değişen bir şey yok, devletin beslemesi ruhbanlar devlet politikalarını Kuran’dan yansıtarak resmileştiriyorlar. Sipariş üstüne fetva veriyorlar.

 * * *

Faiz konusunda Diyanet aklımızla alay eden açıklamalar yapmış.

Her şeyden önce, Kuran bugün bildiğimiz kurumsal faizi yasaklamaz. Faizin yasak olduğu bu sahtekar ruhbanların uydurmasıdır. Daha detaylı olarak aşağıda bahsedeceğiz.

 * * *

Diyanet ne demiş?

“Faiz getirisi elde etmek amacı taşımadığı” için TOKİ sosyal konut projelerinde kullanılan kredi faizleri haram olmazmış.

Fetvayı veren Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu imiş.

Soru sormuşlar bu kuruma:

“TOKİ’nin sosyal konut projesinin dinî hükmü nedir?”

Herhalde, soruyu soranlar, “TOKİ’den ev alırsak faizle ev almış oluyoruz; faizle ev aldık diye cehennemde yanar mıyız?” diye sormak istemişler. “Bu dünyada ev sahibi olalım derken cehenneme odun olmayalım” diye düşünmüşlerdir. Bu sorunun cevabını da devletin bir kurumunda çalışan bazı bürokratların verebileceğine inanmışlar. Batılın egemenliği bu kadar yaygınlaşmış mı?

Banka ile olan her ilişkilerinde faize bulaşan insanlar, ev alırken faize bulaşmaktan korkmuşlar.

İşin ciddiyeti şimdi anlaşıldı!

Devletin çok sevdiği bazı şeriatçı tarikatlar, halka “TOKİ’den ev almayın; faizle ev almış olursunuz cehennemde yanarsınız. Bizim tarikatın yaptırdığı helal evlerden alın direk cennete gidin” diye propaganda yapmış anlaşılan ve halkın TOKİ evlerine olan isteği azalmış. Bunun üzerine Diyanet işe el atmış ve “TOKİ faizi helaldir; hiç korkmadan TOKİ’den ev alabilirsiniz” diye fetva yayınlamış.

Araplaşan —Araplaştırılan— halk, artık tamamen batıla inanıyor; evini bile Arapların faiz anlayışına göre alıyor veya almıyor. İnşaat ve müteahhitlik ile dinin bir ilişkisi olmadığını göremiyor. Bu ülkede inşaatların ve bankacılık işlemlerinin devletin koyduğu kurallara göre yapıldığını, Kuran’ın koyduğu kurallara göre yapılmadığını anlayamıyor veya bilmiyor. Bu kadar düşmüşüz yani.

 * * *

“TOKİ’nin sosyal konut projesinin dinî hükmü nedir?”

Çok ilginç bir soru değil mi? İnşaat yapmanın nasıl bir dinî hükmü olabilir? Devletin bir kurumu halk alsın diye ucuz konut inşa ediyor. Bunun dinle, İslam’la, şeriatla ne ilgisi olabilir? Bu insanlar iyice sapıtmış. Şeriat çoktan gelmiş de haberimiz olmamış.

Diyanet’in fetvası ne diyor?

“İslam’da faiz kesin olarak haramdır. Faiz almak da faiz vermek de caiz değildir.”

Diyanet yalan söylüyor. Bu doğru değil.

Tabii Diyanet derken, bu fetvaları bir tüzel kişilik olun “Diyanet” yazmıyor, o kurumda çalışan insanlar yazıyor. Kimdir bu insanlar?

Bu insanlar okulcu doktorlardır.

Eskiden bunlara Skolastikler denirdi. Okulculuk dünyanın en eski mesleğidir. Çok çeşitli doktorlar vardır. Bu fetvaları yazanlar teoloji doktorlarıdır. Daha bilinen adıyla ilahiyatçı.

Bunlar Türkiye’ye veya İslam’a has bir meslek grubu değildir. Skolastikler, yani okulcu doktorlar, aşağılık bir insan türüdür. Sırma işlemeli cüppe ve çakma sarık gibi otorite sembollerini giyinerek ve zırhlı Mercedes’lerinin penceresini açıp halka “tutumlu olun, israf yapmayın” diye öğütler vererek halka itibarlı ve saygıdeğer görünen bu kibirli insanların aşağılık ve alçak profesyoneller olduğunu söylüyoruz. Egemen güçler için çalışıp halkı aldatan bu aşağılık insanlara başka ne diyebiliriz?

Sipariş üzerine fetva yazan bu profesyonel yalancıları başka nasıl tanımlayalım?

 * * *

Bir Katolik rahip ile bir İslam ruhbanı arasında hiçbir fark yoktur.

 * * *

Bu profesyonel doktorların işi kutsal olarak tanımladıkları bir kitabı zamana uydurmaktır.

Kutsal kitap denen şey sabit tutulan bir metindir. Bu metnin kelimeleri ve cümleleri değiştirilemez. Fakat 1.400 sene önce yazılmış bir metnin güncel konulara uyarlanması gerekir. Bu işi yapacak olanlar da bu profesyonel laf ebeleridir. Okulculuk ustalık ister. Laf ebeliği deyip geçmeyin. Lafları öyle evirip çevireceksiniz ki kutsal metinde “ak” kelimesinin “kara” anlamına geldiğini söyleyeceksiniz ve insanları buna inandıracaksınız.

Kutsal metninin metni değiştirilemez ama anlamı değiştirilebilir. Bu sahtekar ruhbanların işi yorum yazarak —yani fetva vererek— kutsal metne istedikleri anlamı vermektir.

Bütün mesele tanımlama gücünün kimde olduğudur.

Peygamber yaşarken tanımlama gücü peygamberdeydi çünkü Kuran’ı o seslendiriyordu. Yani tanımlamaları o yapıyordu. “Domuz eti yemeyin” bir tanımlamadır. Peygamber’in kayıtsız şartsız tanımlama gücü olduğu için hiçbir gerekçe göstermeden böyle bir tanımlama yapabiliyordu. Peygamber’in takipçileri de onun tanımlamalarını kabul ediyorlardı.

Peygamber öldükten sonra tanımlama gücü halifelere geçti. Onlar da Kuran’ı kitaplaştırmak adına kendi siyasi amaçlarına uygun bir metin yazıp onu kitaplaştırdılar.

Halifelik dönemi bitince her kutsal kitabın etrafında oluşan bir profesyonel ruhban sınıf Kuran’ın etrafında da oluştu. Tanımlama gücü şimdi bunlara geçti. Kendi kendilerine yok fıkıhçı yok mıkıhçı diyerek ünvanlar verdiler ama aslında bunlar profesyonel laf bükücüler yani okulcu teoloji doktorları idiler. İşte bunlar Kuran’ı yorumlayarak yeni bir “gölge” Kuran yarattılar.

Kuran’da yazılanlar değil bu sonradan tanımlanmış gölge Kuran’da yazılan tanımlamalar artık geçerlidir. Bu durumu anlamak çok önemlidir.

Bu İslam ruhbanları Kuran’da yazılmayanlardan bir Kuran üretmişlerdir. Kuran’da yazılı olsaydı bu ruhbanlara ne gerek vardı? Onlar şöyle bir masal anlatırlar: biz Kuran’ın gerçek anlamını yorumluyoruz. Sahtekarlıklarını böyle gizlemeye çalışıyorlar. Yaptıkları ise, Kuran’da olmayan şeyler tanımlamak ve bu tanımlamaları Kuran’ın gerçek anlamı gibi satmaktır. Buna da sahtekarlık denir.

Faiz konusunda Diyanet’in yaptığı da budur: Laf oyunları ile faiz’i sakıncasız hale getirmek.

Kuran’da kurumsal faiz (bugün anladığımız anlamda faiz) yasaklanmamıştır.

Fakat İslam dini Kuran’a dayalı değildir; ruhbanların yarattığı gölge Kuran’a dayalıdır.

Tekrar söyleyelim: Bu profesyonel doktorlar; profesyonel laf bükücüler; profesyonel laf ebeleri; İslam’ın ruhban sınıfı, kendi Kuran’larını yazmışlardır.

 * * *

Faiz güzel bir örnektir.

Bin sene önce tanımlama gücü bu ruhbanlara geçince bunlar Kuran’da ki dört faiz ayetini okuyup “Kuran faizi haram olarak tanımlamıştır” diye bir yorum yapmışlar. Bu yorum zamanla dogmalaşmış ve bu doktorların yazdığı gölge Kuran’a girmiş ve resmi dogma olmuş ve kemikleşmiş.

Akademik okulculuk, askeriye gibi hiyerarşiktir. Sonraki kuşaklar yerleşmiş ve dogmalaşmış bir tanımlamayı sorgulayamaz. Hiçbir ruhban Kuran’daki faiz ayetlerini okuyup “Kuran faiz haramdır demiyor ki” diyemez. Derse meslekten atılır. En azından marjinalleştirilir.

Bin sene önce ruhban sınıfın yaptığı faiz haramdır tanımlaması artık sorgulanamaz. Ama biz maaşlı ruhbanlar olmadığımız için sorgulayabiliriz. Açıp Kuran’a bakıyoruz ve görüyoruz ki, Kuran’da bahsedilen faizin bugün anladığımız faizle ilgisi yok.

Devam edelim.

Diyanet’in paralı ruhbanları demiş ki: “İslam’da faiz, kesin olarak haram kılınmıştır.”

Yalan.

Kuran’da bulunan dört faiz ayeti tefecilikten bahsediyor. Faizden değil. Üstelik Kuran “faiz” nedir tanımlamıyor. Faiz neden yasaklanmış açıklamıyor, bir gerekçe göstermiyor. Peygamber’in mutlak tanımlama gücü var ve böyle bir tanımlama yapılıyor.

Diyanet bürokratları devam ediyor:

“Bir zaruret bulunmadıkça faiz almak da vermek de caiz değildir.”

Caiz değildir, uygun değildir demektir. Neye uygun değilmiş? Kuran’a uygun olabilir veya olamaz.

Zaten bu da yalan.

Kuran’da “bir zorunluluk varsa faiz alıp verebilirsin” diye bir istisna verilmemiş. Bu Diyanet ruhbanlarının bir başka uydurması.

Nasıl olsa kimse Kuran’ı açıp okumaz diye “faiz” kelimesini işlerine geldiği gibi tanımlıyorlar ondan sonra da kendi tanımlarının Kuran’ın tanımı olduğunu iddia ediyorlar.

Bu okulcu sahtekarların hep kullandıkları bir yöntemdir. Kendi otoritelerini Kuran’ın üstünde tutuyorlar.

Palavraya bak:

“İş kurmak veya genişletmek; ev, araba satın almak üzere kişi, kuruluş veya bankalardan alınan faizli krediler de bu kapsamdadır ve caiz [uygun] değildir.”

Yalan!

Kuran’da kurumlar faiz veremez diye bir kural yok. Kuran’da kurumlardan faiz karşılığı borç almak yasaklaması yok. Nasıl olabilir ki? O zaman zaten borç veren kurumlar, yani bankalar yok; bugün bildiğimiz finans sistemi yok.

Üstelik, faiz finans sisteminin temelinde vardır. Faiz, kiraya verilmiş paradan alınan kiradır. Bunda ne kötülük olabilir ki? Para kiralamak suç ise, hem de cehennemlik bir suç ise, evini para karşılığı kiraya vermek de cehennemlik bir suç olurdu çünkü para kiralamakla gayrimenkul kiralamak arasında hiçbir fark yok.

Yani Diyanet’in paralı ruhbanlarının ve profesyonel laf ebelerinin sorgulamadan kabul ettikleri “faiz haramdır” dogması Kuran’da yoktur. Faizin uygunsuz olduğunu İslam’ın sahipleri olduklarını iddia eden yorumcular uydurmuşlardır.

Kuran’ın yasakladığı, paradan alınan kira değil, tefeciliktir.

Gayrimenkul kiralama benzetmesini kullanırsak; Kuran’ın karşı çıktığı, aylık 100 dinar değeri olan bir kulübeyi günlük 100 dinar ile kiraya veren ve bu yolla çaresiz insanları sömüren Arap tefecilere karşı getirilmiş bir yasaklamadır.

Ruhban yorumcular bin sene önce faizi yasaklamışlar ama faiz ekonomik hayatın bir gerçeğidir. Faizsiz finans olmaz.

Bu laf ebeleri faizi yasaklamışlar ama şimdi modern gerçeklerle karşılaşınca bir istisna yaratıp bu istisna için faizin yasak olmadığını söyleyecekler. Yani laf cambazlığı yapacaklar.

“TOKİ aracılığı ile devreye alınan son uygulama ise devletin, alt veya orta gelirli vatandaşlarına yönelik olarak ürettiği bir sosyal konut projesidir.”

“Bu projede, peşinat haricindeki tutar, kamu bankaları vasıtasıyla kredilendirilmekte olup devletin söz konusu borçlandırmaktaki amacı, faiz geliri elde etmek değil, aksine ödeme güçlüğü içindeki vatandaşlarının ev sahibi olmalarına yardımcı olmaktır.”

Demek ki, burada bir kurum yani bir banka, devlet garantisi altında, vatandaşa borç para veriyor. Hiçbir banka hayır olsun diye kira almadan (faiz almadan) para kiralamaz. Banka hayır kurumu değildir. Banka para kiralayarak para kazanır.

Diyanet ne diyor? Bu borç ve faiz iyilik amaçlı olduğu için, Diyanet’e göre, uygundur. Fakat Kuran’da, böyle amaca bağlı bir istisna yoktur. Kuran, “eğer aldığınız faiz ile hayırlı bir iş yapacaksanız, faiz helaldır” demiyor. Yok böyle bir şey. Diyanet resmen yalan söylüyor. Kuran adına konuştuğunu iddia ediyor ama Kuran’da olmayan masallar uydurup satıyor.

Tefeci aldığı aşırı faizi, kendi kullanmayıp fakirlere dağıtacak olsa, yani faizi “iyilik amaçlı” kullanacak olsa, “faiz uygundur” diye Kuran’da bir istisna belirtilmemiş. Zaten Kuran bir hukuk kitabı değildir. Kuran’dan hukuk çıkarmaya çalışanlar kendi tanımlamalarını yapıp Kuran’a mal etmeye çalışıyorlardır.

Diyanet laf cambazlığı yapıyor.

Kendisinin uygun bulduğu şeyleri, Kuran’ın sözü gibi satıyor.

Diyanet halkın cahilliğine güveniyor. Ruhbanların en eski sahtekarlığıdır bu. Halkı bilinçli olarak cahil bırakırlar sonra da cahil halka istedikleri tanımlamayı kutsal kitabın tanımlaması diye satarlar. Diyanet’in yaptığı da budur.

Diyanet’in TOKİ fetvasının son paragrafı da şöyle:

“Bu itibarla, devlet TOKİ’nin bu uygulamasında başka bir yolla konut alma imkanı tanımadığından, belirtilen niyetler ve amaçlar doğrultusunda söz konusu projeden yararlanmak caizdir.”

Çocuk mu kandırıyorsunuz? Devlet size faiz kullanmaktan başka yol bırakmadığı için faiz kullanmak caiz olmuştur. Mantığa bak?

Ama evet çocuk kandırıyorlar. Din zekaları 5 yaşında kalmış insanları kandırıyorlar. Kuran kurslarında akıllarını çürüttükleri insanları kandırıyorlar. İmam okullarında akıllarını bunlara ipotek edip şeyhlerinin her söylediğine inanmaya hazır kandırılmaya hazır insanları kandırıyorlar.

Bir devlet kurumunda çalışan maaşlı ruhbanların, din tacirlerinin, bürokratların bir devletin bir inşaat projesini faizden muaf olarak tanımladıkları için bu din tacirlerine inanan insanlara ne diyebiliriz ki?

Kuran’da kurumların bireylere para kiralamaları ve kira (faiz) almaları yasaklanmamıştır.

 * * *

Aslında önemli bir konu çünkü Kuran diye bilinen ve sabit tutulan ve kutsallaştırılmış bir kitap olduğunu görüyoruz. Çünkü bu kitabı bir kitap olarak elimize alıp tutabiliyoruz. Ondan Kuran deyince bu kitabı anlıyoruz. Faizi yasaklayanın bu kitap olduğunu zannediyoruz.

Ama bu kitabın içeriğinin hiçbir değeri kalmamıştır. Çünkü bu kitabın sahipleri yani İslam ruhbanları, alternatif bir Kuran yazmışlardır. Bu kitaba gölge Kuran diyoruz. Gölge Kuran akademik bir metindir çünkü bu akademik okulcu doktorlar tarafından yaratılmıştır.

Gölge Kuran ruhbanların yarattığı ve sadece kendilerinin bildiği görünmeyen gizli bir kitaptır.

Ayrıca bu Kuran’a has bir durum değildir. Bu profesyonel doktorlar aynı bir leşe üşüşen akbabalar gibi nerede bir sabit tutulmuş bir metin görseler oraya üşüşürler.

Faiz kavramı, bu gölge Kuran’ın gerçek otorite olduğunu ispatlıyor. Çünkü insanlar gerçek Kuran’da yazana değil gölge Kuran’da yazdığı söylenenlere inanıyorlar. Söyleyen kim? Ruhbanlar.

İşte, Diyanet ve Diyanet’ten maaş alan ruhbanlar, gerçek Kuran’ı hiçe sayarak, kendi faiz anlayışlarını tanımlayabiliyorlar ve Kuran’ın kendilerinin uydurduğu bu sahte faiz kavramını desteklediğini söyleyebiliyorlar.

Notlar:

Diğer faiz yazıları.

Din İşleri Yüksek Kurulu, TOKİ tarafından uygulanan “Sosyal Konut Projesi”yle ilgili görüşü üzerine çıkan haberlerle ilgili açıklama yaptı

Aynı lafları tekrarlamışlar. Faiz haramdır ama faizi iyi bankalar veriyorsa haram değildir. Kimi kandırdıklarını zannediyorlar acaba.

Kuran’ı nasıl okumalı?

İnananlar Kuran’ı akıl ile okuyamazlar. Yani sorgulayamazlar. Onlara göre —tanımlama olarak; önkabul olarak— Kuran doğrudur, eksiği yoktur; eksik gibi görünen şeyler biz anlayamadığımız için eksik görünüyordur, derler.

Mesela Kuran’da faiz gibi karmaşık bir konu 3-4 cümle ile geçiştirilmiştir. Faiz nedir tanımlanmamış; Kuran’a göre kaç çeşit faiz vardır, bilmiyoruz. Faiz haramdır denmiş ve faizcilik yapmakta ısrar edenler cehennemde sonsuza dek yanmakla tehdit edilmiş.

Bu çok garip.

Neden acaba toplumsal bir suç –faiz suç mu değil mi bilmiyoruz ya– dinî bir suçmuş gibi cezalandırılıyor?

Düşünün, futbol sahasında bir futbolcu diğer bir oyuncuya faul yapıyor (futbol suçu işliyor), ve yakalanıp cezaevine götürülüyor ve asılıyor! Veya faul yapmanın cehennemlik bir suç olduğu söylense… Ne kadar saçma.

Bir bağlamda işlenen bir suçun başka bir bağlamın yasalarına göre cezalandırılması hiç bir hukuk sisteminde yoktur. Topluma karşı bir suç işlemişsen, yasalar ne diyorsa ona göre cezalandırılırsın. Dinî bir suç işlemişsen —namaz kılmamışsan mesela— o zaman din cezalandırsın seni. (Gerçi namaz kılmamanın cezası yoktur.)

Arapların medeniyet ve hukuk anlayışı bu kadar olur. Tefeciyi cehennemde yakmakla tehdit ediyorlar!

Tefeciyi cehennemde sonsuza kadar yakmakla tehdit etmek şaka gibi bir şey. Ama insanlar gülmüyor. Ciddiye alıyorlar.

Farzedelim ki tefecilik kötü bir şey. Toplum için zararlı bir şey. Öyleyse, devlet yasa çıkartır ve tefecileri cezalandırır. Zaten bir şeyin suç olması için o şeyi suç olarak tanımlayan bir yasa olması gerekir. Eğer tefecilik bir suç olarak tanımlanmışsa, devlet tefecileri cezalandırır. Bu işe cehennemi karıştırmaya ne gerek var? Ne kadar çocukça bir suç ve ceza kavramı.

Bu ne ilkellik!

Toplumsal bir suç işleyen neden din tarafından cezalandırılıyor ve sonsuza kadar cehennemde yanma cezası alıyor?

İnanılmaz bir şey.

Orantısız ceza diye buna denir.

Laiklik kavramının, yani dinin toplumsal alandan çıkartılması işinin, ne kadar önemli olduğunu da anlamış oluyoruz. Din ile toplumsal işleri birbirine karıştıran toplumlar böyle absürd cezalar tanımlarlar.

Ayrıca bu durum, Kuran’ın ilk muhataplarının zeka seviyesini de açıklığa kavuşturmuş oluyor.

Arapların arasından birisi çıkmış, “El İlah’tan şimdi mesaj geldi, faiz yerseniz cehennemde sonsuza dek yanacaksınız” diyor. Bunu duyan faizci Arap korkuyor, “aman ha,” diyor, “cehennemde yanmaya niyetim yok, ben tefeciliği bıraktım” diyor.

Bu faizci arkadaş, gülüp geçeceğine, “ne cehennemi, ne yanması; şunun şurasında para kiralayıp, kirasını alıyoruz, bunun neresi suç olabilir” diyeceğine, işi ciddiye alıyor ve mesleğini bırakıp müslüman oluyor.

Halbuki müslüman olmasa, Kuran’ın bu fevrî ve absürd yakarak cezalandırma tehditleri onu bağlamayacak.

Notlar:

— Faizle ilgili diğer yazılar:

Tanımlamacılık / Faiz

Ben her konuya tanımlamacılık açısından bakıyorum. Bu dünya bir tanımlamalar dünyasıdır.

Kuran’daki ayetlere baktığımda onları tanımlamalar olarak görüyorum. Kuran’da geçen “faiz haramdır” cümlesi bir tanımlamadır.

Bu tanımlamanın gerekçesi de yoktur. Tanımlamacı yeteri kadar güçlü ise gerekçe göstermesi gerekmez. Bir tanımlama yapar ve bu tanımlamayı “kullarına” veya “kölelerine” dayatır ve kabul ettirir. Kölelerin efendilerinin tanımlamalarını sorgulama hakları yoktur, sadece kabul edebilirler.

Faiz, toplumu ilgilendiren bir konudur. Devleti ilgilendiren bir konudur. Din ile bir ilgisi yoktur. Ama devlet İslam devleti olunca işler değişiyor. Medine ayetleri inerken, faiz ayetleri dahil, Peygamber bir İslam devletinin temellerini atmıştı. Yönetim İslam devletinin elindeydi.

İslam devletinin, seküler bir devlet gibi, bir yasa yapıcı meclisi yoktu. Yasalar Allah’tan yansıtılarak Kuran’da tanımlanıyordu.

İlginç bir yöntem.

Mesela, aşırı kira (faiz) ile para kiraya vermek, yani tefecilik, 7. yüzyıl Arap toplumunda bir sorun olarak kendini belli ediyor. Yöneticiler tefeciliği bir sorun olarak görüyorlar.

Yasama organı olan bir devlet ne yapar? Tefeciliği önleyecek yasalar çıkartır. Tefeciliği yaratan toplumsal şartları ortadan kaldırmaya çalışır. Ama Arap aklını kullanarak sorunları çözmeyi denemez. Aklına kullanmak enerji ister. Arap miskindir. Kolaycıdır. Sorunları şipşak çözmek ister.

Tefecilik mi var? “Tefecilik yapanı cehenneme yollayacağız” diye Allah adına bir yasak tanımlarsın olur biter.

Tabii böyle bir tehdit bir işe yaramaz. Tefecilik devam eder gider. Çünkü tefeciliği yaratan toplumsal şartlar ortadan kaldırılmadığı müddetçe tefecilik ortadan kalkmaz.

İşin komiği, egemen güçlerin Allah’tan yansıtılarak tanımladığı bu tip yasalara insanlar inanır. Aradan bin yıl da geçse insanlar bu gerekçesiz tanımlamalara sorgulamadan inanır.

Mesela, Türkiye’de faiz ve para alışverişini düzenleyen, bütün dünya sistemine uyumlu, bir finans sistemi geçerlidir. Para sistemimiz Kuran’a göre ayarlanmamıştır. Zaten Kuran’da bir para sistemi, bir finans sistemi, geliştirilmemiştir. Yoktur.

Bu iki sistemi —dinden bağımsız modern finans sistemini ve Kuran’dan esinlenmiş bir para sistemini— birbirine karıştırmak komik sonuçlar doğurur. Helal faiz kavramı gibi. Helal faiz kavramı da helal domuz kavramı kadar gülünçtür.

Kuran’da faiz yemek cehennemlik bir suçtur. O kadar. Başka detay yok. Bundan bir finans sistemi çıkmaz.

Notlar:
Tanımlamacılık felsefesi.

— “Faiz haramdır” bir tanımlamadır. Kim yapmış bu tanımlamayı? Bana göre Kuran’ı kitaplaştırırken vahyi kendi siyasi amaçları doğrultusunde yeniden yazan halifeler yapmıştır. Ama çoğunluk “faiz haramdır” gibi bir sözü El İlah’ın elçisine Cebrail aracılığı ile ilettiğini ve elçinin de bu sözleri seslendirdiğine inanırlar.

Domuz eti ve emperyalizm

Acaba Kuran’da “emperyalizme karşı durun; emperyalizme karşı savaşın” diye açık ve net bir ayet olsaydı ne olurdu? Ne değişirdi?

Böyle bir ayet olamazdı çünkü İslam zamanının emperyalist gücüydü. Halifeler, ellerinde Kuran, komşu ülkeleri Allah adına talan ettiler. İslamlaştırmak ve sözde Allah adına ülkelerin topraklarına el koymak ve halklarını sömürmek emperyalizm değil de nedir?

İslamın komşularına yaptığını şimdi ABD ve diğer Batılı ülkeler İslam devletlerine yapıyor.

İslam temelinde emperyalizmdir.

Domuz meselesine gelince.

Ben Kuran’ın domuzu neden İslamiyetin kutsal hayvanı yaptığını —Hinduların kutsal ineği gibi— bir türlü anlayamamışımdır.

Domuz eti yasağı ile emperyalizm arasında belki ilginç bir ilişki vardır belki de yoktur ama domuz eti yememek bireylere getirilmiş bir yasaktır. Emperyalizmle savaş ise devletlerin, yani tüzel varlıkların, görevlerinden biridir. Tüzel varlık canlı bir varlıktır ama bedeni olmadığı için “domuz eti yememek” onun için anlam ifade eden bir yasak değildir.

Kuran’ın domuz eti yasağı devleti bağlamaz; emperyalizmle savaş da bireyi bağlamaz çünkü devlet yapacağı hiçbir işi bireye sormaz. Bireyin emperyalizme karşı olması devletin kararlarına hiçbir etki yapmaz. Yapamaz.

İslam, komünizm gibi, sosyalızm gibi, bir yönetim platformudur.

İslamiyeti seçen devletler; yasaları ile, kozmogonisi ve kozmolojisi ile, hazır ritüelleri ile ve gelenekselleşmiş kadim din imajı ile hazır bir yönetim paketi almış olurlar.

Devletlerin İslam yönetim paketini seçmelerinin tek sebebi vardır: İslamiyet halkı uyuşturup, ehlileştirip, tektipleştirip, kolay güdülecek bir koyun sürüsüne çeviren en ucuz araçtır.

Bir İslam devletinin emperyalizmle işbirliği yapması doğasında vardır.

Zaten hiçbir İslam devleti —İslam devleti olarak kaldığı müddetçe— emperyalizme karşı çıkamaz. Bunun sebebi çok basittir. Yukarda açıkladık.

İslamiyetin işi ülkenin insan kaynaklarını 7’den 77’ye topyekün uyuşturup devre dışı bırakmaktır.

İslam devletinin teknoloji üretecek insan kaynakları olamaz. Ülke imamlarla doludur ama mühendis yoktur. İmamlar da Kuran’ı hafızlayıp bir düzden bir de tersten okuyup dururlar. Boş vakitlerinde de Kuran’ın kasvetli konularından kurtulmak ve biraz eğlenmek için ülkeyi yapay ortaçağ gündemleri ile meşgul ederler. Başörtüsüymüş, Türkçe ezanmış gibi çağdışı konuları ısıtıp ısıtıp servis ederler, ülkenin enerjisini emerler.

İslam ülkelerinde teknoloji üretecek insan kaynakları yetişmez. İslam buna izin vermez. İslam ile yöneten egemen güçlere kendilerine oy verecek koyunlar lazımdır. İslam devleti aydınlanmış bireylerden, mühendislerden, genç girişimcilerden öcü gibi korkar. İstemez onları. İstemeyince de kendi ölüm fermanını imzalamış olur ve emperyalistlerin elinde sömürge olur.

Kendi insan kaynaklarını kendi elleri ile tarikatlara teslim eden bir devletin emperyalist sömürgecilerin pazarı olmaktan başka elinden ne gelebilir?

İslam devleti devamlı imam okulları açar ve ülkeyi imamlarla doldurur. İmamlar; emperyalist ile işbirliği yapan iktidara oy verir ve kendilerinin de emperyalizmin köleleri olmalarını garanti altına almış olurlar.

İslamiyeti devlet dini olarak halkına dayatan bir ülke geri kalmayı ve sömürülmeyi kendi istiyor demektir.

İslam devleti oldukları müddetçe de sömürülmekten kurtulamazlar.

Sembolik olarak söylersek; ezan okunan hiç bir ülke kendi teknolojilerini yaratıp sömürgelikten kurtulamaz çünkü İslamiyet buna izin vermez.

Hem İslam kalalım, hem reform yapalım, hem teknoloji yaratalım, olmaz. Teknoloji atılımlarını insan kaynakları yapar. İslamiyet insan kaynaklarını ezip sindirmek üzerine kurulmuştur.

Daha açık nasıl yazalım?

Notlar:

— “Böyle bir ayet olamazdı çünkü İslam zamanının emperyalist gücüydü.”

O zaman “emperyalizm” kelimesi yoktu ama İslam’ın yaptığı emperyalizmdi.

— Araplar’ın El İlah’ının yolladığına inanılan bir kitapta “domuz eti yemeyin” yazıyor diye domuz eti yemeyen insanlardan teknoloji atılımı bekleyemeyiz.

İslam ve Emperyalizm, Örsan K. Öymen.

Kuran’da domuz eti ilgili ayetler.