Kuran’ın Eleştirisi, İlhan Arsel

Alıntılar İlhan Arsel’in Kuran’ın Eleştirisi–3 kitabından:

Batı uygarlığını yaratan bilginlerin ve düşünürlerin tekrar etmekten bıkmadıkları şey hep şu olmuştur ki, insanları fiziksel gelişme olasılığından, yaratıcı zekadan ve düşünme gücünden yoksun bırakan şeylerin başında “kutsal” diye bilinen din kitapları gelir. Nitekim Batı dünyasının ortaçağ karanlıklarından kurtulup uygarlık çağına girebilmelerinin nedeni, Tevrat ve İncil’in … ve benzeri kitapların rehberliği yerine aklın rehberliğini seçmiş olmaktır. Voltaire bunu, “aklın” “Tanrı” ile yer değiştirdiğini söyleyerek özetlemiştir.

İslam dünyası, Batı dünyasının yaptığını yapamadığı (yani vahyin rehberliği yerine akıl rehberliğini seçemediği) içindir ki ortaçağ karanlıklarından kurtulamamıştır.

İlhan Arsel’in bu değerlendirmesi doğru gibi görünse de ben İslam ülkelerini yönetenlerin akıl dışı hareket ettiklerini düşünmüyorum. İslam’ı yönetim biçimi olarak seçmiş ülkelerin yöneticileri gayet akılcı insanlardır. Hem akılcı hem de çok akıllı insanlardır. Halkı uyutmak ve kolayca yönetmek için İslam’ı kullanabileceklerini çok güzel anlamışlar ve İslam’ı halkı sömürmek ve iktidarlarını güçlendirmek için gayet akılcı yöntemlerle kullanmaktadırlar. Onların tanrı fikrini akıl ile değiştirmek gibi bir hedefleri yoktur. Tam aksine halkın ortaçağ karanlıklarında kalmasını ve batıla inanmasını isterler. Bunu da akıl yolu ile yaparlar.

İslam’ı yönetim biçimi olarak seçmiş ülkelerin yöneticilerinin ortaçağ karanlığında kalmış, akıllarını kullanmayan insanlar olduğu doğru değil.

Bir ülkenin teknoloji toplumu olabilmesi için de halkın batıl yerine akla inanması gerekmez. Avrupalı halkın çoğunluğu inanç konusunda hâlâ ortaçağ karanlıklarında yaşamaktadır. Bunu Avrupa halklarının hâlâ ortaçağ dinlerine körü körüne inandıklarından biliyoruz; hâlâ aynı kiliseleri doldurup aynı ortaçağ ritüellerini yapıp duruyorlar. Üstelik ayrı dinden diye komşularından nefret etmeyi ve onları din adına öldürmeyi de hiç unutmamışlar. Bizim buradaki din yobazlarının tıpkısının aynısı orada da var. Bizimkiler çöl Arabı gibi giyinirler, o başka.

Peki dinci yobaz Avrupalı nasıl olmuş da 18. yüzyılda teknolojik gelişmeyi destekleyen bir ortam geliştirebilmiş? Bence bu ayrı bir araştırma konusu. “Avrupalı aniden aydınlandı sonra da görülmemiş bir teknolojik atılım yapıp medeniyetin zirvesine ulaştı” tezi Avrupalının kendi kendini yüceltmek için uydurduğu bir tezdir. Aslında tam tersi olmuştur: Avrupalı teknoloji sayesinde aydınlandı; aydınlandığı için teknolojide ileri gitmedi.

Fakat, Avrupa hâlâ bizlere aydınlanma masalını medeniyete giden tek yok diye satmaya devam eder. “Siz de aydınlanın ve bizim gibi medeni olun” der. Fakat aynı Avrupa bizim din safsataları ile uğraşarak geri kalmamızı ister ve ülkemizde din üzerinden operasyonlar yapar.

Kuran değişimi ve ilerlemeyi engeller, evet, ama nasıl engeller?

Kuran bu dünyayı bir sınav olarak tanımlar ve bu dünyada sadece takva puanları toplamak için ibadet etmenizi öğütler. Geri kalan vaktinizde sıcaktan bunalmış çöl Arab’ı gibi yan gelip yatabilirsiniz. Kuran, çöl Arabının aşırı sıcak iklimden ve ona bağlı kültüründen gelen tembelliği ve kaderciliği resmileştirmiş bir yaşam tarzını insanlara dayatır. Kuran, müslümanlıktan önce o bölgede yaşayan Arapların geleneklerinin kitaplaştırılmış halidir. Arap değilseniz Kuran sizi bağlamaz.

Kuran’a inananlar da inanmayanlar kadar akılcı insanlardır. Kuran’a sorgulamadan inanan insanların akılcı yöntemlerden habersiz oldukları hiç de doğru değildir. Onlar akıllarını kullanarak Kuran’a inanmayı seçmişlerdir.

Kuran’a inanmayanların da her şeyi sorgulayan, hiçbir şeye sorgulamadan inanmayan, mutlak akılcı insanlar olduğu da doğru değildir. Onlar da başka konularda sorgulamadan inanmayı seçerler. Herkesin herşeyi sorgulaması imkansızdır. Kuran’a inandığı için akıl denen şeyin ne olduğunu bilmediğini zannettiğiniz insanların, kendi menfaatleri söz konusu olunca akıllarını çok iyi kullandıklarını görürüz. Mesela, para konusuna gelince onlar da herkes kadar akılcıdır. Siz hiç aklını kullanmayan bir din tüccarı gördünüz mü?

Kuran’a bağlı ülkelerin, istisnasız olarak, yeryüzünün en geri kalmış ülkeleri arasında bulunmaları, bunun en açık bir kanıtıdır. İslam ülkeleri tarihi şu gerçeği ortaya vurmaktadır ki Kuran’a bağlı ve saplı kalındıkça ne akılcılığa ulaşmak, ne gerçek anlamda ilim yapmak, ne demokrasi yaratmak, ne insan varlığını değer ölçülerine kavuşturmak ve ne de insanın insana sevgisini oluşturmak mümkündür.

Burada bilim ile teknolojinin aynı şey olmadığını belirtmemiz gerekir. Bilim akademiktir. Tutucudur. Okulcu doktorların akademik kariyer merdivenini tırmanmak için yazdıkları kitaplardan ibarettir. Teknoloji buluşları ise daha çok akademik dünyanın dışında çalışan amatörlerin buluşlarının piyasaya sürülüp halka yayılmasından ibarettir. Teknoloji ekonomi ve para ile ilgilidir; uygulamalıdır, faydacıdır.

Her ne kadar kısa bir dönemi içine alan “İslam uygarlığı”ndan söz edilirse, bu uygarlık Kuran’dan doğma bir şey değildir; Kuran’ın kaynak olarak kabul edilmesiyle ortaya çıkmış değildir. “İslam uygarlığı” Eski Yunan’ın bilim kaynaklarının etkisiyle oluşmuş bir şeydir. Miladi 8. ile 10. ya da 11. yüzyıllar arasında iki yüzyıllık kısa bir süreyi kapsayan bu gelişme, Eski Yunan kaynaklarından yararlanan İslam bilginlerinin “zındık”, “dinsiz” diye ilan edilmeleri, Eski Yunan bilimlerinin terk edilmesi ve bunlar yerine Kuran’ın yeniden kaynak edinilmesi sonucu olarak sönüp gitmiştir. O tarihten bu yana da bir daha canlanamamıştır, çünkü İslam ülkelerine, her ilmin Kuran’da olup tüm gerçeklere ancak Kuran yolu ile gidilebileceği zihniyeti egemen olmuştur.

Böyle bir zihniyet egemen olabilir ama şeriatla yönetilen ülkeler Kuran’da olmayan yeni teknolojileri alıp kullanmakta hiçbir sakınca görmezler. Şeriat çok elastiktir. Ulema şeriatı istediği yöne çeker ve emrinde çalıştığı egemen güçlerin istediği her anlamı şeriattan çıkartmasını bilir. Bunun örnekleri Osmanlı’da bol bol vardır.

İlginç olan şudur ki, İslam ülkeleri içinde Kuran’a en fazla ve en sadık şekilde bağlı olanlar, en ziyade geri kalmış olanlardır. Bunun böyle olduğunu anlayabilmek için, günümüzde İslam şeriatının en yoğun ve özüne en sadık şekilde uygulandığı ülkelere, örneğin Afganistan, Suudi Arabistan, İran, Pakistan, Sudan vs. gibi ülkelere şöyle bir göz atmak yeterlidir.

Bu ülkeler yarın İslam’ı bırakıp Hıristiyan olsalar yine geri kalırlardı.

Buna karşılık Kuran’ı, yol gösterici rehber ve kaynak olmaktan çıkaran Atatürk Türkiyesi, yirmi otuz yıl gibi çok kısa bir zaman içerisinde uygarlaşma sürecine girmiş ve tüm İslam ülkelerinin önüne geçmiştir.

Doğru. Fakat, “Kuran’ı yol gösterici rehber ve kaynak olmaktan çıkarmak” yetmez. Atatürk bunu bildiği için devrimler yolu ile kurumları değiştirmeyi amaçlamıştır. Yani devletin alışkanlıklarını değiştirmeye çalışmıştır. Dil devrimi ile de halkın okur yazar olmasını sağlamıştır. Ne yazık ki, Atatürk’ün ölümünden sonra İmam Hatipler’in yetiştirip topluma saldığı gerici karşı devrimciler Atatürk devrimlerini geri çevirmeyi başarmışlardır, büyük ölçüde.

Ülkeleri geri bırakan sadece Kuran’a bağlı kalmak değildir. Şeriatla yönetilen bir toplumda, şeriata bağlı olmadan yaşamak isteyenler bastırılır ve etkisiz hale getirilir. Bu dini korumak için yapılmaz; baştaki din tacirlerinin iktidarını korumak için yapılır.

***

Şeriatla yönetilen bir toplum yeni girişimlere açık değildir. Fakat bu şeriat denen şey o kadar elastiktir ki eğer şeriat devletini yönetenlerin teknolojide ilerleme motivasyonu olsa şeriattan yeterli fetvalar çıkartılabilir. İsrail bir din devletidir ve şeriatla yönetilir. İslam şeriatı ile Yahudi şeriatı hemen hemen aynıdır. Ama aynı şeriat Arapların gelişmesini engellerken İsraillilerin teknoloji alanında gelişmelerini engellemiyor.

Kurandaki Arap dünya görüşü Arapça yolu ile dilimize sızdığı için aklımızı da ele geçirmiştir. Hepimiz istesek de istemesek de batıla inanıyoruz. Hepimiz istesek de istemesek de Araplar gibi tembel ve kaderci olmuşuz. Çünkü bunlar artık dilimizde var. (Eğer tembel ve kaderci değilsek, kendimizle ve ortamla zorlu bir savaş vererek kendimizi bu Arap özelliklerinden kurtarmışız demektir.)

Başladığımız bir işin sadece kendi çabamız ve gayretimizle sonuca ulaşacağına inanmayız; ille de “inşallah” deriz. İnşallah diyerek Allah’tan izin almazsak işimizin rast gitmeyeceğine inanırız. Tabii sihirli bir Arapça kelimeyi söyleyerek anında evrenlerin yaratıcısının dikkatini çekeceğine inanmak kadar gülünç ve batıl bir davranış herhalde yoktur.

Maçtan önce bir futbolcu ile röportaj yapılıyor, futbolcu “inşallah kazanırız” diyor. Yani kendi çabaları boşuna. Allah isterse kazanacak; Allah istemezse kazanamayacak. İş adamı “arkadaşlar inşallah ihaleyi alacağız” diyor. Bir yere davet edildiğimizde “kısmetse gelirim” diyoruz. Acaip bir kadercilik. Bu kadercilik Türklere has bir gelenek değil, tamamen Arapların bir geleneğidir.

Notlar:

— “Batı uygarlığı…”
Batı uygarlığı nedir acaba? Batı’nın kendini yüceltmek ve sömürgelerini küçültmek için uydurduğu bir propagandadır.

— “İslam dünyası…”

Bu nedir? Böyle bir dünya mı var? Türkiye’yi İslam dünyasına dahil etmek çok yanlıştır. Burası şeriatla yönetilen bir ülke değildir.

— “…vahyin rehberliği yerine aklın rehberliği…”
Aslında dine inananlar inanmayanlardan daha yüksek bir zeka seviyesine ulaşmış insanlardır. Yüksek zeka soyutlama gücü ile belli olur. Dini inananların çok yüksek bir soyutlama yeteneği vardır: El İlah veya Allah diye bilinen fakat hakkında 99 isminden başka hiç bir şey bilmediğimiz varsayımsal doğa üstü bir varlığın yolladığı mesajları; masalsı bir varlığın aracılığı ile almış olan; tarih içinde yaşamış gerçek bir kişilik olduğu hiç bir belge ile sabitlenmemiş bir insandan 150 yıl sonra yazılmış bir kitabın içinde yazılanların Allah’ın bire bir hiç değişmemiş sözleri olduğuna inanmak çok yüksek bir soyutlama yeteneği gerektirir.

— “Düşünme gücünden yoksun bırakan…”
Böyle bir genelleme doğru değil. İnsanlar dinin kitabını inanmayı ve sorgulamamayı kendi akıllarını kullanarak seçiyorlar. Aynı insanlar dünyevi konularda herkes kadar akıllarını kullanırlar.

— Biz niye hala Kuran’la boğuşmak durumundayız? Kuran’ın buyruklarının sosyal hayattan tamamen çıkması gerekir.

— Faydalı işler; faydasız işler. Önemli olan faydasız işler yapmaktır. Bu dünya boş olduğuna göre, bu dünyanın doğasına en uygun olan boş işler yapmaktır.

— Artık Arapça batıl kelimeleri kullanmamaya dikkat ediyorum. İnşallah, maşallah, bismillah, vallahi (valla) gibi bizi batıllaştıran kelimeleri kullanmak istemiyorum. Bu kelimeler Araplara kalsın. Ama bu kelimeler o kadar dilimize işlemiş ki, bunları kullanmadan bir gün geçtiğini bilmiyorum.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s