Jacob Böhme ve ebediyet fikri

Bu paylaşım hakkında bir kaç not daha ekliyorum:

Böhme doğayı yedi özellik veya süreç olarak tanımlamış. Bu süreçler zaman içinde değil, ebediyette gerçekleşir, demiş.

Ebediyet kelimesini çok kullanıyor ama nasıl tanımlıyor bilmiyorum. Tanımlamış mı?Bilmiyorum.

İnsan aklının anlayamayacağı bir şey bu, ebediyet. Zamanla bir ilişkisi var. Ama insanlar için ebediyet sadece akademik bir kavram çünkü biz ebedi değil ölümlüyüz. Benzer kelimeler var, mesela, sonsuz gibi. Ama arada fark var.

Ebediyet hakkında şu söylenmiş:

Bizim zayıf aklımız şeyleri sıralamadan anlayamaz. Fakat işin aslı başkadır. Ebediyette birbirini izleme yoktur, herşey dairesel hareket halindedir. Zaman içinde, hiçbir şey ilk değildir; hiçbir şey son değildir.

Herşey eş zamanlıdır.

Her bireysel doğal özellik, bütün diğer özellikleri önceden varsaymıştır. Çünkü burada sürekli bir karşılıklılık (mütekabiliyet) ve karşılıklı etki vardır.

Bizim maddi uzaydaki ilişkilerimizin aksine, ebediyette bir obje diğerinin dışında duramaz, fakat bir şey diğerindedir ama ondan farklıdır.

S.42

“Tanrı’daki doğa” diye bir kavram tanımlamış.

Tanrı’daki doğa bizim bildiğimiz doğadır; bu içinde yaşadığımız maddî dünyadır.

Burada “maddi dünya” kavramı açıklama gerektiriyor bence.

Böhme bir atomcu.

Dünyanın madde denen bölünemez birimlerden meydana geldiğini varsayıyor. Halbuki biz mutlak bölünemez birimlerin olduğunu bilmiyoruz. Ama dünyanın mutlak bölünemez parçalaradan meydana gelmediğini kuramsal olarak biliyoruz. Doğada etrafı ile ilişkiye giremeyen birbirinden mutlak kopuk parçacıklar olamaz. Böyle mutlak bölünmez parçalar bildiğimiz bütün doğa yasalarına aykırıdır.

S. 43

Maddî evrenden bahsediliyor.

S.155

İsa’nın bulunduğu yeri anlatıyor. Aslında çok komik. Dinî kitaplarda anlatılan masalları ciddiye alıp onları doğa kanunlarına ve akla uydurmaya çalışıyor. İsa’nın “yaratılmış uzayın ilişkilerinden önce varolan yaratılmamış bir yerde olduğunu” söylüyor. Dünyadaki eşyaları ve eşyaların uzay içindeki ilişkilerini “maddeleşmiş ve çürümüş uzay ilişkileri” olarak tanımlıyor. (İngilizce paragraph şöyle: “This Where, this Space, this theater of His Manifestation is eternal, uncreated, before the foundation of the world was laid; it isprior to the relations of created space, to these materialized and corrupted space-relations.)

S. 165

Bizim kendi bedenimizin ve etrafımızdaki şeylerin varlığı o kadar kaba bir maddedir ki; ağırlıkla, karanlıkla, ölümle ve çürümeyle o kadar tıkanmıştır ki; tin (öz, ruh) tarafından tamamen ve nüfuz edilmiş e ışınlanmış bir vücutlanmayı anlamamız çok zor olur.

Demek istiyor ki, bedenimiz ve etrafımızda vücut bulmuş herşey o kadar kabadır ki bizim öz ile vücut bulmuş bir canlıyı anlamamız zordur. Burada tabii “spirit” kelimesini tercümede zorlanıyoruz çünkü töz olabilir, tin olabilir, ruh olabilir.

Böyle ruhtan vücut bulmuş varlığı biz kaba saba insanlara anlatmanın imkansızlığını da belirtmeden edememiş. Kendinin de anlayabildiği şüpheli.

S. 169

Aslında “eter” gibi bir şeyden bahsediyor.

Cenneti anlatıyor. Cennet bizden uzakta olamaz diyor çünkü cennet uzayda bizden maddî mesafeler ile ayrılmamıştır, çünkü cennet bu maddî dünyanın yasalarına uymaz.

İşte burada etere benzer bir maddeden bahsediyor.

Doğası icabı heryeri kaplar, heryerde hazırdır…

S. 169

Burada da madde dünyasının ötesindeki ruhlar dünyasını görmemizi engelleyen bir perde olduğunu söylüyor. Çok değişik kültürler bunu zaten söyler.

Bu perdeyi çoğu insan gerçek zanneder diyor (the thing itself).

Halbuki gerçek bu perdenin arkasındaymış.

Bence gerçek yok. Tek gerçek görüntüdür.

Notlar:

— Bahsi geçen kitap: H. L. Martensen, Jacob Boehme: His Life and Teaching, London, 1885

Jacob Böhme hayatı.

İnsanın fabrika ayarları

Sinan Canan beyi tanımıyordum. Teşekkür ederim. Önerdiği fabrika ayarları beni pek tatmin etmedi. Bir kere, “İnsanın fabrika ayarları” biraz pazarlama dili olmuş. Burada sadece insan bedeni için doğal olan 5 öğüt verilmiş.

Sinan beyin verdiği 5 öğütten üçü beden için doğal olanı söylüyor; diğer ikisi de düşünsel alanda doğal olanı söylüyor. “Düşünsel alan” dil ile ilgili olan alandır.

İnsan bedeni için doğal olan, bol hareket etmek; az, çeşitli ve aralıklı yemek ve gerilimsiz yaşamaktır, diyor. Bu değerlendirmeye ben de katılıyorum.

Düşünsel alanda ise, olumlu/zengin sosyal ilişkiler ve sınırları aşmaya çalışmak önerilmiş. Bunlar da güzel. Sınırları aşmak demek, olaylar arasında kimsenin göremediği yeni ilişkiler kurmak demek. İnsanın hoşuna giden budur. İyi bir fıkrada da bizi gülümseten söylenmeyen o ilişkiyi anlamamızdır.

Bu öğütler insan için doğal olanı belirliyor. Yani, “bunları yaparsanız bedeninizi mutlu etmiş olursunuz” demek isteniyor. İnsan bedeni bir makina olarak düşünülüp, bu makinaya nasıl iyi bakılacağı söyleniyor.

* * *

Peki, Sinan beye göre insanın tanımı nedir? İnsana öğütler verdiğine göre bir insan tanımı olmalı.

Anlayabildiğimiz kadar, insanı iki bölüme ayırmış: beden ve dil.

Dil olayına “bilinç” diyoruz. Beden dünyayı duyular aracılığı ile algılarken; bilinç kendini ve etrafını dil aracılığı ile algılar. Dili olmayan yaratıklarda bu bölünme yoktur. Onlar etrafları ile bir bütün olmuşlardır. Kendilerini çevrelerinden ayrı görmezler.

Sinan beyin sunumu bedene değil, bilince hitap ediyor. Beden görüyor, bir takım sesler duyuyor ama bu sesleri dil olarak çözümleyemiyor. Çözümleyen bilinç. O zaman, Sinan bey, bilince konuşuyor. Bilincin bedenin sahibi olduğu gizli varsayımını kabul etmiş oluyor.

Fakat dil insanın fabrika ayarlarını onarılmaz bir şekilde bozmuştur. Dil öğrendikten sonra “insan” hem kendine hem de doğaya yabancılaşmıştır. Eski fabrika ayarlarının geçerliği kalmamıştır. Yeni gerçek budur. İnsan yeniden tanımlanmalıdır.

Bir de Sinan beyin hiç bahsetmediği mikrobiyom var. Mikrobiyomdaki değişiklikler bütün fabrika ayarlarını bozabiliyor. Mesela, antibiyotikler kötü mikroplar yanında iyi mikropları da öldürdüğü için mikrobiyomda dengeler değişiyor ve fabrika ayarları bozuluyor. Zaten ilk fabrika ayarlarının annemizden aldığımız mikroplar olduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca, Sinan bey insanın dünyanın ve doğanın efendisi olduğu gibi bir söz söylüyor. Bilmem şaka olarak mı söylemiş. Kendisinin de dediği gibi, insan güçsüz, zavallı hatta çaresiz bir yaratıktır. Dünyayı kontrol etmemektedir. Dünyayı kontrol eden, doğayı ve havayı kirletenler tüzel varlıklardır. İnsan henüz tüzel varlıkların bir kölesi olduğunu anlayamamıştır çünkü, tüzel varlıkların bir yaşam türü olduğunu ve canlı varlıklar olduğunu anlayamamıştır.

Sinan beyin de belirttiği gibi, insanın tanımı, yani fabrika ayarları veya doğal hali, derin bir konudur ve 5 başlık ile çözümlenemez, bence.

Notlar:

Tüzel varlıkla insanın ilişkisi.

Konular – 1

Yazılarım hakkında genel bir özet yazmak istedim.

Konulara bakalım: Kozmoloji, din, ezan, Newton kültü, eğitim, tüzel varlıklar, mikrobiyom, ölüm, toplumsal konular, bireyin şahsi sınırları, kadınlar ve Cavendish deneyi.

Kozmoloji

Kozmoloji konusu var. Ben kozmoloji araştırması yapmıyorum. Kozmolojinin bir aldatmaca olduğunu söylüyorum. Yaratılış masallarını eskiden din doktorları yazarmış, şimdilerde felsefe doktorları yazıyor. İnsanlar ya aldatılmaktan memnunlar veya işi ciddiye almıyorlar. Hiç kimse kozmologların uydurduğu martavalları sorgulamıyor. Sorgulamaya vakitleri yok. Herkes geçim derdinde. Veya kozmolojinin bir bilim olduğu propagandasına inanıyorlar.

Din

Din konusu var. Din de bir aldatmaca. Çok hassas bir konu. Dini eğitim veren okullarda 2018-19 yılında yaklaşık 1 milyon 300 bin çocuk okuyormuş. Bunların dünya görüşü 7. yüzyıl Arap Bedevi kültürü ve değerleri ile oluşuyor ondan sonra modern Türkiye Cumhuriyetinde yaşamak zorunda kalıyorlar ve uyumsuz insanlar oluyor. Cumhuriyeti devirmek için gizli veya açık komplolara katılıyorlar veya destek veriyorlar. Bu konuda yazmanın sebebi ne olabilir? Bu neo-bedevilerin, Arap bozuntularının örgütlenmiş bir ordusu var. Devlet desteği de bunların yanında. Bu örgütlenmiş yobazların dinle ilgisi yok. Bunlar politik güç peşinde. Rejim değişikliği peşinde. Osmanlı’dan beri ülkeyi bölmek isteyen emperyalist güçler hep bunları kullanarak ülkede operasyon yapmışlar. Benim bunlarla uğraşmaya enerjim yok. Ben temel bir soru soruyorum, din konusunda: vahiy olmuş mu olmamış mı? Vahiy nasıl kitaplaşmış? Tarihe baktığımızda Kuran’ın da aynı İncil gibi sonradan yazıldığını görüyoruz. Vahiy olayını destekleyen Kuran’ın kendi sözünden başka hiç bir delil yok. Vahiy ben tanrının sözüyüm diyor. Buna sorgulamadan inanan milyonlarca insan var. Türkiye’yi geri bırakan tek etken dindir. Bu kesin bilgi. Ama din Türkiye’nin en büyük sektörlerinden biridir. Topluma entegre olmuş büyük bir sektör. Dine böyle bakmak gerekir.

Ezan

Bir de sanki din gibi görünen ezan konusu var. Ezanın din ile bir ilgisi yok. Toplumsal ve siyasi bir propaganda. Ezan yukarda bahsedilen bedevi mağara adamlarının Türk mahallelerini Araplaştırma aracıdır. Camiye giden 10 kişi; ezan okunuyor 10 bin kişi için. Bu siyasi değil de nedir? Peki ezan konusunda yazmanın hedefi nedir? İnsanlar ezanın ne olduğunu anlayıp ezana karşı mı çıkacaklar? Olacak şey değil. Halkın çoğunluğu ezanı duymuyor bile. Kadınlar ezanı, günlerini belirli vakitlere ayıran faydalı bir alarmlı saat olarak görüyorlar. Kadınlar için ezan okunmuş veya çan çalmış hiç farketmez. 40 bin kişilik ilçede camide sürekli olarak 5 vakit namaz kılan insanların sayısı iki elin parmaklarını geçmezken günde 5 defa bütün ilçe Arapça hoparlörlere bağıran bir Arap bozması tarafından Arap sömürgeciliğinin bu propagandasına maruz bırakılıyor. Ne kadar absürt bir şey. Üstelik ezanı Türklüğün bir sembolü yapmaya çalışan devlet büyüklerimiz var. Peki ne yapılmalı? İnsanlarla konuşmalı. Ama hiç namaz kılmayan camiye sadece caminin helasını kullanmak için giden birisi bile ezan konusu açılınca ezanı müdaafa eder. Mahalle baskısı o kadar güçlüdür ki, kimse ezanı sorgulayıp dini eleştiriyor gibi gözükmek istemez. Böyle garip bir durum var. Ben anlayamadım.

Newton kültü

Diğer bir aldatmaca da Newton kültü aldatmacasıdır. Dünyayı kim yönetiyor? Kimisi dünyayı belli iki üç ailenin yönettiğini söyler. Kimisi küresel tekellerin dünyayı yönettiğini söyler. Ama insanların aklını programlayan ve nasıl yaşayacaklarını belirleyenler okulcu alim doktorlardır. Eskiden bunlara skolastikler denirdi. Bunların iki türü vardır. Biri teoloji doktorları, veya din doktorları. Diğeri felsefe doktorları. Bunlar birbirlerine düşman gibi görünür çünkü ikisi de öğrenci pazarından kendilerine mürit toplamak için yarış halindedirler. Yaratılış masallarını bunlar yazar. Kozmoloji masallarını bunlar yazar. Uydurdukları bir sürü saçmalığı bilim diye bize yutturmaya kalkarlar. Bunlar egemen güçler tarafından desteklenir. Egemen güçler için çalışırlar. Kafanızı, aklınızı şekillendiren bunlardır. Okulcu doktorların yarattığı en büyük efsanelerden biri de Newton kültüdür. Newton kültü nedir? Bu kült Newton’un güç diye bir şey bulduğunu ve bu gücü kullanarak gezegenlerin yörüngelerini hesapladığını söyler. Burdan başlayarak Newton’u tanrılaştırır. Newton kültü bir İngiliz propagandasıdır. Newton kültü doğayı madde denen bölünemez parçalardan meydana geldiği doktrini üzerine kurmuştur. Bu doktrin dünya çapında bütün okullarda çocuklara tek doğru doğa modeli olarak öğretilir. İnsanlar Newton’un bu materyalist doktrinini gerçek doğa diye öğrenirler. Doğayı madde olarak algılamayı öğrenirler. Bu da aynı din gibi insanlara okült ve sahte bir doktrini tek gerçek doğru olarak dayatan bir öğretidir. Ne yapmalı? Nasıl ki İslamı savunan bir bedevi yobazları ordusu varsa Newton kültünü savunan bir okulcu doktorlar ordusu vardır. Bu doktorlar günümüzde kendilerine fizikçi derler ve Newton’un maddeci doktrinlerini savunurlar. Yani gerçeği öğrenmekte ve doğayı anlamamıza karşı çıkan bu felsefi yobazlar ordusudur. Ne yapmalı? Newton’un kitabını açıp okumalı ve Newton’un yaptığı hesaplarda aslında güç kavramını kullanmadığını göstermeli. Bunu yaptık. Gösterdik. Göstermeye de devam edeceğiz.

Eğitim

Kozmoloji, din, ezan ve Newton kültü konularına baktık. Daha bitmedi. Eğitim konusu var. Okullar yukarda bahsedilen okulcu doktorların üreme, yaşama ve çalışma alanlarıdır. Bütün okullar kapanmalıdır. Eğitim de din gibi kadim bir sektördür. Topluma entegre olmuştur. Beraber yaşamak zorundayız.

Tüzel varlıklar

Ana konulardan biri de tüzel varlıklardır. Tüzel varlıklar canlı varlıklardır. İnsanlık tarihi bireyin tüzel varlıkla mücadelesinin tarihidir. Birey hep kaybeder. Hep kaybetmeye mahkumdur.

Mikrobiyom

Bireyden behsetmişken, mikrobiyomdan de bahsetmeden olmaz. İnsan vücudunun bir ortakyaşam organizması olduğunu biliyoruz artık. O zaman bireyi yeniden tanımlamamız gerekiyor. Hür irade konusuna yeniden bakmamız gerekiyor.

Konuların ortak noktası var mı?

Peki bütün bu konuların ortak bir noktası var mı? Olmalı değil mi? Yoksa bu konular neden benim ilgimi çeksin ki?

Ölüm

Ölüm konusu var. Yaşamın bir parçası olarak görmek lazım. Bir dönüşüm olarak. Aslında ana konumuz dünyanın nasıl çalıştığını anlamaksa o zaman ölümü anlamaya çalışırak da bazı şeyler öğrenebiliriz.

Toplumsal konular

Toplumsal konular var. Neden bu kadar çirkinlik var? Neden bu kadar ilkellik var? Neden bu kadar gürültü kirliliği var? İnsanlar neden herşeyi olduğu gibi kabul ediyorlar? Neden sokakların sahibi sokak köpekleri de insanlar değil? Ülke çapında neden günde beş defa adamın biri hoparlörleri açıp Arapça bağırır? Hiç bir işlevi olmayan bu ritüel neden uygulanır?

Bireyin şahsi sınırları

Bireyin şahsi sınırları var. Bu sınırlara neden saygı duyulmaz? Bu sınırlar ülkeden ülkeye değişir. Ülkemizde nerdeyse şahsi sınırlara saygı yok gibidir. Bireyin hakları ve görevleri.

Kadınlar

Kadınlar konusu var. Kadınların bin yıl süren kölelikten kurtulma savaşları. Türk kadının türbanla imtihanı. Kadının türban dahil herşeyi modaya çevirmesi.

Cavendish deneyi

Bir de Cavendish deneyinin tekrarlanması projesi var.

Bütün bu projeler bir hayata sığmaz gibi görünüyor. Birini seçip ona odaklaşmak gerekiyor. Yazı tura mı atsam acaba??

Notlar:

— Yazdığım konularla ilgili daha önceki yazılarım:

Lüzumsuz şeyler bunlar

Dipsiz kuyuya atılan boş laflar

Ölüm hakkında – 1

Bir de ölüm konusu var.

Değişik toplumların ölüme nasıl baktıklarına bakabiliriz. Bazı toplumlar ölüme dinin bir parçası, yani doğa üstü bir olay olarak, bakıyorlar. Bazı toplumlar hayatın bir parçası yani doğal bir olay olarak bakıyorlar.

Ölümlü insanlar olarak, ölüm hakkında bazı gözlemler yapabiliyoruz. Ölümün ne olduğunu gözlemleyebiliyoruz.

Mesela, anne karnındaki bebek için doğmak demek ölmek demektir.

Biz bebek doğuyor diyoruz ama aslında bebek ölüyor.

Anne karnındaki amfibik yaratık, veya, hava solumayan, göbeğinden beslenen, annenin bir paraziti olarak yaşayan ve büyüyen bir yaratık; akciğerleri var ama hava solumuyor.

Akciğerler gelecekteki hayatı için ona lazım olacak organlar. “Öldükten sonra” ona lazım olacak.

(Öldükten sonra bize lazım olacak bir organımız var mı?)

Bu yaratık ana rahminin sıcak ortamında mutlu mesut yaşıyor. Ekmek elden su gölden. Çalışması gerekmiyor. Sadece büyüyor. Tam bir parazit.

Tabii ki bu yaratık o sıcak ortamı ve rahatlığı terketmek istemiyor. Ama ne aksi ki durmadan büyüyor ve bulunduğu yere sığmaz oluyor. Bu da onu tedirgin ediyor. Dışarda ne olduğunu bilmiyor. Dışarısı diye bir yer olduğunu bile bilmiyor. Ama ev olarak bildiği ortam artık onu dışarı atmak istiyor. Dışarı çıkmamak için direniyor. Ama mecburen çıkacak.

Elinde değil. Yapacak bir şey yok. Anne karnındaki parazit dışarı çıkıyor. Göbeği kesiliyor ve hava solumaya başlıyor. Böylece ana rahmindeki yaratık ölüyor ve yeni bir yaratık doğmuş oluyor. Hem ölümü hem doğumu görmüş oluyoruz.

Aynı tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi. Tırtıl ölüyor. Kelebek doğuyor.

Bu da bize ölümün yokoluş değil bir geçiş olduğunu; bir dönüşüm olduğunu söylüyor. Doğmak ve ölmek aynı şey. Bir şeyin doğması için bir şeyin ölmesi gerekiyor.

Ölüm demek bir yaratığın başka tür bir yaratığa dönüşmesi demek.

Ama tırtıl kelebeğe dönüşeceğini bilmiyor. Bilmek de istemiyor. Böyle bir soru soramıyor. O sadece yapması gerekeni yapıyor. Programlandığı şeyi uyguluyor. Seçim yapamaz.

Bebek de neye dönüşeceğini bilmiyor. Bebek kendinin farkında olmadan yaşıyor. O da aynı tırtıl gibi “Neden?” “Niçin?” diye sormuyor. Soramaz.

Bebek ana rahminden geçerken annenin mikrop kolonileri tarafından istila ediliyor. Bebek ana rahminde sterildi. Sonra mikroplarla tanışıyor ve bir mikrobiyomu oluyor. Mikroplara yem oluyor.

Biz de ölünce ölüyü toprağa gömüyoruz ve oradaki canlılara yem yapıyoruz.

Bebek doğdu ve kendinin farkında olmadan yıllarca yaşadı sonra de dil öğrendi.

Dil öğrenince onun için dünya değişti.

Dil öğrenince, dil bilmeyen yaratık ölüyor; yani konuşmayan yaratık ölüyor, konuşan yaratık doğuyor.

Dil öğrenince bebek (veya artık çocuk) kendine yabancılaşır yani kendini çevresinden ayrı görmeye başlar. Kendinin farkına vararak kendine yabancılaşır.

Dil öğrenince bu sefer her şeye isim koyar. Dünyayı isimler olarak algılar. Ölüme de isim koyduğu için “ölüm nedir?” diye sorular sormaya başlar.

Bu yazdıklarımızdan ölümün din ile bir ilgisi olmadığını anlıyoruz. Din neden ölüm kavramını sahiplenmiş ki? Sebebi basit. İnsanları ölüm ile korkutarak dine inandırmak için.

Ölüm bir doğumdur. Ölüm bir dönüşümdür. Başka da bir şey bilmiyoruz.

Notlar:

— Pınar Kaftancıoğlu, Meksiko City’de ölüm anlayışı hakkında yazmış:

Biz “Ölüler Günü”nü görmek için geldik. İlginç ki ne ilginç… Antik çağlardan beri ölümü uzak ve soğuk değil bilakis yakın ve yaşamın içinde tutmuşlar. Çiçekli, süslü, neş’eli iskeletler; iskeletler arası aşk, bol yemek sunulan iştahlı ölüler her yerdeler. Maskeler, taçlar, kılıklar ile mezarlıklarda parti var. Bence kesinlikle harika ve doğru bir bakış. Yaşam kadar gerçek kendisi… Bir yerden bir yere yolculuk. Sonunda buluşmak olsa da ayrılık her zaman zor. Kabullenmek ise şart.

Oğlum, kızım, torunum… Dünyadaki ayak izimi bıraktığımı görüyorum, ötesi vız geliyor açıkçası. Bütün iş biçilen ömrü sağlıkla tamamlamakta. İnşallah o nasip olur bizlere. 🙂 Yaşamak zaten çok güzel. Çok çok güzel ve olağanüstü güzel.