Türkiye: Teknoloji üreten imamlar ülkesi…

Türkiye Cumhuriyetine yakışan muhteşem bir hedef! Bu hedefe ulaşmak için İmam Hatiplerin sayısı daha da arttırılmalı; Diyanet’in bütçesi daha da şişirilmeli ki Diyanet başkanının cüppesindeki sırma işleme teknolojisini bütün dünya cüppelilerine satabilelim; eğitim sistemi daha da uzatılmalı ki çocuklar 40 yaşına kadar sadece test çözmeye devam etsinler ve test çözme teknolojisini bütün dünyaya yaysınlar; tarikatlar ve cemaatler desteklenmeli ki değerli insan kaynaklarımız buralarda Kuran’ı ezberleyerek teknoloji üretsinler ve bütün ümmete yaysınlar. Sadece İtalya’dan değil Almanya’dan ve Fransa’dan da yerli prototipler satın alıp yerli araba teknolojimiz ile bütün dünyayı kıskandıralım.

Sadece topraklar mı Araplara satılmış?

Bir karikatür gördüm sosyal medyada, şimdi bulamıyorum. Adam, kadına, “Benim olmazsan suyun ol,” diyor. Kadın, “ne suyu be?” diye soruyor. Adam, “bütün toprakları Araplara sattık, kara toprak mı kaldı?” diyor.

Gerçekten çok acıklı. Ama yine de iyimser bir değerlendirme. Çünkü Araplara sattığımız sadece topraklarımız değil.

Aklını Araplara satmamış insanlar, topraklarını Araplara satmazlar. Önce aklımızı Araplara satmışız.

Nasıl olmuş bu?

Ezanla, tabii ki.

Türk yurdunun semaları bin yıldır Araplara satılmış durumda. Nasıl İncirlik Amerikalıların ise, Türk semaları da Arapların olmuş. Araplara, Türk yurdunda, günde beş defa Arap sömürgeciliğinin propagandasını yapma izni verilmiş. Bunu yapanlar da Türk olmaktan utanan Araplaşmış Türkler.

Bu propaganda o kadar başarılı olmuş ki, Arabın dini dilimize girmiş ve dilimizi yozlaştırmış. Arap dili aklımızı batıllaştırmış. Biz de aynı Araplar gibi kaderci, şükürcü, tembel, batıla inanan; köle olmaya alışmış, hiçbir işini yukardan emir almadan yapmayan, uyuşuk, insanlar olmuşuz. Kısaca Arap olmuşuz. Türklüğümüzü kaybetmişiz.

Semalarımız ezan ile inleyerek Araplaşmış; aklımız dil yolu ile Araplaşmış. En son aşamada da topraklarımızı Araplara satıyorlar. Baştan aşağı Araplaşmış olmayan insanlar ülke topraklarını Araplara satar mı?

İşler göründüğünden çok daha vahim.

Ezan-ı Hoparlörî

Yine Ezan-ı Muhammedî! Muhammed’in ezanı desek olmuyor mu? Olmaaaaz! Arapça kutsal dildir ya. Olmaz.

Ezan, Arapça A-D-N kökünden türetilmiş bir kelime. Duyurma, anons demek. Yani bir Arap ezan veya (adan) dediğinde bildiğin “anons” demiş oluyor. Ama biz ezana anons desek kıyamet kopar. Ne anonsu; kutsal Ezan-ı Muhammedî’ye nasıl anons dermişiz? Ama Arap anons diyor! İşte bu sebepten dinciler din ile ilgili hiçbir şeyin Türkçeye çevrilmesini istemezler. Sonra insanlar uyanır. Ezan diyorduk meğer anonsmuş derler.

İbadet kelimesi de Arapça kulluk, yani kölelik, yapmak demek. İbadet ediyorum demek, “senin kölen olduğumu sana gösteriyorum” demek. Doğa üstü bir varlığa köle olduklarını kabul eden insanlar, hiç gocunmadan yeryüzü güçlerinin de köleliğini kabul ederler. Egemen güçler bunu çoktan anlamışlar. Ondan dini bu kadar severler.

İbadet ayni zamanda ritüel demektir. Standartlaşmış ritüelleri tekrarlayarak kendine ve herkese köle olduğunu göstermiş oluyorsun.

Hasan Yavaş ne yazmış:

Dinimize uygun okunan ezana karşı tazîm ve hürmette bulunmak, bir ibadettir.

Bu bir tanımlama. Kim yapmış bu tanımlamayı? Kuran’da böyle bir ibadet şekli yok, bunu biliyoruz, çünkü ezan Kuran’da yok.

Tazîmin birinci derecesi, ezanın şeklini ve kelimelerini değiştirmemek, onu bozmamaktır.

Bu dincilerde anons fetişi var!

Madem namazı anons ediyoruz, “Dikkat ahali! Namaz vakti geldi. Hadi koşun namaza!” dense yetmiyor mu?

Yetmiyor. Neden? Buna kim karar veriyor?

Bu insanlar anonsu fetiş yapmışlar. Yoksa anonsu putlaştırmışlar mı desek daha doğru olurdu?

Demek ki amaç namaza çağırmak değil. Amaç ezan aracılığı ile mahalleleri ele geçirmek ve Araplaştırmak.

***

Ezan diye bir şey varmış. Var mı?

Nedir bu ezan? Ezanı ezan yapan nedir?

Sözleri mi?

Bestesi mi?

Yoksa namaz vakitlerinde okunması mı? Namaz vakti dışında okunan ezan ezan olur mu?

Sesi mi? Sessiz okunan ezan ezan olur mu?

Kağıtta yazılı ezan metni ezan sayılır mı?

Müezzinler ezanın kelimelerini uzatarak okurlar. Bu uzatılan Arabesk yalelliler ezanın bir parçası mıdır? Allahü ekber, tamam. Allahü ekbeeeeeeeeeeeeeeeeeeer diye okununca bu fazladan “e”ler ezanın bir parçası mı yoksa müezzinlerin ezana ekledikleri, yani ezanı tahrif ettikleri, fazlalıklar mı?

Bunlara kim karar verecek? Ezanın doğru okunmasını denetleyen bir kurum var mı? Yok. Diyanet İşleri demeyeceksiniz herhalde.

Ezan, yeryüzünde söylenen sözlerin en doğrusudur.

Vay be! İşkembeden atmak diye buna denir işte.

Ezan neden doğru oluyor ki? Anons yahu! Anonsun doğrusu yanlışı mı olur? Bir anonsu amma büyüttünüz be! Anons işte. Anons-u Muhammedî de olsa sonuçta anons.

Ezan-ı Muhammedi, yani sünnete uygun okunan ezan büyük bir nimettir.

Nimet mi? Anonsu şimdi de nimet yaptı.

Bence tam aksi. Ezan-ı Hoparlörî insanları gıcık eden çok sinir bir gürültü kirliliğidir.

İbni Abidin, namaz bahsinin başında diyor ki

(Oturarak, teganni ederek, cami içinde, vaktinden evvel [ve hoparlör] ile okunan ezan, İslam ezanı değildir.)

Bunlar sünnete uygun olarak tekrar okunmalıdır.

Abidinoğlu denen zat 1784 yılında doğmuş olduğuna göre hayatında hoparlörle ezan okunduğunu duymamıştır ama Hasan Yavaş, Abidinoğlu’nun söylediği sözün içine, köşeli parantezler içinde, kendi sözlerini eklemekte hiç bir sakınca görmemiş. Sanki Abidinoğlu söylemiş gibi.

Teganni etmek, şarkı söylemek olduğuna göre, ezanı şarkı söyler gibi okumayın diyor. Yani yalelli gibi ezan okumayın diyor. Yukardaki sorumuza da cevap vermiş oluyor. Teşekkür ederiz.

Ezan-ı Muhammedîciler bile hoparlörle okunan ezandan rahatsız olduklarına göre bu işte bir iş var demektir.

Yine de değişen bir şey yok. Namaza gidenler azaldıkça, imamlar ezanın desibelini biraz daha yükseltiyorlar; sadece komşu köyden değil bir kaç köy öteden de ezan duyulsun istiyorlar. Her köyün kendi camisi var! Olsun ezanın fazlası helâldir.

Yakında camiler iyice boşalınca ne yapacaklar? Her eve bir ezan hoparlörü mü takacaklar?

***

Biz de aşağıdaki masalı aktaran bu adamın ezan konusunda dediklerini ciddiye alıp yorum yazıyoruz:

Nişâpurda yetişen evliyadan Ebû Hafs Haddâd “rahimehullahü teâlâ” (v. 264) demircilik yapardı. Her ne zaman ezânı işitse, çekici yukarı kaldırmış ise, aşağıya indirmez, eğer çekiç aşağıda ise, yukarı kaldırmazdı… Nihâyet bu zât merhum oldu. Dostları, cenazesini götürürlerken, müezzin minâreden “Allahü ekber” diyerek ezân okumaya başladı. Cenazeyi götürenlerin ayakları yürüyemez oldu. Nihâyet ezân bittikten sonra, cenazeyi götürmek mümkün oldu.

Vay be! Güzelmiş. Demek bu masalları okuyup inanlar var ki, bunlar yazılıyor. Batıl toplumun her köşesini ve bucağını istila etmiş bunu biliyorum ama bu kadar olduğunu da bilmiyordum.

Hasan Yavaş zaten açıkça Arap olduğunu ve Türk olmaktan utanç duyduğunu ifade ediyor:

[Türkçe ezan ve ibadet] fikrinin tekrar gündeme gelmesi ve dillendirilmesi, II. Meşrutiyet ile güçlenen Türkçülük akımı ile başlamıştır. Kur’ân-ı kerîme, İslâmiyete saygısızca saldıran aşırı reformculardan Ziya Gökalp, Ezânın Türkçeleştirilmesi ve ibadet dilinin Türkçe olması gerektiğini (Vatan) adlı şiirinde şöyle ifade ediyordu:
“Bir ülke ki, câmiinde Türkçe ezan okunur/Köylü anlar manasını namazdaki duanın./Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kur’ân okunur./Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ’nın./Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!”

Ezan-ı Muhammedî.

Muhammed’in ezanı diye Türkçe söylesek olmuyor mu? Olmuyor. Öyle “aşırı reformcu” olup Türkiye’de Türkçe konuşamazsınız. Arapça kutsal dildir. Ezan-ı Muhammedî okunurken saygı duruşuna geçeceksiniz. Yoksa tazîm duruşuna mı geçeceksiniz demeliyiz???

!!!

Notlar:

— Bahsi geçen yazı: Gönül Sohbetleri, Hasan Yavaş, Türkiye Gazetesi, 25.12.2019

— “Hasan Yavaş zaten açıkça Arap olduğunu ve Türk olmaktan utanç duyduğunu ifade ediyor:

 Türkiye’nin gizli Arap misyonerleri.

— “Ondan dini bu kadar severler.

İslamiyet, halka köleliği öğreten, sevdiren ve kabullendiren bir araçtır.

İslamiyet: En ucuz koyun sürüsü yetiştirme yöntemi.

— “yani sünnete uygun okunan ezan...”

Sünnete uygun ne demek? Peygamber zamanında ne cami vardı ne de minare. Peygamber zamanında ezan okunduğuna dair bir efsane uydurulmuş ama tarihsel gerçekliği şüpheli. Bugün ezanı Muhammed’in okuduğu gibi okumak gibi bir şey söz konusu değil.

Ama ezanın hoparlörsüz okunmasını destekliyorum. Türkiye’de yaşam kalitesini yükselten bir uygulama olurdu.

Diğer ezan yazıları.

Ezan büyük bir sorun.

Kuran’a inananlar Kuran’ı okumazlar

İnsanların Kuran ile olan ilişkilerini ikiye ayırabiliriz: 1) Kuran’a inananlar; 2) Kuran’ı sorgulayanlar.

İşin garibi, Kuran’a inananlar Kuran’ı okumazlar. Onlar Kuran’ı okumadıkları için, Kuran’da yazanlara da inanmazlar. Daha doğrusu, onların inandığı Kuran’ın metni değildir. Resmi Kuran yorumcularının yüzyıllar boyu yazdıkları yorumlardır.

Kuran’ın sabit tutulan metni bir yorumlar sistemi altında unutulup gitmiştir. Kuran’da yazılı olanlara inandıklarını zannedenler aslında bu resmi yorumlar külliyesine inanmaktadırlar.

Evet, bu yorumlar tek bir kitap içinde toplanmış değildir ama insanlar yorumlara inanır Kuran’a değil.

Zaten bu Kuran’a özel bir durum değildir; sabit tutulan her metnin başına gelir. Kuran da sabit tutulan bir metin olduğu için Kuran da bu süreçten geçmiştir.

Nedir bu süreç?

1. Sabit tutulmasına karar verilen bir metin vardır. Bu metin dinî bir metin olabilir; Aristo’nun yazıları olabilir; siyasî veya bilimsel bir doktrin olabilir; bir Anayasa olabilir… Bir metnin sahipleri, o metni kutsallaştırıp sabit tutmaya karar vermişlerdir.

2. Metnin sahipleri —genelde egemen güçler— kutsal olarak tanımlayıp sabit tuttukları metni korumak ve zaman içinde değişen şartlara uydurmak ve hatta metnin kutsallığını parlatmak ve yüceltmek için bir profesyonel sınıfı görevlendirirler. Bu profesyonellere, metnin konusuna göre, hukukçu, rahip veya filozof denir. En genel olarak bunlar okulcu doktorlardır. Bu profesyonel yorumcular akademik ortamda kutsal metni gelecek nesillere öğreterek para kazanırlar. Bunlar ekmek paralarını kutsal metinden çıkartırlar. Yalnız para değil, otoriteleri de kutsal metni bilmelerinden kaynaklanır. Kutsal metni bunlardan başka kimse okuyup anlayamaz. En azından böyle bir efsaneyi yayarlar. Metin üzerinde mutlak otorite kurarlar. Kuran’ın başına gelen de budur. Bu profesyonel yorumcular sınıfının yorumları resmi kayıtlara girip Kuran’ın tek doğru yorumu olarak kabul edilmiş ve halka dayatılmıştır. Artık Kuran’da ne yazdığı önemini yitirmiştir. Kuşaklar boyu insanlar profesyonel yorumcuların kemikleşmiş yorumlarının Kuran’da yazan gerçekler olduğunu zannederler.

3. Bu profesyonel yorumcuların yorumları zaman içinde Kuran’da yazılanların yerini almıştır.

Zaman içinde kutsal metin putlaştırılır. Kutsal metni kimse okumaz olur. Zaten normal insanlar kutsal metni okusalar bile anlayamazlar. Günümüzde bile, internette Kuran ile ilgili her türlü bilgi elinizin altında olduğu halde, Kuran’ın tek bir cümlesini okuyup anlamak için bile, sayısız tefsir okumanız gerekir. Profesyonel yorumcuların işi budur işte; 25-30 yıl kutsal metni ve yorumlar külliyatını okuyup incelerler ve bu konuda kariyer yaparlar.

4. Profesyonel yorumcuların Kuran’ın metni üzerinde mutlak otoriteleri olduğu için onların yorumları doğru olarak kabul edilmiştir. Fakat, aklını sorgulamak için kullanmaya alışmış birisi, kutsal metni açıp okusa ve anlasa ve profesyonel yorumculara ters düşen bir yorum getirse, onun yorumu duyulmaz, duyulsa bile kabul edilmez. Daha da kötüsü, duyulsa ve bu yeni yoruma inananlar çıksa, bu yorumu yazan ve inananlar egemenler tarafından cezalandırılır. “Siz nasıl bizim profesyonel yorumcularımıza karşı çıkıyorsunuz” diye sorgulanırlar. Sokrates de, Galileo da hep bu sebepten cezalandırılmışlardır.

Özet olarak söylersek, sabit tutulan metinler zaman içinde putlaştırılır ve bu metinden para kazanan bir rahipler sınıfının malı olur. Rahiplerin amacı bu metnin anlamını gizleyerek ve onun anlamını sadece kendilerinin bildiği efsanesini yayarak halkı aldatmak ve kendilerini zengin etmektir. En ufak tarih bilgisi olan birisi, bu sürecin tarih boyunca halkı aldatmak için başarı ile kullanıldığını görür. Günümüzde de aynı aldatmaca İslam platformu üzerinden devam etmektedir.

Sabit tutularak kutsallaştırılmış bir metin ölür. Ölen metin, her ölen şey gibi, göğe yükselir. Sonra da yorum olarak tekrar doğar. İnsanlar işte bu yeniden doğmuş yorumları gerçek metin zannederler.

Basit bir örnek vermek için Kuran’da geçen faiz kavramına bakalım.

Profesyonel yorumculara İslamiyette ulema denir. Ulema da alim kelimesinin çoğuludur. İslamiyette ilim kelimesinin anlamı budur. Adamlar ilim nedir bilmiyor. Kuran’a yorum yazan rahipler sınıfına “alim” demişler. Teknoloji, bilim, ilim gibi şeylerle ilgileri yok. Bunlar hep gavur işi. Para karşılığı gavurlardan alınacak olan şeyler.

Herneyse, faize geri dönelim.

Ulema bin sene önce Kuran’ın faizi haram olarak tanımladığını söylemişler. Faiz o kadar ağır bir suç olarak tanımlanmış ki cezası bile var. Mesela, namaz kılmamanın cezası yoktur. Ama paranızı kiraya verip kira alırsanız cehennemde yanacaksınız. Bu yorum kemikleşmiş ve sanki Kuran’da gerçekte böyle bir faiz düşmanlığı varmış gibi kabul edilmiş.

Kuran’da olmayan bir şey yorumlarda kabul edilmiş. Kimse Kuran’ı açıp okumuyor. Yorumları doğru kabul ediyor.

Fakat biz Kuran’ı açıyoruz ve faiz hakkında ne demiş bakıyoruz. Kuran’ı kendi aklımızı kullanarak okuyoruz. Kuran’ı kariyer yapmak ve Kuran’dan para kazanmak için okuyan ve tek amacı Kuran bilgisini gizlemek olan —ki kendi size satsın— sahtekar profesyonel okulcu yorumcuların yorumlarına inanmıyoruz ve Kuran’ı açıp kendimiz okuyoruz. Çünkü her konuda ana kaynaklara gitmeyi seviyoruz.

Ulemanın kemikleşmiş yorumlarının doğru olduğuna inanmadık.

Kuran’da bahsedilen faizin bugün bizim anladığımız faizle bir ilgisi olmadığını bu yazımızda gösterdik.

 * * *

Bence kendini “inanan”, “inançlı”, “dindar”, “has müslüman” olarak tanımlayan her insan Kuran’ı açıp kendi aklını kullanarak okumadıktan sonra o sadece profesyonel yorumcuların yarattığı sahte bir dine inanıyor demektir.

İslamiyet: En ucuz disiplin üretim yöntemi… 2

Bir önceki yazı: İslamiyet: En ucuz disiplin üretim yöntemi… 1

ATASE generali Mahmut Boğuşlu:

İslam halkı disiplinli –yani itaatkâr– yapan en ucuz araçtır.

Disiplinin iki anlamı olabilir. Başladığı işi sonuna erdirme sabrı olana disiplinli biri deriz.

Diğer anlamı da askerlikte kullanılan anlamıdır. Hiyerarşinin üst sıralarından gelen her emri sorgulamadan uygulayan; itaatkâr olmak için eğitilmiş ve itaatkâr olan bireylere disiplinli bireyler denir.

Generalin bahsettiği anlam budur.

Bu bağlamda, disiplinli itaatkâr demektir.

Askeriye itaatkâr askerler ister; sivil yöneticiler, yani egemen güçler de itaatkâr bireyler isterler.

Egemen güçleri ilgilendiren soru şudur:

Yönettiğimiz halkı, nasıl en kolay ve en ucuz şekilde itaatkâr bireyler, yani kolay güdülen koyun sürüsü haline getirilebiliriz?

Sivil toplumun bireyleri nasıl itaatkâr ve disiplinli sivil askerlere dönüştürülebilir?

Halk nasıl ehlileştirilir?

General reçeteyi vermiş.

Halkı ehlileştirmenin en kolay ve en ucuz yolu dindir diyor.

Ülkemiz için bu din İslamiyettir.

Öyleyse, halkı egemen gücün her dediğini hiç sorgulamadan yapan bir sürü haline getirmek istiyorsanız o bireylere İslamiyeti dayatın.

Bu yeni bir şey değil. Osmanlı zaten bunu yapmış. Osmanlı, resmen halka reaya demiş. Osmanlıya göre halk güdülmesi gereken bir koyun sürüsüdür. Üstelik bunu bir aşağılama olarak söylemiyorlar çünkü çobanın, yani padişahın da sürüye karşı sorumlulukları var. Padişah sürüyü korumalı, beslemeli ve sürünün mutlu olmasını sağlamalı. Sürünün görevi de padişaha minnettar olmak. Düzen böyle işliyor.

General bunu biliyor, sadece dinin dozunu arttırın diyor.

Bu da yapılmış.

Artık imamlar tarafından yönetiliyoruz.

Halk koyun sürüsü olduğu kadar idareci imamlar da kendi aralarında bir koyun sürüsü hiyerarşisi oluşturmuşlar. Onlar da çobanlarına “Reis” diyorlar. Bir koyun sürüsü gibi Reislerini takip ediyorlar. Reis’in, yani baş imamın, emri zannedip bir yasa çıkartıyorlar; fakat baş imam fikrini değiştirip yasayı veto ediyor. Bunun üzerine yasayı çıkaran imamlar sürüsü baş imamı yasayı veto ettiği için tebrik ediyorlar. İşte bu! Generalin bahsettiği İslamî disiplin budur.

Çok açık değil mi?

İslam platformunu, yani İslam denen yönetim biçimini, kullanarak koyun sürüleri yaratıyorsunuz —koyun sürüleri hiyerarşisi yaratıyorsunuz— ve bu sürüler hiyerarşisi aracılığı ile reayayı kolayca yönetiyorsunuz.

Bu yeni bir yöntem değil. Tarihin başlangıcından beri kullanılan bir yöntem.

Egemen güçlerin tanrılardan yansıttığı emirlerini halk hiç sorgulamadan yapar. Halka direk emir verirseniz yapmaz.

İnsanların davranışları nasıl programlanır?

Din aracılığı ile programlanır.

Din insanları programlama aracıdır. Din bir yazılımdır yani. İnsanları programlamak için kullanılan bir yazılım.

Notlar:

— Dinin halkın afyonu olduğu hep söylenmiştir. Fakat din sadece halkı afyonlamaz; aynı zamanda ehlileştirir, tek tipleştirir ve koyun sürüsü yapar. Bunları ben söylemiyorum. Koskoca ATASE generali söylüyor. Üstelik Türkleri İslamlaştırarak ehlileştirmenin, tektipleştirmenin ve sürüleştirmenin iyi bir şey olduğunu söylüyor.

ATASE generali, Türklerin yeteri kadar İslamlaşamadığını ve yeteri kadar ehlileşemediklerini söylüyor ve bunu yapmak için de daha fazla İmam Hatip okulları açılması gerektiğini söylüyor. Herkes önce İmam Hatip eğitiminden geçecek, ancak ondan sonra bir meslek seçecek. Bütün meslekler, bütün memurlar, bütün devlet yöneticileri imam olmalıdır diyor yani. Türkleri imamlar idare etsin diyor. Bu programın gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz.

Tabii, bu İslamlaştırma programını ATASE generaline yazdıran da Amerika ve CİA. Amerika; kolay idare edilebilir, Türklüklerini kaybetmiş, İslamlaşmış yani Araplaşmış, Türkler istiyor. Ve bu program uygulanıyor ve kitleler İslamlaştırılıyor. Siyasi İslam tabii bu.

Cemil Kılıç:

@m_cemilkilic
: “Türkiye’deki egemen sözde dini eğitim de çocuklara, gençlere, İslam’ı Kuran’ı öğretmekten ziyade, Araplaştırma hedefini güdüyor. Bugün, Türklerin Araplaşması tehlikesi tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yüksek. Ama bunun böyle gitmeyeceğini biliyorum.”

ATASE raporundan anlıyoruz ki, 500 senedir, yabancı devletler, Türkler üzerine yaptıkları bütün operasyonlarını din üzerinden yapmışlar. Türklerin yurdunda Arap sömürgeciliğinin bayrağı ezan okunduğu müddetçe de din üzerinden operasyonlar devam edecektir. Din özelleştirilince kimse din üzerinden operasyon yapamaz.

Dinin özelleştirilmesi hakkında.

— Burada ince bir ayırım yapmamız gerekir. Bireysel din halkı sürüleştirmez. Herkesin kendi özel hayatında bir dini varsa, bu halkı sürüleştirmez. Sadece İslamiyet gibi toplumsal bir din insanları sürüleştirir. Zaten İslamiyetin amacı insanları sürüleştirmektir. İslamiyet egemen güçlerin dinidir; halkın dini olamaz. İslamiyet sömürü aracıdır.

Bir otorite figürünün arkasında asker gibi sıralanıp standart ritüel hareketleri tek vücut yapan insanlar “biz koyun sürüsüyüz ve bundan gurur duyuyoruz” demektedirler. Hem koyun sürüsü; hem kurt sürüsü. Kurtun gücü sürüden gelir. Yani halk kendini sürüleştirerek aynı zamanda güç de kazanmaktadır. Ama bu güç egemen güçlerin emrinde olmuştur her zaman.

Aynı sürüleştirme işini İslamiyeti kullanmadan da gerçekleştirmek mümkündür. NAZİ Almanyasında olduğu gibi. Ama ATASE generali “en ucuz” ehlileştirme yönteminden bahsediyor. NAZİ’lerin yöntemi çok pahalı ve zor. Halbuki İslam hazır bir ehlileştirme platformudur. Bütün yapmanız gereken halkı müslüman olarak tanımlamaktır. Ondan sonra halka yaptırmak istediklerinizi “Allah’ın emirleri” olarak halka dayatmaktır. Egemen güçlerin tanrılardan yansıttığı emirlerini halk uysalca yapar. Dinin işlevi budur.

— İslamiyet en ucuz ehlileştiricidir.

Faiz harammış!

Bugün bizim “faiz” kelimesinden anladığımız nedir?

Faiz, verilen borç için istenen ücrettir. Biri size borç satıyor; bu bir alışveriş olduğuna göre aldığınız borç için bir ücret ödemeniz gerekiyor. Bu ücrete “faiz” diyoruz.

Aslında, “satmak” demesek daha iyi çünkü para kiralanıyor. Borç parayı alan; parayı kullandıktın sonra kirası (faizi) ile birlikte aldığı kişiye iade ediyor. Çok basit bir işlem.

Toplumda ve insan ilişkilerinde, bu kadar kadim ve temel bir işlem nasıl haram olarak tanımlanıp yasaklanır? Anlamak mümkün değil.

Eğer para kiralamak haram ise; bir evi kiralamak da haram olmalı; çünkü ikisi aynı şeydir. Kendiniz çalışmadan oturduğunuz yerde para kazanıyorsunuz. Ha evinizi kiralamışsınız, ha paranızı kiralamışsınız, hiç farketmez.

Kuran’da yasaklanan tefeciliktir, yani, kötü niyetli olarak para kiralayan; aşırı kira isteyen; paranın çok kısa zamanda geri ödenmesini isteyen; borç verdiği kişinin borcunu ödemesini değil de ödeyememesini isteyen ve ödeyemediği zaman onun diğer mallarına da el koymak için pusuda bekleyen, sahtekar tefecilere karşı bu ayetler inmiştir.

Tefecilik en eski mesleklerden biridir. İsa da tapınak avlusunda tefecilik yapanlarla karşı çıkmış ve onların tezgahlarını ters çevirmiştir.

Peygamber de tefecilere karşı savaş açmış. Yoksa para kiralamanın, eğer doğru olarak yapılırsa ne zararı olabilir? Borç vermeyi bir takım sahtekar insanlar kötüye kullanıyor diye neden borç vermek ve almak toptan kötülensin ve haram olarak tanımlansın?

Para kiralamanın da iyi tarafı var, kötü tarafı var.

* * *

Faiz nedir? Kuran faizi nasıl tanımlamış? Bu konuda bir karışıklık yok. Kuran’da bizim “faiz” dediğimiz kavram “ribâ” kelimesi ile ifade ediliyor.

Çok açık ve net. En ufak bir kavram karışıklığı yok. Kuran’ın “ribâ” dediği yerde biz faiz anlayacağız.

Kuran’da bir de “feyz” kökünden gelen bir “faiz” kelimesi kullanılıyor. Bu faiz bizi hiç ilgilendirmiyor. Zaten, bizi ilgilendiren faiz (ribâ) ayetlerinde feyz köklü faiz kelimesi kullanılmıyor. Bir karışıklık yok.

Faizle (ribâ) ile ilgili ayetler şunlar:

Bakara 275, 276, 278;
Al-i İmran 130;
Nisa 161;
Rum 39.

Bu ayetlerin sırası da önemli değil. Bazı ulema faizin adım adım yasaklandığı gibi saçma açıklamalar ileri sürmüşlerdir. Kuran’dan daha Kurancı olan ulema çoktur. Para kiralamak gibi doğal ve yasal bir toplumsal işlemi “haram” olarak tanımlamak için ellerinden geleni yapmış bu ulema.

Şimdi bu ayetlerin kelime kelime tercümelerini yazalım:

2.275 Bakara
o kimseler ki yerler riba kalkamazlar ancak gibi kalkarlar kimse çarptığı şeytanın dokunup bu onların demelerindendir şüphesiz alışveriş de gibidir riba oysa helal kılmıştır allah alışverişi ve haram kılmıştır ribayı kime gelir de bir öğüt -nden rabbi- (ribadan) vazgeçerse kendisinindir ne varsa geçmişte ve işi de kalmıştır allah’a kim tekrar (ribaya) dönerse onlar halkıdır ateş onlar orada ebedi kalacaklardır

2.276 Bakara
mahveder allah ribayı ve arttırır sadakaları allah sevmez hiçbir inkarcıları günahkar

2.278 Bakara
ey kimseler iman eden(ler) korkun allah’tan ve bırakın (almayın) ne varsa geri kalan -dan riba- eğer idiyseniz inanıyor

3.130 Al-i İmran
ey kimseler inanan(lar) yemeyin riba kat kat arttırarak ve korkun allah’tan umulur ki kurtuluşa erersiniz

4.161 Nisa
(yahudilerden bahsediliyor) ve almalarından ötürü riba rağmen menedilmelerine ondan ve yemelerinden ötürü mallarını insanların haksız yere ve hazırladık inkar edenlere içlerinden bir azab acı

30.39 Rum
ne ki verdiniz riba artması içinde malları insanların asla artmaz katında allah ama verdiğiniz -tan zekat- isteyerek yüzünü (rızısını) allah’ın işte onlar kat kat artıranlardır

Kuran’da faiz olayından bahsedilen ayetler bunlar.

Bu ayetlere bakarak Kuran yorumcuları Kuran’ın para karşılığı borç vermeyi yasakladığı gibi bir anlam çıkartmışlar.

Bu ayetlerde ilk dikkatimizi çeken şu:

Bu ayetler inanan insanlar için yazılmış. Bu ayetler sadece insanları ve İslamiyete inanan insanları bağlar.

Burada kurumları bağlayıcı hiçbir şey yok. Olamaz da çünkü bu ayetler yazıldığı zaman borç para veren kurumlar yoktu. Bugünkü para sistemi yoktu. Bugünkü finans sistemi yoktu.

Parayı kiralayanlar hep insanlardı. Adamın biri pazar yerinde bağdaş kuruyor ve kendisine gelip para isteyen adama içinde madeni paralar olan bir kese veriyor. Bu paralara Dinar dendiğini varsayarsak, bu adam da bildiğimiz tefeci ise, diyor ki, “Sana 10 dinar verdim; haftaya bana 100 dinar getirip vereceksin.” O ekstra 90 Dinar da riba oluyor.

Bugün böyle haraç keser gibi borç verme işi sadece dizilerde mafya tipli adamlar tarafından uygulanıyor. 7. yüzyıldaki zulümcü tefeci artık yok. Varsa bile tefeciye giden bilerek gidiyor. Kuran’da yasaklanan işte bu tip gaddar tefecilik.

Kuran başka türlü borç para nasıl veriler bilmiyor. Banka yok. Finans sistemi yok. Para sistemi yok. EFT, Havale, ATM gibi şeyler yok. Dolar yok. Altına bağlı para sistemi bilinmiyor.

Demek ki, bu ayetlerde, günümüzde borç veren bankalar hakkında hiç bir yasaklama yok.

“Kurumlar, bankalar, riba alamazlar” gibi bir yasaklama yok.

O zaman, İslamî Finans denen sözde faizsiz borç verme yöntemi uygulayan bankacılık sistemi tamamen bir aldatmacadır. Çünkü Kuran’da bir kurumun başka bir kuruma faiz ile borç para vermesini yasaklayan bir ayet yok.

Ayetler insanlardan bahsediyor ve bu insanların da İslamiyeti kabul etmiş insanlar olması gerekiyor. Yasaklamalar sadece İslamiyete inanmış insanları bağlıyor.

Üstelik Kuran’ın amacı tefecilik yaparak fakirlerin kanını emen insanları engellemek. Kuran, Arap toplumunda uygulanan bir geleneği değiştirmek istediği zaman o geleneği “haram” olarak tanımlar. Kuran’da haram olarak tanımlanan bireylerin yaptığı zulumcü tefeciliktir.

Kuran zulmü engellemek istiyor. Paralı para tacirlerinin ezdiği parasız insanları korumak istiyor.

Bugün bankaların yaptığı gibi, borcunu ödeyemeyeceğini bildiğiniz insanlara bol bol borç para verirsiniz; borçlarını ödeyemeyince de tarlalarını, iş yerlerini ellerinden alırsınız. Bu da kurumsal tefecilik oluyor.

Kuran’da kurumsal tefecilik haramdır diyen bir ayet yok. Çünkü kurumlar tüzel varlıklardır ve tüzel varlık müslüman olamaz. Tüzel varlıkların dini yoktur. Tüzel varlıkları cehennemle korkutamazsınız.

Peki kendi parasını faize yatırıp bankadan faiz alan bir banka müşterisi Kuran’a aykırı mı hareket etmiş oluyor?

Hayır.

Kuran’da bahsedilen faiz bu değil.

Kuran’da bugün tüketici faizi olarak adlandırabileceğimiz; bir kurum ile tüketici arasındaki faiz ilişkisinden bahsedilmiyor. Kuran böyle bir şeyi bilmiyor.

Tefeci profesyonel para kiralayıcısıdır. Adamın işi bu. O kabilede, o bölgede, parayı stoklamış bir adamdır bu. Para ihtiyacı olan birisi bu adama gelir. Bu tefeci de elindeki gücü kullanarak borç verdiği kişiyi sömürür. Olay bu. Kuran bu işi yapanları korkutarak onları tefecilikten vazgeçirmek istiyor. “Bu işi yapmayın, yaparsanız sizi cehenneme yollarız” diyor.

Şimdiki durum böyle değil. Birey bir kuruma kendi parasını kiraya veriyor. Kurum parayı işletiyor ve bireye kira ödüyor. Hem kurum hem de birey kazanmış oluyor. Ortada zulüm yok. Herşey kağıt üstünde yazılı. İki taraf anlaşma yapıyor. Kimse kimseyi aldatmıyor.

Kuran’da, birey ile kurum arasındaki para ilişkisinden bahsedilmiyor. Çünkü o zaman banka yok.

İnsanlar, kelimelerin zaman içinde anlam değiştirdiklerini anlayamıyorlar veya anlamak istemiyorlar. Kuran’da bahsedilen faiz kavramı ile bugün bizim bildiğimiz faiz aynı şey değil. Kuran’daki faiz ayetlerinin günümüz insanına söyleyecek hiç bir şeyi yok.

Kuran’daki tefeci borç verdiği insanla anlaşma imzalıyor mu? Hayır. Zaten kimsenin okuma yazma bildiği yok. Kabile kültüründen bahsediyoruz. Bugünkü gibi bir finans sistemi yok.

Özet olarak: Kuran’da o zamanlar para stoklayıp para kiralayarak paradan para kazananların yani bugün tefecilik olarak tanımladığımız meslek erbabının bu mesleği icra etmeleri yasaklanmıştır.

Kurumsal para kiralamak konusunda Kuran hiçbir şey söylemez.

Bankaya kiraya verdiğiniz para için bankanın size ödediği kira haram olamaz. Olsaydı, evinizi kiralamak haram olurdu. Araba kiralamak haram olurdu.

Kurumlar arasında kira almadan para kiralamak için İslamî Finans denen bir sistem geliştirmişler. Böyle bir şeye ne gerek var? Kurumlar arası para kiralama işleri hiç bir şekilde Kuran’a aykırı olamaz, çünkü Kuran’ın yasakları insanlar içindir kurumlar için değildir. İslamî Finans bankaların uydurduğu bir aldatmacadır.

Bütün olay zaten çok komik.

Kuran’ın tefecilere karşı cehennem tehditlerinden korkan paralı insanlar, Kuran’ın paralarını kiraya vermelerini yasakladığını zannediyorlar ve bir takım finansal sahtekarlıklar yaparak kira parası almadan parayı kiraya verme sistemleri geliştiriyorlar. Kimi aldatıyorlar? Kendilerini aldatmış oluyorlar.

* * *

Faiz konusunda kemikleşmiş bir Kuran yorumu var. Kuran faizi haram kılmış diye yerleşmiş bir yorum geleneği var. “Faiz haramdır” kavramı nerdeyse İslam’ın bir şartı olmuş. Ama Kuran’ı açıp okuduğumuzda böyle bir yasağın olmadığını görüyoruz. Kuran’ın “riba” diye bahsettiği faiz ile günümüzde banka sisteminde uygulanan faizin ilgisi yok. Kelimelerin anlamı değişmiş. Para sistemi değişmiş. Toplumlar değişmiş. Kuran’da geçen faiz ayetleri tamamen o zamanın şartları için yazılmış ayetlerdir. Geçirliliği kalmamış ayetlerdir.

Notlar:

—- Kuran’ın faizi yasaklaması; bir mesleği kötüye kullanan insanlar var diye, bütün mesleği yasaklamaya benziyor. Kötü ahçılar var diye, ahçılık mesleğini yasaklamaya benziyor. Kötü doktorlar var diye tıp bilimini yasaklamaya benziyor. Bazı insanlar tefecilik yapıyor diye bankacılık sistemini yasaklayacak mıyız? Çok saçma.

— “Çok açık ve net. En ufak bir kavram karışıklığı yok. Kuran’ın “ribâ” dediği yerde biz faiz anlayacağız.

Kuran’da herhangi bir kelimenin –daha genel olarak, Arapça herhangi bir kelimenin– tek, kesin ve net bir anlamı olabileceğini düşünmek biraz saflık olmuş.

Arapça’da tek anlamlı kelime yoktur. Öyleyse Kuran’da da tek anlamlı kelime yoktur.

Öyleyse, faiz kelimesinin de mutlaka birden çok anlamı olmalıdır. Tekrar bakalım.

Faizi; “para kirası” olarak tanımladık.

Kuran’da “Riba” kelimesi para kirası anlamında kullanılmış dedik. Bakara, Al-i İmran ve Nisa ayetlerinde bir sorun yok. Bu ayetlerde “riba” paradan alınan kira olarak kullanılmış gibi gözüküyor. Ama bir de Rum 39’a bakıyoruz ve burada “riba” kelimesine anlam veremiyoruz. Bu ayette peygamber “riba” kelimesini çevresindeki Araplar’ın anlayabileceği bir anlamı varmış gibi kullanmış ama bize gelene kadar bu anlam kaybolmuş gitmiş.

Ne diyor Rum 39?

30.39 Rum
ne ki verdiniz riba artması içinde malları insanların asla artmaz katında allah ama verdiğiniz -tan zekat- isteyerek yüzünü (rızasını) allah’ın işte onlar kat kat artıranlardır

Burada riba yani faiz hiç de para kirası anlamında kullanılmamış. “Riba vermek” gibi bir şeyden bahsediliyor.

Biraz daha Türkçeleştirirsek, bu ayet diyor ki,

İnsanların mallarında artış (bereket) meydana gelsin diye verdiğiniz ribâ (faiz), Allah katında hiçbir kazanç sağlamaz.

(Kur’an Aydınlığı, Kronolojik Kur’an Meali, Tuncer Namlı, s.677.)

Şimdi, “riba” kelimesinin Kuran’da tek anlamda kullanıldığı varsayımımızı çürütmek için, Tuncer Namlı’nın 678. sayfada başlayan 25. notunu okuyalım:

“Riba’ kelimesi, şer’i ıstılahta ödenen faiz anlamıyla meşhur olsa da faiz getirsin diye yatırılan anapara anlamında da kullanılmaktadır.

[Dakka bir gol bir! Riba hem alınan kira hem de kiralanan anapara için kullanılıyormuş. Araplar mali konularda net olmaktan çok korkuyorlarmış anlaşılan. Düşünün, günümüze uyarlarsak, bankaya faiz oranını soruyorsunuz, size anapara miktarını söylüyorlar. Hemen bir Hacivat Karagöz yanlış anlamalar diyaloğu oluşuveriyor. Anapara mı? Faiz mi? İkisi de aynı kelime ile belirtilmiş.]

Kelime ayrıca yapılan mali işlemin hem maddi kazanç hem de manevi bereket getirmesi anlamını da ifade etmektedir.

[Bu da çok ilginç. Mali işlemlerin bir de manevi değeri varmış. Aynı hayali sayılar gibi. Hayali sayıların bir reel değeri var bir de i ile ifade edilen hayali yani manevi tarafı var. İslamiyet ne kadar derin bir soyutlama yeteneği gerektiriyor! Mali bir işlem yapıyorsunuz ve bu işlemin bir de manevi değeri olduğu varsayılıyor. Bir dilenciye para verdiğiniz zaman sadece mali bir işlem yapmış olmuyorsunuz. Cebinizden çıkan para bir de manevi işlem tetikliyor. Mesela, manevi tatmin almış oluyorsunuz. Hatta melekler not alıyor ve amel defterinize işleniyor ve hesap günü geldiğinde sizin menfaatinize işleme konacak… diye umuyorsunuz en azından.]

Ayet ahlakî anlamda faizi olumsuzlamış olabilir. Fakat kavramsal anlamda faiz ödemek anlamı ayet bütünlüğüne uymadığı için tefsirciler “ribâ” kelimesini ya faiz almak için verilen ana mal ya da menfaat umarak verilen bağış, hibe, bahşiş şeklinde çevirmişlerdir.

[Tefsirciler müthiş insanlar. “Anlamak” kelimesinin anlamını anlayamamışlar. “Bilmiyoruz; anlayamadık; bu ayetin bir anlamı yok” diyemezler. İlle bir anlam verecekler. Kuran’da anlamsız bir ayetin olabileceği ihtimali yoktur onlar için. Zorlayarak anlamlandırmak için de saçmalamayı mübah sayarlar. Burada riba kelimesi paradan alınan kira anlamında kullanılmamış. Başka bir anlamda kullanılmış. O anlam da artık kaybolmuş.]

Çünkü ayette, verilen ribanın insanların malı artsın diye verildiği fakat Allah katında kabul görmediği dile getirilmektedir.

[İnsanların malı artsın diye verilen bir faiz! Buna faiz denmez. Burada faizden bahsedilmiyor. Bu ayetin geleneksel olarak “faiz ayeti” olarak kabul edilmesi tefsircilerin zaman içinde kelimelerin anlam kaymasına uğradığı gerçeğini kabul etmemelerinden kaynaklanıyor. Ayet burada riba kelimesini faiz anlamında kullanmıyor.]

Oysa faiz veren hiç kimse böyle bir beklenti içinde olamaz, sadece faiz ödemek zorunda kaldığı için öder.

Bu nedenle çoğu tefsirci kastedilen şeyin faiz olmadığını, hibe ve hediye olduğunu söylemişlerdir. Fakat onlar da diğerleri gibi ayetin indiği bağlamı tespit edemedikleri için sıradan bir hediyeye indirgemişlerdir.

[Bağlamı bilmeden ayeti anlayamıyoruz. Bu Kuran’ın bütünü için geçerlidir. Bu da Kuran’ın hem zaman hem de mekan içinde sınırlı olduğunu gösteriyor. Kuran 7. yüzyıl Arap toplumunun yerel sorunlarına yorum getirmek için yazılmıştır. O çağ bitince, Kuran’ın işlevi de bitmiştir. En azından bu ayetlerin işlevi bitmiştir.]

Üstelik her iki görüş sahipleri de bu ribanın haram olmadığı, sevabının da bulunmadığını yönünde yorumlar yapmışlardır.

Dolayısıyla bereket anlamına gelen riba, Allah için verilen zekat ve sadakayla mukayese edildiğine göre müşriklerin putlarına sunduğu hediyeler olabilir.

[Artık müşrik diye kimse yok. İslamiyetin müşriklerle kavgası çoktan bitti. Ama Kuran hâlâ aynı kavgayı sayfalarında vermeye devam ediyor. Böyle bir kavga artık yok. İslam üç büyük kitap dininden biri olmuş. Ama ayetler hâlâ müşriklerle uğraşıyor.]

[Aşağıdaki yorum bence bu ayetin anlamını çok güzel açıklıyor:]

Çünkü ayetin öncesi ve sonrasında müşriklerin putlarıyla bağlantı kurulduğu gibi 6/Enam 136. ayette müşriklerin, mali ibadetlerin bir kısmını Allah’a, bir kısmını da putlara hediyeler sunarak yerine getirdikleri dile getirilmektedir.

Tabii ki bunu da putlardan medet ve bereket umarak yapıyorlardı

29/Ankebut 17. ayette de buna benzer bir eleştiri yer almaktadır.

“Riba” kelimesinin kavramsal anlamda faiz karşılığı borç vermek manası da burada işaret edilen çıkar beklentisiyle hediye vermek anlamından hareketle türetilmiş olabilir.

Manevi bereket beklentisi, dünyevileşme süreçlerinde maddi bereket beklentisine dönüşmüş, daha sonra da yerini faiz beklentisine bırakmış olabilir.

***

Burada bahsi geçen Enam 136’yı da kopyalayalım:

Allah’ın yarattığı mahsullerden ve hayvanlardan Allah’a pay ayırarak, şu iddiada bulundular: “Bu Allah’a, bu da koştuğumuz ortaklara!” dediler. Fakat Allah için ayırdıkları şeyler koştukları ortaklara gittiği halde ortaklar için ayırdıkları şeyler Allah’a gitmiyor! Ne kadar da kötü hüküm veriyorlar.

Bu ayeti açıklayan 81. not, s. 412:

Bu ayette verilen bilgiler, zekatın Mekkeli müşrikler tarafından yozlaşmış olarak uygulandığını göstermektedir. Allah için ayırdıklarını misafirlere ve yoksullara ikram ediyor, putlar için ayırdıklarını ise tapınakların hazinelerine dolduruyorlardı. Dolayısıyla onların kullanım hakkı din adamlarına aitti. Bundan dolayı fakirlere gidecek olan Allah hakkının, kendilerine dönecek olan putların hakkına katılmasına izin veriyorlardı. Fakat bunun aksinin olmasına izin vermiyorlardı.

[Dini hiçbir zaman o dinin rahiplerinden ayırmak mümkün değildir. İsa zamanında da mercimek yiyen fakir halk tanrıya adak sunuyoruz diye kıymetli hayvanlarından birini tapınaktaki rahiplere veriyorlardı. Rahipler hayvanın en iyi etlerini mideye indirip geri kalanını, kemikleri, bağırsakları falan tanrılara adak olarak yakıyorlardı. Tapınaktan çıkan duman kilometrelerce öteden görünüyordu. Mercimeğe talim eden halk sıska ve hastalıklı iken etobur tapınak rahipleri maşallah kırmızı yanaklı tosuncuklar oluyorlardı. Din aldatmacası eskiden de buydu, şimdi de budur. Altın sırmalı kaftanını giyip Mercedes makam arabasıyla dolaşan şahıs vatandaşa “israf haramdır; israf etmeyin” diye riyakar riyakar fetva verebiliyor. Din cephesinde değişen bir şey yok. Rahipler –altın sırmalı kaftan giyen kişi de bir rahiptir– inananları sömürerek semirirler. Yanlış anlaşılmasın her dinin rahibi vardır. İslam’ın rahipleri de, yani ruhban sınıfı, bu kaftanlı, sarıklı, Mercedesli bürokratlardır.]

Resmi Gazetede şeriat.

Resmi Gazete’de şeri karar yayınlandı.

İslamiyet: En ucuz disiplin üretim yöntemi…

Tarihin Bilinmeyen Yüzü‘nün bu bölümünde Sayın Cengiz Özakıncı İblisin Kıblesi kitabından 12 Eylül döneminde Genel Kurmay’ın ATASE (Askerî Tarih ve Stratejik Etüdler Dairesi) için hazırlanmış bir rapordan bahsediyor. Bu raporu yazan General Mahmut Boğuşlu (1927-2012), Türkiye için siyasi İslam’ın çok uygun olduğu ve siyasi İslam’ın getirilmesi ve İmam Hatiplerin sayısının arttırılması ve devletin imamlar tarafından yönetilmesi gibi tavsiyelerde bulunuyor. Bunlar tabii, gerçekleştirildi. Ama benim dikkatimi çeken, bana çok ilginç gelen başka bir şey daha söylüyor. Bu general İslamiyetin, halkı uysal bir koyun sürüsüne çevirip kolayca idare etmenin en kolay ve en ucuz yolu olduğunu söylüyor ve bu yüzden İslam’ı Türklere layık görüyor. Ve bu insan Türk Silahlı Kuvvetlerinde bir general!

İslam’ın disiplinle ilgisi ne? Bu konuda daha detaylı yazacağım için, Cengiz Özakıncı’nın ATASE raporundan yaptığı bu alıntının hepsini referans olsun diye buraya kopyalıyorum.

Cengiz Özakıncı: 1980, 10 Mart tarihli ATASE Jeopolitik Raporunu yazan Mahmut Boğuşlu’nun imzasını taşıyan bir ikinci belge de şunu söylüyor:

Türkiye’de Laiklik ve İrtica Üzerine Psikolojik Harekat, imza Mahmut Boğuşlu, general, ATASE generali.

İstiklal harbine ve Lozan Anlaşmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti ile eski Osmanlı İmparatorluğu arasında başta laiklik olmak üzere bazı noktalarda sanki hâlâ sürüp giden bir psikolojik savaş hali mevcuttur. Bu savaş siyasi haritalarda görülüp gösterilmeyen sınırlarda Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki siyasi, sosyal ve ekonomik sınırlar üzerinde sanki hâlâ devam eden psikolojik hudut muharabeleridir.

Lakilik ilkesinin yürürlüğe girmesi ile güdülen maksat İslamiyetin siyasi olmayan bir yörüngeye oturtulmasıdır. Laikliğin siyasi hedefleri dışında kalan diğer hedefleri ise aslında İslamiyetin de hedefleri paralelindedir. Herhalde bu sebepledir ki, rahmetli Atatürk “Türk milleti daha dindar olmalıdır” diyor.

Dinin, İslamiyetin en azından disiplin meselesi olarak ele alınması ile ilgili hususlar:

Bilindiği gibi din, İslamiyet, öteki dünya ile ilgili hükümleri dışında, en azından bir disiplin, disiplin kuralları kümesidir. Zamanın çok çeşitli ve zor şartları içersinde toplumda ve bilhassa aile seviyesinde disiplin ihtiyacı daha da artmaktadır. Disiplin dünyanın en pahalı üretimidir. Disiplini kolaylıkla üreten ve de ucuza mal edebilen bir düzen, asker ocağı, kışlalar, ve bazı eğitim kuruluşları dışında, henüz icat edilmemiştir. Türk tarihinde disiplini en ucuza imal edebilen düzenlerden birisi ise İslamiyettir. Kuranı Kerim’i ezbere bilen hafızların yanında, Türkler bu mukaddes kitabı, 10-15 dakikada, ve 3-5 sahifede özetleyebilecek derecede bilgi sahibi olmalıdır. Din adamı tipinde değişikliğe gidilmeli, her türlü meslekten; hakimden, savcıdan, avukattan, lise öğretmeninden, doktordan, gemi kaptanından, pilottan, astronota varıncaya kadar, her kesimden yeni din adamları yetiştirilmelidir. Bu arada sayıları son yıllarda artan İmam Hatip okulları reorganize edilmeli [yeniden örgütlenmeli] ve bu okullara endüstriyel, ticari, turistik vs. hüviyetler de kazandırılmalıdır.

diyor.

Levent Yıldız: Her yer İmam Hatip olmalıdır diyor yani.

C.Ö.: Evet. Kim bu? 12 Eylül’ü,

L.Y.: Darbeci komutan.

C.Ö.: Darbeci, darbe yönetiminde Askeri ve Stratejik Etütler Komutanlığı yapmış bir komutan.

L.Y.: Raporu nereye yazıyor? Yönetime.

C.Ö.: Evet. Şimdi efendim, uygulanıyor mu? Evet.

L.Y: İşte uygulanıyor bir de.

C.Ö.: Yani her iki rapor da uygulanıyor. Dikkat. Yani 1981 tarihli, aradan önce okuduğum..

L.Y: Federasyon raporu…

C.Ö.: … raporu da uygulanmakta,

L.Y: Meclise sunuldu en azından…

C.Ö.: Evet. Şey de uygulanmakta, bu psikolojik harekat, din üzerinden psikolojik harekat, az önce okuduğum şeyler de bugün, uygulanmakta, nerdeyse gerçekleşmiş durumda.

C.Ö.: Bu da, birazdan göreceğiz, küreselci emperyalizmin ulus devletleri, ulusçu ideolojiden koparıp, ulusal egemenlik ideolojisindan koparıp, din, siyasal dinci, yönetimlere dönüştürerek, uluslıktan uzaklaştırmak.

L.Y: Ki kendine bağlasın.

C.Ö.: Tabii. Reçetesinin bir uygulamasıdır bu da. Ve ondan sonra bakın, sayfa 475’e gelelim, şurada…….


Notlar:

— Bu konu ile ilgili 2. yazım: İslamiyet: En ucuz disiplin üretim yöntemi 2.

— Mahmut Boğuşlu biyografisi, Yeni Akit .

— Mahmut Boğuşlu “İslamizasyonun teorisyeni” olarak biliniyormuş.

Generallarin İmam Hatip Sevdası, Ahmet Çınar, 2016.