Kozmos evren değildir

Kozmos-Çiçeği

Din de bilim de insanları aldatıyor. Bu o kadar açık ki. Ve aldatanlar aynı insanlar: Felsefe Doktorları ve Teoloji Doktorları. İsmleri değişik olsalar bile bunlar aynı meslektendirler. Bunlar profesyonel okulcu doktorlardır

Bu bağlamda “bilim” dediğim kozmoloji gibi bilim diye satılan sahte bilimlerdir.

Evet, kozmolojiye yakından bakalım. İnsanlar bütün evrenin “Big Bang” adı verilmiş bir patlama ile başladığına inandırılmışlar. Bu yaratılış masalını anlatanlar da Felsefe Doktorları. Yani skolastikler. Türkçesini söyleyecek olursak, okulcular.

Kurgu olduğu bu kadar açık olan bir masala insanlar nasıl inanıyorlar? İnanmak istiyorlar, herhalde ondan.

Big Bang masalına inanan insanlar, Big Bang masalını dikkatlice inceledikten sonra ona inanmayı seçmiyorlar; Felsefe Doktorları’nın otoritesini kabul ettikleri için, sorgulamadan inanıyorlar.

Aynı şey din için de geçerli. İnsanlar Kuran’ı okuyup anlayıp İslam’ı seçmiyorlar. Mahalle baskısı ve devlet baskısı ile doğuştan İslam dinine kaydoluyorlar. Kuran’ı okuyup anlayan zaten dinden çıkıyor.

Bize ilkokuldan profesyonellere körü körüne, sorgulamadan inanmamız aşılanır. Hayatımıza ilk giren profesyonel öğretmendir. Hayatımıza giren diğer profesyoneller arasında avukatlar, doktorlar, akademikler sayılabilir. Hatta askerler ve politikacılar bile profesyonel sınıfa dahil edilebilir. Bunların hepsi insanları müşteri olarak görürler. Onlar için önemli olan, uzun yıllar okuyup öğrendikleri bir kitap bilgisini dış dünyadan gizlemek ve perakende olarak satmaktır.

Bu yazıda bizi ilgilendiren akademik profesyoneller olduğuna göre onlara bakalım. Akademik profesyonellere “doktor” denir. Doktor, doktrini öğrenmiş ve onu yeni gelen nesillere öğretmek için lisans verilmiş profesyonel kişi demektir. Bunlar bilim adamı değildir çünkü doktrini sorgulayamazlar, sadece öğretebilirler. Halbuki bilim adamı rütbesini kazanabilmek için her doktrini sorgulamakta serbest olunmalıdır. Akademik doktorlar ikiye ayrılır: Felsefe Doktorları ve Teoloji Doktorları.

Bu profesyoneller doktrinin sahibidirler. Doktrin üzerinde tekelleri vardır. Dışardan hiç kimse bunların sahiplendiği doktrini eleştiremez.

19. yüzyıla kadar yaratılış masalları yazma işi Teoloji Doktorlarının tekelinde idi. Bunlar binlerce yıl bize dünyanın evrenin merkezinde sabit olduğunu söylediler. Bunun aksini iddia edenleri direk cehenneme yolladılar. İşkence ettiler. Meydanlarda canlı canlı yaktılar. Buna Avrupa medeniyeti denir.

Foyaları meydana çıkınca Teoloji Doktorlarının karizmaları çizildi ve artık kimse dünyanın evrenin merkezinde sabit olduğuna inanmaz oldu. Madara oldular. Otoriteleri kalmadı.

Bu otorite boşluğunu, Teoloji Doktorları’nın akademik kuzenleri Felsefe Doktorları doldurdu. Böylece yaratılış masalları yazma işi Felsefe Doktorlarına geçti.

Teoloji Doktorları kutsal kitaplarında bahsedilen yaratılış hikayelerini alıp, yorumlayıp, güncelleyip ve de kutsallaştırıp piyasaya sürüyorlardı.

Felsefe Doktorlarının yöntemi daha değişikti. Onlar masallarını kutsal kitaplardan almadıklarını fakat bilimsel yollarla keşfettiklerini söylüyorlardı. Kendilerine de Felsefe Doktoru değil, bilim adamı ve fizikçi diyorlardı.

Halkın kozmoloji masallarına ihtiyacı vardır. İnsan aklı boşluktan, belirsizlikten ve bilinmezden nefret eder. Nerede olduğunu bilmek ister. Bu konularda otorite sahibi birilerinin ona evrendeki yerini ve koordinatlarını söylemesini ister.

Yani kozmolojinin ve dinin insan toplumunda çok önemli bir işlevi vardır. Kozmoloji bugün dinin eski işlevini görmektedir. Bu da insanlara uzay ve zamanda nerede olduklarını söylemektir.

Bilinmeyen ve bilinemez bir evren çoğu insanı korkutur. Bu sebepten insanlar, kapalı ve sonlu bir evren içinde yaşadıklarına inanmak isterler. Ama ne yazık ki evren, ucu açık ve bilinemezdir.

Ne yapmalı?

Çok basit.

Kapalı bir evren yaratmalı. Bu kapalı ve bilinebilir evrene “kozmos” denir.

Bu kozmosu yaratanlar tabii ki Felsefe Doktorlarıdır. Yani kendilerine fizikçi ve kozmolog diyen okulcu profesyonellerdir.

Kozmos nedir? Kozmos, Felsefe Doktorlarının icadıdır ve onların malıdır. Kozmos, bütün evren değildir. Kozmos evrenin bir parçasıdır. Fizikçilerin özenle seçtiği bir parçadır. Neden özenle? Çünkü dikkat ederseniz kozmos, Felsefe Doktorlarının, çağın teknolojisi ile bilebilecekleri ile sınırlı olan bir kapalı sistemdir. Günün en gelişmiş teleskopları nereye kadar görebiliyorsa kozmosun sınırı orası olarak tanımlanır.

Kozmos aynı zamanda matematik ile incelenebilmelidir. Bu konuda kozmos fizikçilerin bildikleri matematiğe ve bildikleri fizik kanunlarına uyan bir kapalı sistem olarak tanımlanır. Yani kozmos hiçbir zaman fizikçilerin bildikleri matematiğin seviyesini aşamaz. Mesela, 17. yüzyılda Kepler gezegenlerin yörüngelerini kağıt üstünde tüy kalemle hesaplıyordu. Bir gezegenin yörüngesini hesaplamak sayfalar alıyordu. Kepler’in elindeki teknoloji oydu. Bugün gezegenlerin yörüngeleri bilgisayarda Kepler’in hayal edemeyeceği hassasiyette hesaplanabiliyor. Günümüzün kozmosu da fizikçilerin ellerindeki en son teknolojiler ile incelenebilecek zorlukta bir kapalı sistem olarak tanımlanır. Kozmosun karmaşıklığı hiçbir zaman Felsefe Doktorlarının güncel teknolojilerini aşmaz. Aşsa bilinemez olurdu.

Kozmosun bilinmeyen bazı detayları olabilir fakat bir bütün olarak kozmos bilinebilir bir kapalı sistem olarak tanımlanır ki fizikçiler bu sistem ile oynayabilsinler.

Öyleyse fizikçiler evrenin bir parçasını bilinebilir bir kapalı sistem olarak tanımlıyorlar. Bu tanımlanmış kapalı sistemi kozmos denir. Evren değil. Dikkat edin, fizikçiler kozmos ve evren kelimelerini eşanlamlı olarak kullanırlar. Çünkü onların niyeti kozmos olarak tanımladıkları evrenin bir parçasını evrenin tümü olarak satmaktır.

Sahtekarlığı anladınız değil mi?

Fizikçiler, evrenin sadece bir bölümünü kesip bir kozmos tanımlıyorlar sonra da bu kozmosu bütün evren diye pazarlıyorlar.

Kozmos bütün evren değildir. Kozmoloji bütün evreni incelemez. Bütün evren bilinemez. Kozmos fizikçilerin uydurduğu evreninin bilinebilir bir parçasıdır. Bütün gözlemler astronomi gözlemleridir. Astronomi gözlemleri kozmoloji yani bütün evren hakkında bilgi içermezler.

Kozmosu bütün evren diye satan bu sahtekarlara neden inanalım?

 

Nobel fizik ödülü yanlışlıkla edebiyatçıya verilmiş…

Ne kadar saygıdeğer ve tonton bir bilim adamına benziyor değil mi? Bu adam şarlatan olabilir mi?

Peebles
Jim Peebles. 2019 Fizik Nobel’ini kazanan kozmolog.

Dünyanın en prestijli üniversitelerinden birinde çalışıyor. Ama bu adamın ortaçağa kadar uzanan akademik ataları da, ki biz onlarla “skolastikler” diye alay ediyoruz, aynı derecede saygıdeğer ve oturaklı insanlardı.  Çağdaşlarına saygıdeğer ve inandırıcı gözüküyorlardı. Onların saygıdeğerliği bir teleskop tarafından alaşağı edildi. Kendi sahtekarlıkları açığa çıkmasın diye Galileo’nun teleskopundan aya bakmak istemediler. Çünkü ayın yüzeyinin pürüzsüz ve kusursuz olduğuna inanıyorlardı. Aristo öyle demiş diye bunlar da sorgulamadan inanmışlardı. Foyaları meydana çıkınca alay konusu oldular.

Avrupa okulculuğu “Bilimsel Devrim” diye bir tarihsel kurgu uydurdu. Avrupa’da okulculuğun bittiğini ve halkın uyandığı propagandasını yaydılar. Peki skolastikler dediğimiz bilgi düşmanı okulcu sahtekar şarlatanlar nereye gitti? Yeryüzünden yok mu oldular? Hayır. Sadece isimlerini değiştirdiler. Eskiden Aristo’nun kitaplarını kutsal doktrinleri yapmışlardı; Aristo’ya yorum yazarak akademik kariyer merdivenlerini tırmanıyorlardı. Sonra hepsi Newtonca oldular ve Newton’u kutsallaştırıp ona yorum yazmaya başladılar. Sonra okulculuğa Einstein da eklendi.

Jim Peebles da bir okulcu skolastik doktordur; işi yaratılış mitleri uydurmaktır.

Yaratılış mitleri uydurma işini eskiden Teoloji Doktorları yapardı; şimdi Felsefe Doktorları yapıyor. Çünkü insanlar artık uyandılar ve kitap dinlerinin kozmoloji masallarına inanmıyorlar. Bu iş artık Felsefe Doktorlarının sorumluluğu altında çünkü onlar kendilerini bilim insanı olarak pazarlıyorlar. Masallar aynı masallar ama artık kendilerini bilim insanı olarak tanıtan insanlar pazarlayıp satıyor diye halk da bu masalları bilimsel kuramlar zannediyor. Günümüzde yaratılış mitleri üreticileri Felsefe Doktorları yani fizikçilerdir.

Bu fizikçiler, kozmoloji diye bir akademik alan uydurmuşlar. Kozmolojiye “evren tarihçiliği” desek daha iyi olurdu. Ama tarihçilik dersek tarihçilere haksızlık yapmış oluruz. Felsefe Doktorları tarihçilik yapmıyor. Tarih önceden olmuş olayları delillere ve belgelere dayanarak anlamaya çalışmak demektir. Olmamış bir olayın tarihi olmaz.

Peebles gibi felsefe doktorları, Big Bang diye bir sıfır noktası uydurmuşlar ve bu hayali nokta üzerine inşa ettikleri kumdan kalelerin mimarisi ve fiziği hakkında detaylı hesaplar yapıyorlar. Hayali şeylerin fiziğini inceliyorlar. Olay bu. Bir takım hesaplar yaptıkları için de kendilerine bilim insanları diyorlar. Ama varsayımınız yanlışsa, varsaydığınız olay hiç olmamışsa, ne kadar hesap yaparsanız yapın gerçekçi sonuçlar alamazsınız.

Peebles denen bu adamın masum görüntüsüne aldanmayalım. Kendisi hem şarlatan hem de sahtekardır. Böyle diyerek ona hakaret etmiş olmuyoruz gerçekleri söylüyoruz. Profesyonel hayatı dışında, özel hayatında, eminim çok iyi bir insandır. Biz sadece profesyonel hayatına bakıyoruz. Uydurduğu sahte varsayımlara dayanarak bizi nasıl aldattığına bakıyoruz.

Peebles’ın aynı okulda meslekdaşı olan fizikçi ve kozmolog bayan Jo Dunkley ne demiş:

Bugün şahane bir gün. Jim Peebles’ın Nobel ödülünü Michel May ve Didier Quelez ile paylaştığı açıklandı.

Jim, Princeton Physics’de “Yerçekimi Grubu”nda meslekdaşımdır (aslında grubun 50 yıl öncesinden orijinal üyesidir.)

Bu sahte bilim insanları evrenin bütününü “yerçekimi” ile açıkladıklarını sanan naif insanlardır. Ama naif olamazlar. Bunlar çok akıllı olduklarını iddia ediyorlar. O zaman bunlara mecburen sahtekar dememiz gerekir.

Jim, bizim evrenimizin, sıcak Big Bang’den bugün gördüğümüz galaksilerle dolu uzaya nasıl evrildiğini çözmüştür. [Jim’in peri masalı bu.]

Kozmolojiye yaptığı diğer katkılar dışında, Jim bugün hâlâ incelediğimiz, kozmosun ilk resmi olan Kozmik Fon Işınımı’nın varlığı ve özellikleri hakkında çok önemli tahminlerde bulunmuştur.

Jim, inanılmaz derecede zeki olmakla birlikte, çok da iyi bir insandır. Haberi duyunca bu sabah mutfakta sevinçten havalara zıpladım.

Bu kadın kozmos ile evren kelimelerini eşanlamlı olarak kullanıyor. Bu bütün kozmologların bilerek ürettikleri bir kavram kargaşasıdır. Bu konuyu daha önce detaylı olarak yazmıştım.

Bayan Jo bir de “bizim” evrenimiz demekten hoşlanıyor. Sanki başka bir evren olabilirmiş gibi. Tanımlama olarak evren “bütün” demektir. Eğer bütünün dışında bir şey varsa o bütün diye tanımladığınız şey bütün değildir. Bu basit mantığı anlayamayan veya anlamak istemeyen sözde bilim insanları bize evrenin başlangıcını bildiklerini söylüyorlar. Evrenin bütününü bildiklerini söylüyorlar.

“Bizim evrenimiz” sözü bir de sanki bu evren bizim için yaratılmış gibi bir anlam da çağrıştırıyor. Saçma bir düşünce tabii. Kendilerini bilim insanları olarak tanımlayan bu okulcu doktorların teknik anlamı olması gereken kelimeleri çok lakayt ve dikkatsiz bir şekilde kullandıklarını görüyoruz.

Kendilerine bilim insanı diyen bu insanlar aslında okulcu akademiklerdir. Bunların yaptıklarına da “okulcu bilim” diyebiliriz. Okulcu bilimin en önemli kavramlarından biri “bilinene dayanan tahmin” yapmaktır. Bu kavramın İngilizcesi “prediction”dır. Fakat bu kavramın bazı incelikleri var. (İlişkili kelimeler: Önceden hesaplama; kestirim; kehanet; öngörü; tahmin.)

Bu okulcu doktorların bilimden anladığı şu: Eldeki verilere bakıp bir hesap yapacaksınız ve bir tahmin yürüteceksiniz. Mesela, ayın haraketlerini gözlemlediniz ve yörüngeyi hesapladınız ve ayın ne zaman nerede olacağını tahmin ettiniz. Tahmininiz de daha sonra doğru olarak gözlemlendi. Bilim yapmış oldunuz. Bravo.

Bu tahmin sadece iki türlü yapılabilir. Standard matematiksel veri analiz yöntemleri vardır. Bunlar salt matekatiksel yöntemlerdir. Doktrin değildirler. Bir de doktrin vardır. Aslında doktrinle hesap yapılmaz. Bu okulcu doktorların doktrin, yani doğa yasası, dediği şeyler aslında formüllerdir. Bir formül vardır o formülü verilere uygulayarak hesap yaparsınız. Başka türlü tahmin yapamazsınız. Ama okulcu doktorların, okulcu, yani skolatik, olduklarını unutmayalım. Bunların derdi bilim yapmak değildir. Bilgiyi saklayarak kendi statülerini yüceltmektir. Ondan bu basit hasaplama işlemini yüceltmişler ve sadece kendileri gibi dahilerin yapabileceği acaip zor ve sokaktaki insan tarafından anlaşılamayacak gizemli matematik işlemler olarak tanımlamışlardır.

Fizikçi bayan Jo Dunkley:

Evrenin en erken anlarından bugün gördüğümüz güzel ve zengin kozmos haline nasıl geldiğini anlatan bir hikayemiz var. Jim Peebles aslında o hikayeyi yazmıştır ve hikayenin bütününe temel katkılarda bulunmuştur.

Ne demek istiyor burada? Evren diye bir bütün tanımlamışlar. Ama bunu açıkça söylemiyorlar; gizli olarak varsaymışlar. Gerçekte, böyle bilinebilir bir bütün yok. Evren dedikleri bütünün başlangıcını bildiklerini söylüyorlar. Nerden biliyorlar bunu? Bilmiyorlar. Uyduruyorlar.

Evrenin hikayesi dedikleri bir peri masalı. Bu peri masalını yazan da Jim Peebles ve arkadaşlarıymış.

Jim Peebles’a Nobel ödülü, “fiziksel kozmolojide kuramsal buluşlar yaptığı için” verilmiş.

“Bu yılın ödülü, evrenimizin evrimine ve dünyanın kozmostaki yerini anlamamıza yönelik katkılar yapanlara gidiyor” demiş, Nobel ödülünü veren kurumun yetkilisi Göran K. Hansson.

Burada “evren” kelimesi varlığın tümü anlamında kullanılmış. Ama bu mutlak bütünü insanın kavraması ve bilmesi imkansız.

Bir örnek:

Yaşamının tümünü bir evin bir odasında bir akvaryumda geçiren bir süs balığının galaksileri bilmesine imkan var mı? Bu balıklardan biri fizikçi olduğunu iddia etse ve bütün evrenin aynı içinde yaşadıkları akvaryum gibi düzgün ve homojen bir yapıya sahip olduğunu iddia etse; diğer saf balıklar belki bu şarlatan fizikçi balığa inanabilir ama bizler dışardan bakan gözlemciler olarak fizikçi balığın saçmaladığını biliriz. Peki büyük üstad Peebles da aynı varsayımdan yola çıkmıyor mu?

balık
Ben kasenin içindeyim. / Kasenin dışında oda var. / Ve oda sonsuz olmalı… / Çünkü odanın dışında ne olabilir ki?

Peebles, kozmolojinin temel ilkesi evrenin düzgün ve homojen olduğudur, diyor. Ee, hani kimse gülmüyor! Fizikçi balığa güldünüz, alay ettiniz. Ne kadar saf bütün evreni sudan yapılmış zannediyor dediniz. Ha, ha, ha… Peebles da aynı martaval ile bizi kandırıyor. Herkes de kabul ediyor. Çünkü Peebles balık değil koskoca Princeton Üniversitesinde prof. Hiç Princeton Üniversitesinde profluk yapan bir prof yalan söyler mi? Bize yanlış bilgi verir mi? Verir. Veriyor.

Yani bütün evren, Peebles efendi, masallar uydurabilsin diye, Peebles’ın yaşadığı bölgenin aynısı olarak yaratılmış. Komik.

Evrenin bize hiç ışık gelmeyen yeri var. Bu ulaşamadığımız yerde ne var bilmiyoruz. Ben de bilmiyorum; Peebles da bilmiyor. Bizim evin dışında kalıyor orası. Hiçbir zaman oraya gidip gözlem yapamayacağız.

Fakat Peebles bu bilmediğimiz ve bilemeyeceğimz bölgenin de, aynı Peebles’ın yaşadığı bu bölge gibi olduğunu varsayıyor.. Orda da galaksiler varmış. Aynı burdaki gibi birbirlerinden uzağa gidiyorlarmış. Burada ne varsa orada da o varmış.

Nasıl böyle bir varsayım yapabiliyor? Bu varsayımın tek bir amacı var: Peebles bilmediği bir şeyi kendi otoritesi ile biliyormuş gibi gösteriyor. Çünkü o bir Princeton Üniversitesi Profu. Gaipten haberler alıyor. Siz bilmezsiniz.

James Peebles kendine konu olarak milyarlarca galaksi ve galaksi kümelerinden meydana gelmiş olan kozmosu seçti. Onun yirmi yıldan fazla bir sürede tanımladığı kuramsal çerçeve evren tarihini —Big Bang’den günümüze— anlamamızı sağlamıştır.

Peebles, “1964’te kozmoloji alanında çalışmaya başladığımda kozmolojinin deneysel gözlemsel temeli çok mütevazi idi” demiş.

Ne demek bu? O zamandan beri ne değişti. Evrenin bilinmeyen ve bilenemeyen bölümünü bilir mi olduk? Hayır. Hiçbir şey değişmedi. Sadece Peebles ve avanesi bizi aldatmanın yolunu bulmuşlar.

Jim Peebles evrenin yapısı hakkında çok derin ve açık olarak düşünmüştür.

Hayır. Peebles görünen evrenin, gözlemlenen evrenin, bilinebilir evrenin yapısını incelemiş olabilir. Yoksa evrenin tümü hakkında hiçbir şey bilmiyor.

Hiç kimse evren hakkındaki temel anlayışımızı Peebles’dan daha fazla ilerletmemiştir. Hesaplardan yaptığı bir çok tahminlerin (predictions) daha sonra yapılan ölçümler ile doğru olduğu gösterilmiştir.

Prediction: önceden hesaplama, kestirim, kehanet, öngörü, tahmin.

Peebles’ın “insanlığın, insanların evrendeki yerinin anlaşılmasındaki katkılarını abartmak mümkün değildir.” Bill Jones demiş. Başka bir okulcu fizikçi.

Yani ne demek istiyor? Peebles, insanların evrendeki yerini anlamış ve bunu insanlığa bildirmiş. Fakat Peebles insanların bütün evrendeki yerini bilmiyor çünkü evrenin bütünün bilmiyor. Peki, soralım:  gözlemlenebilen evrende, yani bizim ufacık mahallemizde, insanların yani dünyanın yeri hakkında bir şeyler söylemiş diye Peebles’a Nobel verirler miydi? Hayır. O zaman Peebles’ın neden bütün evreni bildiğini iddia ettiğini anlıyoruz.

Bill Jones devam ediyor:

Jim, kozmolojiyi bir öngörüsel bilim dalı yapan yöntemlerin çoğunun öncülüğünü yapmıştır. Bu yöntemler kuramlarımızı veriler ile test etmemizi sağlamıştır.

Jim Peebles’ın kendisi ne demiş?

1960’larda kariyerime başladığımda kozmoloji bilinene dayanan uzun kestirimler ile yapılıyordu.”

Yani işkembeden atmaya kozmoloji diyorduk, diyor.

Kullandığı İngilizce söz “long extrapolation”. Ne demek yani? Uzun kestirim, mesela, Hubble’ın yaptığı gibi, 24 galaksinin hareketlerine bakıp bütün evrenin genişlediğini söylemektir. Bu işkembeden kestirimler değişti mi? Hayır. Aynen devam.

Peebles kariyerine başladığında genişleyen evrenin fiziği çok zayıf ampirik yani gözlemsel deliller ile destekleniyordu, demiş.

Tamamen yanlış anlamış. Gözlemler yani astronomik gözlemlerden kozmolojik gözlemlere geçiş yoktur. Evrenin bütünü hakkında gözlemsel deneyler delil olamaz.

Jim Peeples bütün evrene bir uydudan bakarmış gibi bakabiliyormuş. Bütün evrenin kapsamını ve ihtişamını kafasında tutabiliyor ve aynı zamanda en ince detaylarına kadar inip onları tarif edip yorumlayabiliyormuş.

Varsayımlara bakmak lazım. Bu insanlar bir sürü yanlış ve gerçek dışı varsayımlardan yola çıkarak doğru hesaplar yaptıklarını iddia ediyorlar. Şu lafa bakın (meslekdaşı Paul Steinhardt söylemiş): Jim Peebles’ın çalışmaları bizim genişleyen sıcak evrenimizi anlayışımızı nitelikselden kesine doğru değiştirmiştir.

Bilimsel kuramlar yanlış olabilir. Yanlış olduğu sonradan ispatlanan bir kuramın üstünde çalışıyor diye bir insana sahtekar ve şarlatan diyemeyiz. Ama bu okulcu kozmologlar öyle değil. Evrenin bütününü bilemeyeceklerini biliyorlar. Evrenin bilinmeyen bir bölümünün olduğunu ve oradan bize ışık gelmediğini biliyorlar. Buna rağmen kariyer yapmak ve meşhur olmak adına evrenin bütününü bildiklerini iddia ediyorlar. Buna sahtekarlık denir.

Aynı okuldan başka bir meslekdaşı da benzer şeyler söylemiş. Jim Peebles modern kuramsal kozmolojinin gerçek kurucu babalarından biridir. Onun çalışmaları, kurgusal ve spekülatif bir alanı  saygıdeğer bir kesin bilim dalına dönüştürmüştür.

Kozmoloji hâlâ kurgusal ve spekülatif bir sahte bilimdir.

Peebles’ın meslekdaşlarının söylediklerinin özeti nedir? Jim Peebles’dan önce kozmoloji, yani bütün evrenin tarihini inceleyen akademik dal tamamen kurgusal ve spekülatif ve tahmine ve atmasyona dayalı idi. Peebles geldi ve kozmolojiyi deneysel bir bilim haline dönüştürdü.

Fakat bu hikaye doğru değil. Kozmologlar, yani evren tarihçileri, Peebles’dan önce de evrenin bütününü bilmiyorlardı; Peebles’dan sonra da bilmiyorlar. Bir gizli varsayım üzerine çalışıyorlar. Bu gizli varsayım da evrenin bütününü bildikleri varsayımıdır.

Notlar:

— İngilizce “prediction” kelimesi akademik bilimin temel kavramını ifade eder. Eldeki verilerin gelecekte hangi değeri alacağını gizemli matematik yöntemleri kullanarak analiz ettiğini iddia edeceksin ve bir öngörüde bulunacaksın. Deneyselci fizikçiler bir deney yapacak veya astronomlar gözlem yapacak ve öngörünüzü doğrulayacak. Böylece fizik tarihine geçeceksiniz.

Fakat bu kavramın bazı incelikleri var. En genel olarak gelecek hakkında kehanette bulunmak demek. Bu da insanlık kadar eski bir şeydir. Bu işi yapan bir rahipler sınıfı hep olmuştur. Fakat eskiden bu rahipler bir veriyi analiz ederek kehanette bulunmazlardı. Doğaüstü güçlerle iletişime geçerek kehanetlerini aldıklarını söylerlerdi.

“Prediction” tam olarak nasıl çevrilir bilmiyorum, herhalde “öngörü” olmalı ama eldeki verileri analiz ederek gelecekte bu değerlerin hangi değeri alacaklarını kestirmek.

Fizikteki en meşhur öngörülerden biri Einstein’ın yaptığı öngörüdür denir. Einstein bir hesap yapmış; İngiliz astronomlar uzak diyarlara gidip gözlem yapmışlar ve Einstein’ın hesabını doğrulayıp Einstein’ı dünya çapında deha yapmışlar.

O zaman bu öngörünün bir kuram ile ilgisi de olabilir. İki kuramı test edebiliriz. Newton’un çekim gücü ile hesaplarsak ne sonuç alırız; Einstein’ın kuramına göre hesaplarsak ne sonuç alırız. Akademik fizikçiler bu tip oyunlar oynayarak mesleklerini icra ederler.

— Jim Peebles’ın Nobel ödülünü kutlamak için Princeton Üniversitesinde yapılan basın toplantısı https://www.youtube.com/watch?v=JiPZrRcdgfU

— Peebles kozmolojinin verilerinin gözlemlere dayanmadığını söylediği bir video. Anlaşılan kariyerine ilk başladığında şüpleleri varmış sonra şüphesi kalmamış. Veriler mi arttı? Hayır. Kozmaloji hala astrolojiden daha az bilimsel bir alan.

Princeton Üniversitesinin Nobel duyurusu

— Peebles’ın evrenin pürüzsüz ve homojen olduğunu söylediği video, aynı akvaryumdaki bir balık saflığında!

Galaksilerin gökyüzünde dağılımı. Kümeler var. Okla işaretlenmiş bu kümeye dikkatinizi çekeceğim. Başka kümeler var. İlginç dokular var. Dünyanın bu parçası, dünyanın diğer parçası gibi. Bu gözlem de kozmolojinin ilk yasasına bizi getiriyor. Daha doğrusu ilk varsayım. Evren büyük ölçekte tekdüzedir. Merkezi yoktur ve kenarı yoktur. İkinci yasa. Evren genişlemektedir. Uzak galaksilerden gelen ışık kırmızıya doğru kaymıştır. Doppler kayması. Bu gözlemi evrenin genişlediği olarak yorumluyoruz.

— Fizikçinin biri, fizikçi balık alegorisine bir yorum yazmış. Vaktim olursa tercüme edebilirim.

Kutsal ezan

isis-mısır
Zaman aşımına uğramış bir kutsal.

Kutsal! İnsanlar en eski zamanlardan beri kutsal ile kandırılıyorlar.

Bugün bile egemen güçlerin kutsal olarak tanımladıkları kelimeleri sorgulamak yasaktır. Kelimeler diyorum; kutsal olan kelimedir.

Mesela, Ezan devletin bir markasıdır ve kutsal ilan edilmiştir.

Ama ezan bir cisim değildir. Bir kelimedir. Veya kelime kümesidir. Minarelere bağlanmış hoparlörlerden yayılan ses dalgalarıdır; kutsal bir yanı yoktur. Kutsal olan “ezan” kelimesidir.

Ezan dediğimiz nedir? Harfler mi? Kelimeler mi? Mısralar mı? Yoksa sesi mi?

Zamanında okunmamış ezan ezan mıdır?

Ezan deyince elle tutulur bir şey yok.

Hoparlörlerle yükseltilmemiş, değiştirilmemiş, doğal insan sesi ile şerefede okunan ezan ile şerefeye takılmış hoparlörlerden okunan tiz sesli, makamsız çirkin ezan aynı olabilir mi?

Ezan bir semboldür. Siyasi bir semboldür. Dinî sembol değildir. Ezan siyasi bir markadır.

Bu sebepten devlet markasını bütün gücü ile korur. Ha devletin parasını çalmışsın; ha devletin ezanını sorgulamışsın. Biz hakaret etmiyoruz. Sadece sorguluyoruz. Bilimsel sorgulama uyguluyoruz. Bilimsel sorgulama kutsal tanımaz. Herşeyi sorgular.

Bilimsel sorgulama, bir öz veya töz varsayıp o mutlak töze veya cevaba ulaşmaya çalışmaz; sorgulamak için sorgular. Bilimsel sorgulama soruları bitiren son soruya ulaşmaya çalışmaz. Cevaplar bitiren son cevaba ulaşmaya çalışmaz.

Bilimsel sorgulamanın tek bir amacı vardır. Mutlak cevaplar olarak pazarlanan ve satılan cevapların mutlak cevaplar olmadığını göstermek. Çünkü sorgulamanın sonu yoktur.

Egemen güçler ise sabit cevaplar isterler. Kendileri için çalışan profesyonel bir ruhban sınıf yaratırlar. Bu ruhbanlar için okullar yapıp onları bu okullarda konuşlandırırlar. Bu işbirlikçi, halk düşmanı, halka karşı egemen güçlerle işbirliği yapan, profesyonel sınıflara okulcu doktorlar denir. Bunlar din doktoru olabilir, fizik doktoru olabilir, felsefe doktoru olabilir… hiç farketmez. Din doktoru İncil’i hatmeder; Kuran’ı hatmeder ve bu kitaplara uygun yaratılış efsaneleri yaratır. Felsefe doktorları olan fizikçiler de, Big Bang gibi yaradılış efsaneleri uydurur. Bunları da egemen güçlere satarlar.

Egemen güçler bu okulcu profesyonelleri, halkı uyutmak için, halkı sürüleştirip gütmek için gerekli olan dinî ve “bilimsel” doktrinleri geliştirmek için kullanır. Devlet bu profesyonellere otorite vermeye özen gösterir. Akademik otorite verir. Cüppeler giydirip onlar için inşa ettiği gösterişli binalarda aldatmaca ritüelleri yaptırır. Halk da inanır.

Yani bu profesyonel sınıflar egemen güçler için sabit cevaplar üretirler.

Sonra da bu sabit cevaplar kutsallaştırılır ve sorgulanmaları yasaklanır.

Yoksa kutsal, cisimlere ait bir özellik değildir. Kelimelere ait bir özellik hiç değildir.

Kutsal, putlaştırmaktır.

Putların ille taş olması gerekmez. Kelimeler ve kelimelerin ifade ettiği kavramlar da putlaştırılır.

Put, sabit tutulmuş bir şeye veya bir kavrama, o şey ait olmayan değerler yüklemektir.

Öyleyse bize kutsal olarak dayatılmış şeyleri sorgulamak, bir insan olarak, en doğal hakkımızdır.

Peygamber, Mekke’deki putları yıkarken, o zamanın kutsallarını sorgulamış oluyordu.

Görünür veya görünmez kutsalları sorgulamak hakkımızı kullanıyoruz.

Ama içinde yaşadığımız toplumda devletin tanımladığı kutsalları sorgulama hakkımız olmadığını görüyoruz.

Notlar:

Kutsal nedir?

Kuran kitabının cismi kutsal mı?

Kutsal dil olarak Arapça.

İlahi, kutsal ve saygı.

Halife hazretleri ve Kuran’ın tahrifi

Bakıyorum da yerli ilahiyatçılar o kadar Araplaşmışlar ki, tarihsel gerçekleri göremiyorlar; hiç biri Kuran dediğimiz bugünkü mushafın tahrif edilmiş bir metin olduğunu kabul etmek istemiyor. Halbuki Kuran’ın tahrif edildiğini kesin olarak biliyoruz. Kuran’ı kitaplaştıranlar, Kuran’ın sırasını tahrif etmişlerdir. Kendinde ayetlerin sırasını değiştirme yetkisini bulan birisi, Kuran’a yeni ayetler de ekler, olan ayetleri de çıkartır.

Peygamberin kurduğu İslam dini kime miras kaldı?  Halifelere. Kim bu halifeler? Bunlar insanlıktan nasibini almamış, insan denemeyecek; kadın, çocuk, bebek ayırt etmeden katliam yapan, sahtekar, zalim, adi, ahlaksız ve kötülüğün sembolü olan insanlardı. İnsanlık tarihi aşağılık insanlarla doludur ama bu Arap halifeler gibisi gelmemiştir. Üstelik bunlar azılı Türk düşmanıdırlar. Ama içimizde yaşayan Türk görünümlü bu Arapların ecdadı Türkler değil Araplardır. Onlar böyle görüyor. İslam’ı yaymak için Türkleri katletmişler diyorsunuz, iyi yapmışlar yoksa İslam’ı yayamazlardı diyorlar. Yani, bugünkü İslamcıların da halifelerden farkı yok.

Peygamber öldüğü zaman, o zamana kadar peygambere inmiş olan vahiyler bu aşağılık insanların eline geçiyor. Eğer peygambere ve dine saygınız olsa ne yaparsınız? Kemik parçalarına yazılı olan bu vahiyleri canınız gibi korursunuz. Peygambere vahiy geliyor, o da yanındakilere yazdırıyor. Bundan daha esaslı ve gerçek vahiy yok. İslam dini bu kemik parçalarında saklı. Bugün bildiğimiz tek bir tane orijinal vahiy var mı? Yok. Halifeler hepsini toplayıp yakıyorlar. Kendi menfaatlerine uygun bir Kuran yazdırıyorlar. Peygamberin ölümünden 80 yıl sonra. Diğer bütün Kuranları yaktırıyorlar ve kendi Kuranlarını Allah’ın tahrif edilmemiş hakiki gerçek sözleri diye dünyaya yayıyorlar. Yalan. Propaganda. Üstünde vahiy olan bir tek kemik parçası gösterin? Yok. Bu katliamcı sahtekarlar mı peygambere ve dine saygı gösterecekler. Buna nasıl inanabilirsiniz?

* * *

Şu anda bulunduğum yerde hoparlörlerden ezan okunuyor. Yani bu Türk düşmanı hainlerin tanımladığı Arap dininin temel propagandası Türk halkına dayatılıyor, günde beş defa. Ezan ile, biz bu insan bozuntusu Arap halifelerine onların dini aracılığı ile tapmış oluyoruz.

* * *

Kuran’ın iniş sırasının tahrif edildiğini biliyoruz. Halifeler neden böyle bir şey yapma ihtiyacı duymuşlar acaba?

img_20190811_2221295482285841371149038.jpg
Soldaki sütun surelerin iniş sırasına göre dizilişi. Sağdaki sütun bugünkü mushafın dizilişi. Sarı renkle vurgulanmış alan Medine ayetlerinin kitabın başına nasıl taşındığını gösteriyor.

Yukardaki grafik tahrifin nasıl yapıldığını gösteriyor. İniş sırasını beğenmeyen halifeler başka bir düzenleme yaptırıyorlar. Ne yapıyorlar? Mekke’de inen sureleri, Medine’de inen surelerin arkasına koyuyorlar. Yani Medine surelerini kitabın önüne alıyorlar. Kuran’ı okumak isteyen önce Medine ayetlerini okuyor. Neden?

Sebebi basit. Ayetlerin iniş sebebi ikidir. Başlangıçta vahyin amacı pagan Bedevi kabilelerini tek bir din altında toplamaktır. Bu Mekke’de inen ayetler ile yapılmıştır. Medine ayetlerinin amacı ise başkadır. Artık bir İslam devleti kurulmuştur. Şimdi gereken bu devletin ve İslam toplumunun uyacağı kanunları tanımlamaktır. Medine ayetleri de büyük ölçüde bu amaca uygun olarak inmişlerdir. Tahrifçi halifeler açısından, Mekke ayetleri işlevini tamamlamıştır ve zaman aşımına uğramıştır. Onları kitabın arkasına atmakta bir sakınca yoktur.

Halifeler için Kuran’ın yeni bir işlevi vardır. Artık Arap yarımadası İslam olmuştur. Sıra Arap olmayan komşulara gelmiştir. Bu komşuları İslamlaştırmak için ellerinde bir kitap olmalıdır. Bir torba içine doldurdukları, üzerleri çiziktirilmiş kemik parçaları ile Arap olmayan komşuları aldatmak çok daha zor olurdu. Bunun için Kuran’ı da değiştirdiler. Kuran’ın içine “biz Kuran’ı bir kitap olarak indirdik” anlamına gelen bir sürü ayet eklediler. Bu ayetler indiğinde ortada bir Kuran olmadığına göre —vahiy peyderpey indiğine göre— Kuran’ın kendine bir kitap olarak hitap ettiği ayetler sonradan bu sahtekar halifeler tarafından eklenmiştir.

Demek ki, halifelerin Kuran’ı tahrif ederken iki amaçları vardı. 1. Yasaların olduğu ayetleri ön plana çıkartmak, 2. Arap olmayanları İslamlaştırmak için —yani İslam devletinin sömürgesi yapmak için— vahiyleri bir kitap haline sokmak.

Yerli ilahiyatçılar hala bu tarihin ilk soykırımcılarına saygı göstermeye devam ediyorlar. İsimlerinin önüne “Hz.” gibi saygı ünvanları koyuyorlar? Neden? Çünkü onlar Arap! Bu Araplaşmış Türklere göre, Arapça kutsaldır; Araplar yüce insanlardır; Türk tarihi değersiz, Arap tarihi yücedir. Kabileler arasında Hendek “Savaşı!” gibi küçük tartışmaların en ince detaylarını bilirler ama Kurtuluş Savaşı’mızla ilgili bir şey bilmezler. Bilseler de “keşke Yunan kazansaydı” derler.

Üstelik bugünkü Araplara bakıyorum, hiç de özenilesi bir kitle değil bunlar. Nasıl oluyor da şanlı bir tarihe sahip Türklerin soyundan gelip, Türkiye’de doğmuş insanlar, Türk kimliklerini unutup Arap özentisi olabiliyorlar??

Hem şaşırtıcı hem de çok üzücü.

Notlar:

— “Halbuki Kuran’ın tahrif edildiğini kesin olarak biliyoruz.

Daha doğrusu vahyin tahrif edildiğini biliyoruz.

— “Kuran’ı kitaplaştıranlar…”

Vahyi kitaplaştıranlar demek daha doğru. Kitaplaştırılan vahiydir. Kitaplaştırılan vahiye “Kuran” denmiştir.

Kozmoloji masalları…

Hubble sabiti ile ilgili bir görsel. Süs olsun diye ekledim.

Batuhan Sarıcan, Herkese Bilim Teknoloji dergisinin 27 Eylül 2019 tarihli sayısında, evrenin yaşını sorgulayan “bilim” insanlarının yeni buluşları hakkında bir yazı yazmış. Bakalım:

Evren kaç yaşında? Bilim insanları bunun cevabını “Büyük Patlama” ile ilişkilendirerek 13,5 ile 14 milyar [yıl] arasında görece bir değer olarak veriyor. Bunu da bir formüle dayandırıyorlar. Yapılan son çalışmalar, bilim insanlarının bu formülle ilgili bazı şüphelerini de beraberinde getiriyor.

Evrenin büyüklüğünü hesaplama serüveni Edwin Hubble’ın (1889-1953) uzağa baktıkça galaksilerin daha hızlı Dünya’dan uzaklaştığını fark etmesiyle başlıyor. Evrenin genişliği ile ilgilenen bilim insanları, o günden bu güne bütün kariyerlerini bu akış oranını, Hubble Sabiti’ni (H_0 oranını) iyileştirmeye adıyor.

En basit ifadeyle evrenin yaşı, evrenin genişleme hızıyla hesaplanıyor. Genişleme hesabı yapılırken de “Hubble Sabiti” adı verilen bir değer kullanılıyor: tH=1/H=14.4×109 yıl. Ancak son zamanlarda, gökbilimciler ile fizikçiler arasındaki görüş ayrılığına dayanan bir sorun, disiplinlerarası bir açmaz durumu söz konusu.

***

Eyy! Sözde bilim insanları! Çocuk mu kandırıyorsunuz?

Neymiş, Hubble sabiti diye bir sayı uydurmuşsunuz, bu sayı ile “evren”in yaşını hesaplıyormuşsunuz. En şanlı üniversitelerde konuşlanmış olsanız bile hepiniz şarlatansınız. Akademik dedeleriniz, aynı okullarda aynı ortaçağ yaratılış masalları ile bizi aldatıyorlardı. Onlar gitti yerine siz geldiniz. Eski tabirle, siz “skolatik”lersiniz. Kendi uydurduğunuz bir masalı tek doğru doğa kanunu diye satarsınız. Şimdi de Big Bang masalını satıyorsunuz.

***

Herşeyden önce, bu sözde bilim insanlarının gizli varsayımlarına bakalım. Önemli olan varsayımlardır. Varsayımlarınız yanlış ise doğru hesap yapamazsınız. Kozmologlar, yanlış varsayımla doğru hesap yaptıklarını iddia eden sahtekarlardır.

Evrenin büyüklüğünü ve yaşını hesaplama serüveni Edwin Hubble ile başlamış. Hubble uzaktaki galaksilerin daha hızlı uzaklaştığını farketmiş.

Peki, Hubble kaç tane galaksiye bakmış? Hubble, sadece 24 galaksinin hızını ölçmüş. Eğer bu 24 galaksiden evrenin yaşını hesaplıyorsanız bu ne demektir? Ya bütün evrenin 24 galaksiden meydana geldiğini varsayıyorsunuz (ki, bunun doğru olmadığını biliyoruz) veya 24 galaksinin evrendeki bütün galaksileri istatiksel olarak temsil edebilecek bir örnek olduğunu kabul ediyorsunuz. Eğer evrende, mesela, 100 milyar galaksi varsa o zaman ölçtüğünüz 24 galaksinin evrendeki bütün galaksileri temsil ettiğini söylerseniz insanlar da size şarlatan der.

Bu kozmologlar hem şarlatan hem de sahtekardırlar.

Kozmologlar evrenin bütünündeki galaksilerin sayısını hiçbir zaman bilemeyeceklerini biliyorlar çünkü evrenin karanlık bir bölgesi vardır. Bu bölgeden bize ışık gelmiyor. Işık gelmediğine göre bilgi de gelmiyor. Bu karanlık bölgede ne olduğunu bilmiyoruz ve bilemeyiz. Bu sahtekar kozmologlar ve fizikçiler ise evrenin bütününü bildiklerini gizli bir varsayım olarak kabul ediyorlar.

Kozmologlar evreninin bütününü bilmediklerini bildikleri halde, evrenin bütününü bildiklerini iddia ediyorlar. Bu yalan üzerine de Big Bang masalını inşa etmişler ve insanları kandırıyorlar. Bu sahtekarlıktır.

***

Peki, Hubble, 20. yüzyılın başında sadece 24 galaksi gözlemlemiş; o zamandan beri belki de 100 bin, hatta daha fazla, galaksi gözlemlenmiş olabilir. Daha çok galaksi gözlemledik diye, şimdi evrenin yaşını daha iyi mi biliyoruz? Hayır. İstediğiniz sayıda galaksilerin hareketini ölçün, eğer evrendeki bütün galaksilerin sayısını bilmiyorsanız (ki bilmiyorsunuz), ölçtüğünüz galaksilerden evrenin bütünü hakkında bir sonuç çıkartamazsınız. Çıkarttığınızı söylüyorsanız hem sahtekar hem de şarlatansınız.

Kozmolojinin temel ilkesi şudur:

Astronomi gözlemlerinden kozmoloji sonuçları çıkartılamaz.

Başka bir deyişle, yerel gözlemlerden, bütün hakkında sonuç çıkartılamaz. Genel olarak söylersek, parçaları sayarak bütünü bilemezsiniz. Çünkü önce bütünü bilmeniz gerekir.

Bu demektir ki, kozmoloji hiçbir zaman bir bilim dalı olamayacaktır. Kozmoloji astroloji gibi bir sahtekarlıktır; bir aldatmacadır.

Hangi şanı büyük üniversitede çalıştığınızın hiç önemi yok. Halkı aldatıyorsunuz. Evrenin bir bütün olarak ne yaşını ne de büyüklüğünü biliyorsunuz. Bilmediğiniz bir şeyi bildiğinizi iddia ediyorsunuz.

Hubble sabitinin değeri değişse bile hiçbir şey değişmeyecek. Galaksi gözlemleri yerel gözlemlerdir; bu gözlemlerden kozmolojik sonuçlar çıkartılamaz. Hubble sabiti size astronomik galaksilerin uzaklaştığını söylüyor. Bunlar kozmolojik gözlemler değildir. Hiç bir yerel gözlemden evrenin yaşını bulamazsınız.

Astronomi bilimdir. Kozmoloji şarlatanlıktır.

Notlar:

— Kozmologlar evren kelimesini iki anlamda kullanarak kavram kargaşası yaratırlar. Bir evren vardır bir de kozmos vardır. Bunlar iki ayrı kavramlardır. Kozmologların aldatmacası bu iki kavramın bilerek karıştırılmasına bağlıdır. Bu konuyu açıklayan yazım: Büyük Kozmoloji Aldatmacası.

— Kozmologlar evrenin yaşını “görece bir değer olarak” veriyorlarmış. Neden görece bir değer?

— Evrenin yaşı ile çapı birbirine bağlanmış oluyor. Bu saçma değil mi? Bir bebeğin yaşını, ilk başlarda, büyüme oranı ile belirleyebilirsiniz. Bebek yetişkin olunca artık büyümez ama yaşlanır.

— Big Bang masalı ile ilgili başka bir yazım: Evren kaç yaşında?

— Kozmologlar bütünü bilmiyorlar. Yani evrenin bütününü bilmiyorlar ve hiç bir zaman bilemeyecekler. Bütün evreni bilmek için, evrenin dışına çıkmak gerekir. Böyle bir şey de tanımlama olarak imkansızdır. Bütün olarak varsaydığınız şeyin dışına çıkamazsınız. Çıkabilseniz, o bütün dediğiniz şey bütün olmazdı. (Siz onun dışında olmuş olurdunuz.)

— “Bilim insanları bunun cevabını “Büyük Patlama” ile ilişkilendirerek…”

İyi de kozmoloji bilim değil ki. Bilimler hiyerarşisinde, kozmoloji astrolojinin bile altında yer alır.

— “Büyük Patlama…”
Patlama olmuş! Hem de büyük! Big Bang masalına inanmakla, kitap dinlerinin yaratılış masallarına inanmak arasında bir fark yok. İkisi de masal.

— “bilim insanlarının bu formülle ilgili...”
Kendi uydurdukları bir formül üstünde çalışıyorlar diye bunlara şimdi bilim insanları mı diyeceğiz? Önemli olan varsayımdır; formül değil. Dünyanın düz olduğunu varsayıp, bir formülle düz dünyanın yüzeyini hesaplayan bir insana, formül kullandı diye bilim adamı mı diyeceğiz? Yoksa, dünya düzdür diye bizi kandırmaya çalıştığı için ona sahtekar mı diyeceğiz?

— “Evrenin yaşını sorgulayan bilim insanları…”
Kozmologlar bilim insanı değildir. Egemen güçler için yaratılış masalları uyduran şarlatanlardır.

Hubble kanunu ile ilgili detaylı bir yazı.

Kuran’ın Eleştirisi, İlhan Arsel

Alıntılar İlhan Arsel’in Kuran’ın Eleştirisi–3 kitabından:

Batı uygarlığını yaratan bilginlerin ve düşünürlerin tekrar etmekten bıkmadıkları şey hep şu olmuştur ki, insanları fiziksel gelişme olasılığından, yaratıcı zekadan ve düşünme gücünden yoksun bırakan şeylerin başında “kutsal” diye bilinen din kitapları gelir. Nitekim Batı dünyasının ortaçağ karanlıklarından kurtulup uygarlık çağına girebilmelerinin nedeni, Tevrat ve İncil’in … ve benzeri kitapların rehberliği yerine aklın rehberliğini seçmiş olmaktır. Voltaire bunu, “aklın” “Tanrı” ile yer değiştirdiğini söyleyerek özetlemiştir.

İslam dünyası, Batı dünyasının yaptığını yapamadığı (yani vahyin rehberliği yerine akıl rehberliğini seçemediği) içindir ki ortaçağ karanlıklarından kurtulamamıştır.

İlhan Arsel’in bu değerlendirmesi doğru gibi görünse de ben İslam ülkelerini yönetenlerin akıl dışı hareket ettiklerini düşünmüyorum. İslam’ı yönetim biçimi olarak seçmiş ülkelerin yöneticileri gayet akılcı insanlardır. Hem akılcı hem de çok akıllı insanlardır. Halkı uyutmak ve kolayca yönetmek için İslam’ı kullanabileceklerini çok güzel anlamışlar ve İslam’ı halkı sömürmek ve iktidarlarını güçlendirmek için gayet akılcı yöntemlerle kullanmaktadırlar. Onların tanrı fikrini akıl ile değiştirmek gibi bir hedefleri yoktur. Tam aksine halkın ortaçağ karanlıklarında kalmasını ve batıla inanmasını isterler. Bunu da akıl yolu ile yaparlar.

İslam’ı yönetim biçimi olarak seçmiş ülkelerin yöneticilerinin ortaçağ karanlığında kalmış, akıllarını kullanmayan insanlar olduğu doğru değil.

Bir ülkenin teknoloji toplumu olabilmesi için de halkın batıl yerine akla inanması gerekmez. Avrupalı halkın çoğunluğu inanç konusunda hâlâ ortaçağ karanlıklarında yaşamaktadır. Bunu Avrupa halklarının hâlâ ortaçağ dinlerine körü körüne inandıklarından biliyoruz; hâlâ aynı kiliseleri doldurup aynı ortaçağ ritüellerini yapıp duruyorlar. Üstelik ayrı dinden diye komşularından nefret etmeyi ve onları din adına öldürmeyi de hiç unutmamışlar. Bizim buradaki din yobazlarının tıpkısının aynısı orada da var. Bizimkiler çöl Arabı gibi giyinirler, o başka.

Peki dinci yobaz Avrupalı nasıl olmuş da 18. yüzyılda teknolojik gelişmeyi destekleyen bir ortam geliştirebilmiş? Bence bu ayrı bir araştırma konusu. “Avrupalı aniden aydınlandı sonra da görülmemiş bir teknolojik atılım yapıp medeniyetin zirvesine ulaştı” tezi Avrupalının kendi kendini yüceltmek için uydurduğu bir tezdir. Aslında tam tersi olmuştur: Avrupalı teknoloji sayesinde aydınlandı; aydınlandığı için teknolojide ileri gitmedi.

Fakat, Avrupa hâlâ bizlere aydınlanma masalını medeniyete giden tek yok diye satmaya devam eder. “Siz de aydınlanın ve bizim gibi medeni olun” der. Fakat aynı Avrupa bizim din safsataları ile uğraşarak geri kalmamızı ister ve ülkemizde din üzerinden operasyonlar yapar.

Kuran değişimi ve ilerlemeyi engeller, evet, ama nasıl engeller?

Kuran bu dünyayı bir sınav olarak tanımlar ve bu dünyada sadece takva puanları toplamak için ibadet etmenizi öğütler. Geri kalan vaktinizde sıcaktan bunalmış çöl Arab’ı gibi yan gelip yatabilirsiniz. Kuran, çöl Arabının aşırı sıcak iklimden ve ona bağlı kültüründen gelen tembelliği ve kaderciliği resmileştirmiş bir yaşam tarzını insanlara dayatır. Kuran, müslümanlıktan önce o bölgede yaşayan Arapların geleneklerinin kitaplaştırılmış halidir. Arap değilseniz Kuran sizi bağlamaz.

Kuran’a inananlar da inanmayanlar kadar akılcı insanlardır. Kuran’a sorgulamadan inanan insanların akılcı yöntemlerden habersiz oldukları hiç de doğru değildir. Onlar akıllarını kullanarak Kuran’a inanmayı seçmişlerdir.

Kuran’a inanmayanların da her şeyi sorgulayan, hiçbir şeye sorgulamadan inanmayan, mutlak akılcı insanlar olduğu da doğru değildir. Onlar da başka konularda sorgulamadan inanmayı seçerler. Herkesin herşeyi sorgulaması imkansızdır. Kuran’a inandığı için akıl denen şeyin ne olduğunu bilmediğini zannettiğiniz insanların, kendi menfaatleri söz konusu olunca akıllarını çok iyi kullandıklarını görürüz. Mesela, para konusuna gelince onlar da herkes kadar akılcıdır. Siz hiç aklını kullanmayan bir din tüccarı gördünüz mü?

Kuran’a bağlı ülkelerin, istisnasız olarak, yeryüzünün en geri kalmış ülkeleri arasında bulunmaları, bunun en açık bir kanıtıdır. İslam ülkeleri tarihi şu gerçeği ortaya vurmaktadır ki Kuran’a bağlı ve saplı kalındıkça ne akılcılığa ulaşmak, ne gerçek anlamda ilim yapmak, ne demokrasi yaratmak, ne insan varlığını değer ölçülerine kavuşturmak ve ne de insanın insana sevgisini oluşturmak mümkündür.

Burada bilim ile teknolojinin aynı şey olmadığını belirtmemiz gerekir. Bilim akademiktir. Tutucudur. Okulcu doktorların akademik kariyer merdivenini tırmanmak için yazdıkları kitaplardan ibarettir. Teknoloji buluşları ise daha çok akademik dünyanın dışında çalışan amatörlerin buluşlarının piyasaya sürülüp halka yayılmasından ibarettir. Teknoloji ekonomi ve para ile ilgilidir; uygulamalıdır, faydacıdır.

Her ne kadar kısa bir dönemi içine alan “İslam uygarlığı”ndan söz edilirse, bu uygarlık Kuran’dan doğma bir şey değildir; Kuran’ın kaynak olarak kabul edilmesiyle ortaya çıkmış değildir. “İslam uygarlığı” Eski Yunan’ın bilim kaynaklarının etkisiyle oluşmuş bir şeydir. Miladi 8. ile 10. ya da 11. yüzyıllar arasında iki yüzyıllık kısa bir süreyi kapsayan bu gelişme, Eski Yunan kaynaklarından yararlanan İslam bilginlerinin “zındık”, “dinsiz” diye ilan edilmeleri, Eski Yunan bilimlerinin terk edilmesi ve bunlar yerine Kuran’ın yeniden kaynak edinilmesi sonucu olarak sönüp gitmiştir. O tarihten bu yana da bir daha canlanamamıştır, çünkü İslam ülkelerine, her ilmin Kuran’da olup tüm gerçeklere ancak Kuran yolu ile gidilebileceği zihniyeti egemen olmuştur.

Böyle bir zihniyet egemen olabilir ama şeriatla yönetilen ülkeler Kuran’da olmayan yeni teknolojileri alıp kullanmakta hiçbir sakınca görmezler. Şeriat çok elastiktir. Ulema şeriatı istediği yöne çeker ve emrinde çalıştığı egemen güçlerin istediği her anlamı şeriattan çıkartmasını bilir. Bunun örnekleri Osmanlı’da bol bol vardır.

İlginç olan şudur ki, İslam ülkeleri içinde Kuran’a en fazla ve en sadık şekilde bağlı olanlar, en ziyade geri kalmış olanlardır. Bunun böyle olduğunu anlayabilmek için, günümüzde İslam şeriatının en yoğun ve özüne en sadık şekilde uygulandığı ülkelere, örneğin Afganistan, Suudi Arabistan, İran, Pakistan, Sudan vs. gibi ülkelere şöyle bir göz atmak yeterlidir.

Bu ülkeler yarın İslam’ı bırakıp Hıristiyan olsalar yine geri kalırlardı.

Buna karşılık Kuran’ı, yol gösterici rehber ve kaynak olmaktan çıkaran Atatürk Türkiyesi, yirmi otuz yıl gibi çok kısa bir zaman içerisinde uygarlaşma sürecine girmiş ve tüm İslam ülkelerinin önüne geçmiştir.

Doğru. Fakat, “Kuran’ı yol gösterici rehber ve kaynak olmaktan çıkarmak” yetmez. Atatürk bunu bildiği için devrimler yolu ile kurumları değiştirmeyi amaçlamıştır. Yani devletin alışkanlıklarını değiştirmeye çalışmıştır. Dil devrimi ile de halkın okur yazar olmasını sağlamıştır. Ne yazık ki, Atatürk’ün ölümünden sonra İmam Hatipler’in yetiştirip topluma saldığı gerici karşı devrimciler Atatürk devrimlerini geri çevirmeyi başarmışlardır, büyük ölçüde.

Ülkeleri geri bırakan sadece Kuran’a bağlı kalmak değildir. Şeriatla yönetilen bir toplumda, şeriata bağlı olmadan yaşamak isteyenler bastırılır ve etkisiz hale getirilir. Bu dini korumak için yapılmaz; baştaki din tacirlerinin iktidarını korumak için yapılır.

***

Şeriatla yönetilen bir toplum yeni girişimlere açık değildir. Fakat bu şeriat denen şey o kadar elastiktir ki eğer şeriat devletini yönetenlerin teknolojide ilerleme motivasyonu olsa şeriattan yeterli fetvalar çıkartılabilir. İsrail bir din devletidir ve şeriatla yönetilir. İslam şeriatı ile Yahudi şeriatı hemen hemen aynıdır. Ama aynı şeriat Arapların gelişmesini engellerken İsraillilerin teknoloji alanında gelişmelerini engellemiyor.

Kurandaki Arap dünya görüşü Arapça yolu ile dilimize sızdığı için aklımızı da ele geçirmiştir. Hepimiz istesek de istemesek de batıla inanıyoruz. Hepimiz istesek de istemesek de Araplar gibi tembel ve kaderci olmuşuz. Çünkü bunlar artık dilimizde var. (Eğer tembel ve kaderci değilsek, kendimizle ve ortamla zorlu bir savaş vererek kendimizi bu Arap özelliklerinden kurtarmışız demektir.)

Başladığımız bir işin sadece kendi çabamız ve gayretimizle sonuca ulaşacağına inanmayız; ille de “inşallah” deriz. İnşallah diyerek Allah’tan izin almazsak işimizin rast gitmeyeceğine inanırız. Tabii sihirli bir Arapça kelimeyi söyleyerek anında evrenlerin yaratıcısının dikkatini çekeceğine inanmak kadar gülünç ve batıl bir davranış herhalde yoktur.

Maçtan önce bir futbolcu ile röportaj yapılıyor, futbolcu “inşallah kazanırız” diyor. Yani kendi çabaları boşuna. Allah isterse kazanacak; Allah istemezse kazanamayacak. İş adamı “arkadaşlar inşallah ihaleyi alacağız” diyor. Bir yere davet edildiğimizde “kısmetse gelirim” diyoruz. Acaip bir kadercilik. Bu kadercilik Türklere has bir gelenek değil, tamamen Arapların bir geleneğidir.

Notlar:

— “Batı uygarlığı…”
Batı uygarlığı nedir acaba? Batı’nın kendini yüceltmek ve sömürgelerini küçültmek için uydurduğu bir propagandadır.

— “İslam dünyası…”

Bu nedir? Böyle bir dünya mı var? Türkiye’yi İslam dünyasına dahil etmek çok yanlıştır. Burası şeriatla yönetilen bir ülke değildir.

— “…vahyin rehberliği yerine aklın rehberliği…”
Aslında dine inananlar inanmayanlardan daha yüksek bir zeka seviyesine ulaşmış insanlardır. Yüksek zeka soyutlama gücü ile belli olur. Dini inananların çok yüksek bir soyutlama yeteneği vardır: El İlah veya Allah diye bilinen fakat hakkında 99 isminden başka hiç bir şey bilmediğimiz varsayımsal doğa üstü bir varlığın yolladığı mesajları; masalsı bir varlığın aracılığı ile almış olan; tarih içinde yaşamış gerçek bir kişilik olduğu hiç bir belge ile sabitlenmemiş bir insandan 150 yıl sonra yazılmış bir kitabın içinde yazılanların Allah’ın bire bir hiç değişmemiş sözleri olduğuna inanmak çok yüksek bir soyutlama yeteneği gerektirir.

— “Düşünme gücünden yoksun bırakan…”
Böyle bir genelleme doğru değil. İnsanlar dinin kitabını inanmayı ve sorgulamamayı kendi akıllarını kullanarak seçiyorlar. Aynı insanlar dünyevi konularda herkes kadar akıllarını kullanırlar.

— Biz niye hala Kuran’la boğuşmak durumundayız? Kuran’ın buyruklarının sosyal hayattan tamamen çıkması gerekir.

— Faydalı işler; faydasız işler. Önemli olan faydasız işler yapmaktır. Bu dünya boş olduğuna göre, bu dünyanın doğasına en uygun olan boş işler yapmaktır.

— Artık Arapça batıl kelimeleri kullanmamaya dikkat ediyorum. İnşallah, maşallah, bismillah, vallahi (valla) gibi bizi batıllaştıran kelimeleri kullanmak istemiyorum. Bu kelimeler Araplara kalsın. Ama bu kelimeler o kadar dilimize işlemiş ki, bunları kullanmadan bir gün geçtiğini bilmiyorum.

 

“En değerli varlıklarımız…”

Eğitim konusunda bir yazı:

Devlet büyüklerimiz “en değerli varlığımız çocuklarımızdır” diyor. Çok güzel. Ama devletin eylemlerine bakıyorsunuz “en değerli varlığımız” dediği gelecek nesilleri sorumsuzca harcıyor.

Devleti meydana getiren bürokratlar için gelecek nesiller, yani çocuklar, herhangi bir rant kapısından başka bir şey değil. Çocuklardan nasıl rant elde edebiliriz, devletin derdi bu:

Birkaç örnek verelim:

1) Devlet çocukları en küçük yaşta tarikat şeyhleri denen vatan haini canilerin kucağına atıyor. Devlet tarikatlardan alacağı oylar için “en değerli varlıklarımız”ın hayatını karartmayı uygun görüyor.

2) Tarikatlardan kurtulan çocuklar eğitim sektörü denen suç örgütünün dişlileri arasında ezilip test çözmekten başka hiçbir yeteneği olmayan bireyler olarak toplum içine bırakılıyorlar.

3) Devlet sigara ticaretinden yüksek gelirler elde ettiği için ve küresel tütün şirketlerinin elinde oyuncak olduğu için kadınların sigara içmesini destekliyor, böylece kadınlar doğuştan nikotin bağımlısı hastalıklı nesiller doğuruyor. Bu çocuklar devletin küresel şirketler hesabına kurduğu ve işlettiği “hastanelerin” en iyi müşterileri oluyorlar.

4) Devlet şiddet pornografisi ile dolu dizileri destekleyerek gençlerin toplumla ve birbirleri ile doğru insani ilişkilere girebilen bireyler olmasını engelliyor. Bireysel sorunları çözmenin tek yolunun şiddet olduğu mesajını veriyor.

5) Devlet kadın erkek ilişkilerini ülkede geçerli olan medeni kanuna göre değil de 7. yüzyılda çöl Araplarının töresine göre formüle edilmiş bir “din” ile tanımladığı için, “en değerli varlıklarımız” kadınlarla ilişkilerinde mağara adamı gibi davranmaktan başka bir şey bilmiyorlar.

Gelecek nesiller bir ülkenin en değerli varlıkları ise, devlet neden onlara en değerli varlıklar gibi gereken değeri vermiyor?

Devlet bürokrasisini meydana getiren bürokratların sadece kendi menfaatlerini düşündüklerini ve dış güçlerin lobi faaliyetlerine “hayır” diyecek güçleri veya istekleri olmadığı ve gelecek nesilleri korumak için hiçbir şey yapmayacaklarını biliyoruz.

Sizce ne yapılmalı?