Arap milliyetçiliğinin adı: İslam

İlhan Arsel yarım asır önce İslam denen Arap milliyetçiliğinin Türkler üzerindeki yıkıcı, kahredici etkilerini yazmış. Hâlâ değişen bir şey yok. Sadece kötüye gitmişiz.

Özetle:

Arap ırkına mensup olmayan Müslüman uluslar içerisinde bir başka örnek yoktur ki biz Türkler kadar bilinçsizce ve körü körüne, kendini unutup şeriata saplanmış olsun. Bir tanesi yoktur ki biz Türkler kadar, sırf şeriat ruhuna bürünmüş olmak azmiyle kendi benliğini, kendi dilini, tarihini ve ırkî hasletlerini bu uğurda ihmal ve feda etmiş olsun.

Daha uzun olarak:

Bizim “idealistlerimiz”, bilerek veya bilmeyerek Arap milliyetçisinin destekçisidir. Destekçisi olmakla kalmaz ve fakat, Türk’ün, daha ilkokuldan camideki insanına varıncaya dek, Türklüğünden uzaklaştırılmasını, Arap ruhuyla yoğrulmasını, Arap’ın dili, tarihi ve gelenekleriyle eğitilmesini görmezlikten gelir, Türk’ün Türklük duygularını Şeriat’ın Arap kardeşliği safsatalarıyle, Türk’ün öz ve güzel dilini Şeriat dili Arapçadır bahaneleriyle, Türk’ün gerçekten övünebilecek birçok geleneklerini Arap’ın çöl gelenekleriyle ne duruma getirildiğinden habersizdir; ya da bunu önemsiz bulur. Öylesine fanatik ve öylesine bilgisiz eğilimlerdedir ki, bizim din adamımız ve şeriatçımız, Türk’ün çıkarlarına uygun olanı değil, şeriat ruhuna uygun olan ne varsa onu yapmaya çalışır. Düşünmez ki, şeriata her uygun düşen şey Türk’e ve Türklük benliğinin gelişmesine uygn değildir ve olmamıştır. Geçmiş yüzyıllar bunun böyle olduğunu gösteren örneklerle doludur. Tekrar ve tekrar söylemekte olduğumuz ve söyleyeceğimiz gibi, Arap milliyetçisi, sırf kendi çıkarları nedeniyle, Arap milliyetçiliğini icabında İslam’a uygun ve onunla bağdaşır gibi kabul eder ya da İslam’ın dışında olsa da onu yürütmeye gayret eder de bizim din adamlarımız, yazarlarımız ve aydınlarımız, Türk’ün ulusal benliğine kavuşmasını sağlayabilecek her şeye, şeriata aykırıdır, diye karşı koyar ve karşı koyarken de, üstelik kendi aklına, kendi düşünce biçimine dayanarak değil, fakat Arap’ın aklına ve Arap’ın telkin ve önerilerine göre davranır. Arap milliyetçisi, “milliyetçilik” eğilimlerini kendi bakımından İslam’a uygun bulur ya da gerektiğinde İslam’la bağdaştırır, ama kendinden gayri (yani, Arap olmayan) Müslüman toplumların ve özellikle Türklerin milliyetçilik akımlarını (ya da ulusal benliğin gelişmesine müncer olabilecek davranışları) ve bu arada ibadetin Türkçe yapılması, Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi… vb. gibi girişimleri dinsizlik ve İslam’a aykırı davranışlar olarak suçlar ve önlemeye çalışır. Ve bunu yaparken de her türlü “etik”kuralları çiğnemekten, her türlü iftira, yalan ve kandırmalardan geri kalmaz.

1921 yıllarında ünlü Arap milliyetçisi Muhammed Raşid Riza’nın Türk ozanı Mehmet Âkif’e, Kuran’ın hiç bir şekilde Türkçeye çevrilemeyeceğini; hem de Kuran’dan vb. kaynaklardan (örneğin, İmam Hanefi’den) kanıtlar getirmek suretiyle izaha çalıştığı sıralarda Kuran’ı İngilizceye çeviren bir İngiliz’e, yine aynı kaynaklardan kanıtlar getirerek bunda hiçbir sakınca olmadığını ve Kuran’ın başka dillere pekala çevrilebileceğini söylemesi ve bunu desteklemesi çeşitli pek çok örneklerden bir tanesidir. Sırf Batı ülkelerinin (ve örneğin İngilizlerin) desteğine sahip olarak Türk’e karşı mücadeleye devam edebilmek amacıyla Arap’ın bu nitelikteki tutumu son 150 yıl boyunca adeta gelenek haline girmiştir. Arap ırkına mensup olmayan Müslüman uluslar içerisinde bir başka örnek yoktur ki biz Türkler kadar bilinçsizce ve körü körüne, kendini unutup şeriata saplanmış olsun. Bir tanesi yoktur ki biz Türkler kadar, sırf şeriat ruhuna bürünmüş olmak azmıyle kendi benliğini, kendi dilini, tarihini ve ırkî hasletlerini bu uğurda ihmal ve feda etmiş olsun.

Mısır ve Pakistan gibi ülkelerin XX. yüzyıl içerisindeki yaşantılarının incelenmesi bu konuda yeterli fikir verecektir.

Ve işin acıklı olan yönü şudur ki, bizi bu, “Kendi kendini inkâr” yoluna götüren nedenler İslam tarihi boyunca Arap düşünür ve yazarların Türk hakkında geliştirdikleri görüşlerin şeriat eğitimi kılığı altında Türk’ün kafasına ve ruhuna işlenmesinden doğmuştur. Bu görüşleri Türk, kendi din adamının bunca yüzyıllık bilgisiz ve ilgisiz tutumu, hain ve bağnaz gayretleri nedeniyle, hiç eleştirmeden, akıl, mantık ve müspet bilgi süzgecinden geçirmeden, olduğu şekilde ve sanki bütün bunlar salt gerçek şeylermiş gibi benimsemiş ve bu yüzden de kendi ulusal benliğinden olmuştur.

Türk’ü bu korkunç karanlıktan ve bilgisizlikten (cehaletten) kurtarmak için ona, onun hakkında söylenmiş ve söylenmekte olan her şeyi, velev ki bunlar haksız olsun, acı ve kahredici olsun, evet her şeyi tanıtmak ve ortaya vurmak şarttır. Şart değil, ulusal bir görev ve zorunluluktur.

Notlar:
— Alıntılar İlhan Arsel’in Arap Milliyetçiliği ve Türkler adlı kitabından alınmıştır.

— İlhan Arsel’in “idealistlerimiz” dediği kimlerdir? Herhalde “aydınlar” kesiminden bahsediyor. Ama artık ülkede Türk olduklarını unutup Araplaşmayı tercih etmiş bir kesim var. Bunlara siyasi islamcılar diyoruz. Bu kesim artık Cumhuriyet düşmanı olduklarını ve Cumhuriyeti yıkıp şeriat düzeni getirmek istediklerini gizlemiyorlar. Cumhuriyet düşmanı, şeriatçı, Araplaşmış Türklere bir örnek olarak bu bayanı gösterebiliriz.

Dindan çıkmanın en kolay yolu…

Kuran-oku

O zaman insanın hayvan gibi yaratıldığı varsayılır ki, bu gerçek olmaz.

Bence, yaradılış açısından, insan da bir hayvandır. Tek fark, insan dili olan hayvandır.

Iyilige ve kötülüğe doğru hareket etme özgürlüğü sadece insandadır.

İyilik ve kötülük kavramlarını insan yaratmıştır. Bu kavramlar dilin yan ürünleridir. Evrensel iyi ve evrensel kötü yoktur. Her açıdan iyi; her açıdan kötü yoktur. İyi ve kötü bakış açısına göre değişir.

İnsanın “hareket etme özgürlüğü” olduğu tartışmalıdır. “İnsanın hür iradesi var mıdır?” sorusu en eski sorulardan biridir.

Hayvanlar  ise kendilerine verilmiş bir formül üzere yasarlar.

Nasıl bir formül bu? Hayvanlar da insanlar gibi bazı kararlar vererek yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Memelilerin kararları bağırsaklarda verilir. İnsanda da bu böyledir; kedilerde de. Kedilerin dili olmadığı için bilinci de yoktur yani kendinin farkında değildir. Etrafı ile bütünleşmiştir. Doğayı dil filtresinden algılayan insan ise etrafına (ve kendine) yabancılaşmıştır.

Kurani tekrar tekrar okuyup genel anlam bütünlüğüne vakıf olmak  lazım.

Bu konuda size katılmıyorum. Kuran’ı tekrar tekrar okuyarak anlam bütünlüğüne varamazsınız. Tam aksine; anlam bütünlüğünü kaybederseniz. Haritada net bir çizgi olarak görünen bir sahil çizgisinin gerçek hayatta nasıl olduğunu görmek için sahile giderseniz, sahilin bir çizgi olmadığını görürsünüz. Sahile yaklaştıkça çizgi özelliği kaybolur. Aynı şey Kuran’ın anlamına yaklaştıkça da geçerlidir. Kuran’ı anladıkça, anlamsızlaşır.

* * *

İlk okuyuşta, Kuran hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz. İlk okuyuşu bitirdiniz ve bir anlam edindiniz.

İkinci okuyuşunuzda, Kuran’ı ilk edindiğiniz anlama göre yorumlayacaksınız. Yani her okuyuşta, yeni bir Kuran okumuş olacaksınız çünkü anlam Kuran’ın metninde değil, okuyandadır.

Üçüncü okuyuşta anlam derinliğiniz daha da arttı. Aynı sahildeki gibi, yakınlaştıkça, net olarak anladığınızı sandığınız ayetler iyice bulanıklaşacak. Tek anlam göremeyeceksiniz; anlam yelpazesi göreceksiniz.

Her okuyuşunuzda Kuran’ın anlamı berraklaşmayacak, tam aksine giderek daha da bulanık olacaktır.

Sonra bakacaksınız ki Kuran’ı Türkçe okumak yetersiz kalıyor.

Kuran’ı ana dilinde anlamak için Arapça öğrendiniz. Bu sefer de yepyeni anlamlar karşınıza çıktı. Her Arapça kelimenin onlarca anlamı var. Bu anlam bolluğundan bir anlam seçebilmek için bu sefer de Kuran alimlerinin bin senedir yazdığı ciltler dolusu yorumları okudunuz. Hadislere daldınız. Derinlere indikçe Kuran bilginizin azaldığını gördünüz.

Demek ki, Kuran’ı hiç okumadan inanan insan Kuran’ı en iyi anlamış olandır.

Üstelik Kuran’ı hiç okumadan inanmak çok daha akıllıcadır. Çünkü ihmal ettiğimiz bir şey var: zaman.

Yukarda anlattığımız gibi, Kuran’ı hakkını vererek okumak için bütün hayatınızı Kuran’a vermeniz gerekir; başka bir şey yapmaya vaktiniz kalmaz. Yaşamaya vaktiniz kalmaz. Nasıl para kazanacaksınız? Ailenize nasıl vakit ayıracaksınız?

Kuran’a hayatını vermiş ilahiyatçılar var. Siz hiç Kuran’ın tamamını anladığın söyleyen bir ilahiyatçı gördünüz mü? Olamaz. Kuran’a ne kadar yakınlaşırsanız o kadar içinden çıkılmaz olur.

Daha da önemlisi, Kuran’ı okuyup anladıkça Kuran’ı sorgulamaya başlayacaksınız. Mesala, Ahzab 53’ü defalarca okuyarak ne kazanmış olacağınızı kendinize sormaya başlayacaksınız. “Bu bütün insanlık için indirilmiş bir kitap mı? yoksa Bedevi’ler için yazılmış bir adabı muaşeret el kitabı mı?” diye sorgulayacaksınız, ister istemez.

Kuran’ı anlayarak tekrar tekrar okumak dinden çıkmanın en kısa yoludur. İslam denen Arap boyunduruğundan kurtulmak için Kuran’ı anlayarak okumak yeterlidir.  Kendine saygısı olan ve aklını kullanabilen hiçbir Türk Kuran’ı anlayarak okuduktan sonra İslam dininde kalamaz.

Notlar:

Kuran’ı anlamadan okuyanlar (veya okumadan inananlar) Kuran’ı en iyi anlayanlardır.