Kuran’ı neden okuma[ma]lıyız?

Dinin insanları nasıl böldüğüne bir kere daha şahit oldum. Din toplumsal hayatta var olduğu müddetçe, insanları bölmeye devam edecektir. Din özelleştirilmelidir ve toplumsal alanlarda dinin izi kalmamalıdır.

***

Polat Safi Kuran’ı okuyarak anlamayı tavsiye eden bir paylaşım yapmış.

Yorumlarda görüyoruz ki insanlar hemen kutuplaşmışlar ve din üzerinden birbirlerine hakaret ediyorlar, birbirlerini aşağılıyorlar, herkes diğerini cahillikle suçluyor… Neden? Çünkü, herkes Kuran’ı kendine göre anlıyor ve kendileri gibi anlamayanları din düşmanı ilan ediyor. Ne kadar absürd bir durum! Kuran bu kadar ciddiye alınacak bir metin mi?

“ Kuran’ı anlamaya çalışan arkadaşlara, pek denenmeyen, ilginç bir yöntem olabilir ama Kuran okumalarını öneririm.”

Polat Safi, alaycı bir şekilde, insanlara Kuran’ı anlamak için Kuran’ı okumalarını tavsiye ediyor.

Ben de şu yorumu bıraktım:

Kuran’ı okuyarak anlamak o kadar kolay bir iş değil. Kuran’daki her cümle için en az yüzlerce yorumu anlamanız gerekir. Yorumlar da genelde bir çok çelişkili veya zıt ifadeler ihtiva eder. Kuran’ı derinlemesine okudukça daha az anlarsınız gibi bir durum ortaya çıkıyor.

Ben burada aslında sadece Kuran için geçerli olan bir durumdan bahsetmiyorum; bu durum sabit tutulan her metin için geçerlidir. Sabit tutulan bir metnin sahipleri vardır, bunlar da okulcu akademik doktorlardır.

Okulculuk, akademik okulcuların mesleğidir. Bunlara eskiden ”skolastikler” denirdi. Okulcuların asıl işi bilgiyi gizlemektir. Daha sonra gizledikleri bilgileri satarlar; yani öğretirler. “Doktor” demek zaten bir doktrini öğretmek için kendisine lisans verilmiş kişi demektir. İlahiyat doktorlarının hiyerarşisi o dinin ruhban sınıfını meydana getirir.

Okulcu doktorlar doktrini, yani sabit tutulan metni, öğreterek para kazandıkları için, öğretilecek materyeli giderek daha karmaşık ve anlaşılmaz hale getirirler. Bunu da doktrine yorumlar yazarak yaparlar. Böylece, bir sömestirde öğretilebilecek bir konu 10 sömestire yayılır. İlahiyat doktorlarına da iş çıkar.

Ayrıca, bilgiyi gizleyerek tekellerine alırlar ve bu gizli bilgileri doğaüstü bir gücün kendilerine verdiğini iddia ederler.

Bu skolastik, okulcu gizleme ve karmaşıklaştırma yöntemleri Kuran’a da uygulanmıştır. Bu sebepten de Kuran’ı okuyarak anlamak kolay değildir.

Zaten Kuran’ın okuyarak anlaşılabileceğini söyleyebilmek için her ayetin özünde sabit ve değişmeyen bir anlamı olduğunu varsaymak gerekir. Bu doğru bir varsayım değildir.

***

Başka bir deyişle, okulculuk, sabit tutulan bir kutsal metni, yıllar süren bir eğitim sürecinde öğrenmek, ezberlemek, öğretmek ve yorumlamak demektir.

Yorumlamak işi çok önemlidir çünkü sabit tutulduğu için değiştirilemeyen metin, yorumlar aracılığı ile çağın gerçekleri ile uyumlu hale getirilir.

Bu okulcu Kuran doktorları, 1400 yıldır Kuran yorumu yazıyorlar. Kuran’ın sabit olan metnini bu yorumlardan ayrı düşünmek mümkün değildir.

***

İnsan zekasının okunan bir metni nasıl çözümleyip anladığı değişmeyen kurallara bağlıdır. Bu kurallar Kuran için de geçerlidir, çünkü Kuran da bir metindir.

***

Kuran’ı ilk defa okuyan birisi, okuduğu metni kendi bilgisine göre yorumlar ve anladığını zanneder. Her yorum bir anlayıştır.

Kuran’ı yüzlerce kere okumuş, Kuran’da bahsedilen konuları ve kavramları kavramış; ayetlerin iniş sebeplerini bilen birisi ise aynı ayeti bambaşka yorumlayacaktır.

Bu gözlemlerden çıkardığımız ilk kaçınılmaz sonuç şudur:

aynı ayeti okuyan farklı kişiler, o ayeti kendi bilgi seviyesine göre yorumlayarak anlar.

İkinci kaçınılmaz sonuç da şudur:

Kuran’ın metninin İçsel bir anlamı yoktur. Ayetlere okuyanlar anlam verir.

Yani, Kuran’da yazılı olan işaretlerin, harflerin, kelimelerin, ayetlerin, surelerin ve Kuran’ın bütününün hiç bir anlamı yoktur.

Kuran’ın sonsuz yorumları vardır, çünkü Kuran’ı her okuyan ona ayrı bir anlam verir.

Peki, Allah bu ayetlerin özüne; insanların anlaması için özgün bir anlam yüklemiş midir? Hayır. Yüklemiş olsa bile biz bilemeyiz.

Ama yukarda bahsettiğimiz okulcu, kavuklu, cüppeli, takunyalı ruhbanlar bize Kuran’nın böyle gizli bir anlamı olduğunu ve Allah’ın o gizli anlamı bunlara bildirdiğini söylerler.

Televizyonda yaptıkları “sohbet” programlarında Arapçayla karışık bir Türkçe ile açıkladıkları bu gizli anlama inanmazsak da bizi kafirlikle suçlarlar. Ne güzel bir tezgah ama!

Bu tezgah, çok iyi bildiğimiz din ile aldatmaktır; Kuran ile aldatmaktır; Allah ile aldatmaktır. Kavuklu, cüppeli ruhbanların adının geçtiği her yerde mutlaka aldatmak vardır.

***
Özetlersek:

Ayetlerin tek bir anlamı yoktur; okuyan herkes kendi bildiği gibi anlar.

Ruhbanların bir ayete verdiği anlamın; aynı ayete benim verdiğim anlamdan daha gerçek bir anlam olduğunu kim söyleyebilir?

Her ayetin, Allah’ın onayladığı, tek ve doğru bir anlamı olduğu ve bizim o anlamı anlayabileceğimiz, herkesin kabul ettiği yanlış bir ön kabuldür. Ayetler tek bir anlamı olan matematik formülleri değildirler.

Üstelik hiç bir cüppeli Kuran “alimi” veya şeyh bu “Allah’ın onayladığı” anlama ulaşamaz, çünkü böyle bir anlam yoktur.

***

Kuran’ın; onu okuyanlar kadar anlamı olduğu, yani sonsuz anlamı olduğu, sadece Kuran için geçerli değildir; sabit tutulan her metin için geçerlidir.

Örnekler:

Bugün, Darwin’in kitabını okuyup anlamanız çok zordur; yıllarınızı alır. Bulduğunuz her cevap, yeni sorular üretir. Derinleştikçe anlamın flulaştığını farkedersiniz çünkü okulcu doktorlar Darwin’in her yazdığı cümle için bir kitap yazmışlardır.

Aynı şey Newton’un Principia olarak bilinen kitabı için de geçerlidir. Principia’yı okuyup Newton mekaniğini anlayamazsınız çünkü üç asırdır Newton’un müritleri, Newton’un her cümlesi için ciltler dolusu kitap yazmıştır.

Einstein’ın Genel İzafiyet Kuramı bir dergide yayınlanmış bir kaç sayfalık bir makaleden ibaretti. Einstein bugün dünyaya gelse kendi kuramını tanıyamadığı gibi anlayamazdı bile. Okulcu doktorlar ordusu, durmadan çalışan karıncalar gibi, Einstein’ın kısa makalesi üzerine bitmez tükenmez yorumlar yazıp bir kum tanesinden bir çöl yaratmışlardır.

Aynı şey, Marx’ın siyasi doktrini için de geçerlidir; Marx’ın orijinal yazıları etrafında inanılmaz karmaşık bir yorum sistemi oluşmuştur.

Kuran da sabit tutulan ve okulcu doktorlar tarafından ele geçirilmiş bir metin olduğuna göre aynı yorum yumağı Kuran’ın etrafında da örülmüştür.

Onun için ”Kuran’ı okuyayım da anlayayım“ çok naif bir görüştür. Bir başladınız mı okumaya, yıllar geçecektir ve Kuran okuyarak ihtiyarlayacaksınız ama Kuran’ı daha iyi anlamış olmayacaksınız. Belki yeni bir yorum getirmiş olacaksınız, o kadar.

***

Ama çok daha önemli bir soru var: Kuran’ı NEDEN okuyup anlamalıyız?

Kuran’ın kendisi Kuran’ı okuyun diyor ama bu yeterli bir sebep değil. Neden okuyalım?

Kuran’ın kitaplaşma sürecine baktığımızda, bugün elimizde bulunan ve “Kuran” dediğimiz kitabın, Arap halifeler tarafından peygamberin ölümünden çok sonra yazıldığını görüyoruz. Halifeler peygamberden kalan bütün ayetleri yakıp yokediyorlar ve kendi amaçlarına uygun yeni bir Kuran yazdırıyorlar.

Halifelerin amacı, İslamın da; Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi tek seferde, ciltlenmiş bir kitap olarak inmiş bir kitabı olduğu propagandasını yaymaktı. Çünkü, inanmayanlar, “bu nasıl bir kitap, parça parça iniyor” diye peygamberi eleştiriyorlardı.

Peygamber öldüğünde Kuran diye bir kitap yoktu. Ayetler kemik ve tahta parçalarında bölük pörçük yazılmış halde bulunuyordu.

Fakat, Kuran’da, Kuran’ın ciltlenmiş bir kitap olarak indiğini söyleyen ayetler vardır.

Daha ayetlerin yarısı bile inmemişken, peygambere, “biz bu Kuran’ı bir kitap olarak indirdik” mealinde ayet gelmesi en azından peygamberi şaşırtmaz mıydı? Ayetlerin peyderpey indiğini gören ve bilen insanların “Biz Kuran’ı tek bir seferde bir kitap olarak indirdik” diyen bir ayete inanmaları mümkün mü?

Daha ortada Kuran yok, ”biz Kuran’ı kitap olarak indirdik” diye bir ayet geliyor. Belli ki bu tip ayetlerin, yani Kuran’ın kendinden bir kitap olarak bahsettiği ayetlerin, Kuran kitaplaştırılırken, yani sonradan, eklendiğinden şüphe olamaz.

Peygambere inen ayetlerin halifeler tarafından yokedildiğini ve halifelerin yeni bir Kuran yazdırıp “bu Kuran Allah’ın tahrif edilmemiş sözüdür” diye dünyaya tanıttığını da biliyoruz. Bildiğiniz sahtekarlık yani. Din ile aldatmak daha halifelerden başlamış. Eski bir gelenek yani. Yalancı, sahtekar, katliamcı, kısaca insanlığın yüzkarası olan halifelerden de başka bir şey beklenemezdi.

Peki neden Kuran’ı okuyup anlamamız gerekiyor?

Ben bir sebep göremiyorum.

Modern dünyada yaşayan, akılcı ve bilimsel düşünceye inanan çağdaş bir Türk’ün Kuran’ı okuması için bir sebep göremiyorum. Kuran’ın, bizim için, Gılgameş kanunları kadar bile değeri yoktur. Belki sadece tarihsel bir değeri vardır ve bu konu ile ilgilenen tarihçiler açar okur.

***

Bir kere, Kuran’da bahsedilen ve şeriat denen hukuk sistemi bizi hiç ilgilendirmiyor. Dediğim gibi, biz Gılgamış kanunları ile yönetilmiyoruz; şeriat kanunları ile de yönetilmiyoruz. Bu kanunları bilmemiz için bir sebep yok.

Türkiye laik bir Cumhuriyettir ve Cumhuriyetin kendi hukuk sistemi ve yasaları vardır. Kuran şeriatı bizi ilgilendirmez. Okumamıza da gerek yok.

Kuran’ın Medine’de inen ayetleri artık devletleşmiş olan Arap kabileleri için iptidai bir miras ve aile hukuku geliştirmek için inmiş ayetlerdir. Bu konularda sorun çıktıkça peygamber doğaçlama çözümler üretip, çözümlerini ayet olarak indirerek resmileştiriyordu.

Eğer miras veya aile hukuku ile ilgili bir sorun yaşıyorsanız Kuran’ı mı açıp okursunuz yoksa bir avukata mı danışırsınız? Ben avukata danışırım ve herkesin de aynı şeyi yaptığını düşünüyorum. O zaman neden ülkemizde geçerli olmayan ilkel bir hukuk sistemini okuyup anlamaya çalışalım? Çok saçma değil mi?

Türkiye laik bir Cumhuriyettir ve insan ilişkilerini düzenleyen bir medeni kanunu vardır.

Kuran’ı, peygamberi rol model almak için de okumamız gerekmez.

Yobazların dillerinden düşürmedikleri bir ”peygamber efendimiz” lafı vardır.

Peygamber ne yaptıysa aynısını yapmalıymışız. Neden?

7. yüzyıl Arap çöllerinde Bedevi kabile töresine göre yaşamış bir şahsın yaşam tarzı modern Türkiye’de yaşayayan insanlara nasıl örnek olabilir?

Olamaz.

Tarihî şahsiyetleri örnek almak isteyenler olabilir, alsınlar, ama eğer kendimize ve çocuklarımıza bir rol model arıyorsak, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını inceleyip kendimize dersler çıkartabiliriz. Atatürk gibi kendi içimizden çıkmış çok değerli bir insanı örnek almak mı bir Türk’e yakışır yoksa etrafında köleler ve cariyelerle yaşamış ve çıkarttığı savaşların ganimetleri ile zengin olmuş bir Arabı mı?

Peygamber bâtılı; Atatürk ise bilimi ve aklı temsil ediyor. Tabii ki Türkler olarak Atatürk’ten öğreneceğimiz çok şey var. “Efendi” olarak bize dayatılan birisinden öğreneceğimiz hiç bir şey yoktur. Kuran’ın hedefi, egemen güçler için “sürü” yetiştirmek. Onun için Kuran diyor ki, nerede bir efendi görürsen, peşine düş onu taklit et. Tarikatların bu kadar popüler olmasının sebebi bu değil mi?

***

Cumhuriyet’in bize sunduğu modern yaşam tarzının tam aksini sunan Kuran’ın hukuk bölümlerini okumayacaksak geriye ne kalıyor?

Geriye ilkel bir kozmoloji kalıyor.

Dünya düzdür ve sabittir diyen bir kozmoloji. Uzay yedi kattır ve yedinci katın en tepesinde Allah’ın tahtı vardır diyen bir kozmoloji. Bu kozmolojiyi okuyup anlamasak da olur.

İnsanlar Kuran’ın böyle ilkel bir kozmolojiyi kabul ettiğini öğrenince, Kuran’ın yanlış olduğunu akıl yolu ile ispatlamaya çalışırlar. Bence okuyup vakit harcamamak çok daha iyidir.

Başka ne kalıyor geriye?

İntikam ve şiddet düşkünü bir tanrının kendisine ortak koşanlara cehennemde nasıl işkence edeceğine dair ayetler kalıyor geriye.

Kullarına kendini beğenmişliğin ne kadar kötü olduğunu söyleyen bu tanrı durmadan “En büyük benim! En güçlü benim! Höt! Döt! Savulun! Cehennemde yakıcı geliyor!” diye kendini methedip duruyor. Bu kendini beğenmiş tanrının övünmelerini okumasak da olur.

Zaten cehennem ve cezalandırma tehditlerini Kuran’ı açıp okumamıza gerek yok çünkü cüppeli taife küçüklüğümüzden beri bizi bu hikayelerle korkutmaktan zevk alırlar. Kaçamayacağımız bir din propagandası içinde büyürüz.

Türkler ve Türklükle hiç bir ilgisi olmayan İslam dini ve kitabı Kuran hayatımız boyunca bize günde beş defa ezan ile hatırlatılır.

Ezan, çocuklara, ”sen Türk değilsin, sen Türkiye’de yaşamıyorsun; sen bir Arap sömürgesinde yaşıyorsun” der ve bu fikirler Türk çocuklarının kafasına işlenir.

Hangi bağımsız ülkenin semaları günde beş defa yabancı bir dil yankılanır? Sadece sömürgelerde böyle bir şeye izin verilir. Ezanın Türkçe okunması da bir şeyi değiştirmez; İslam bizim dinimiz değildir, Arapların dinidir.

***

Kuran’da modern Türk insanını ilgilendirecek bir şey bulamadık.

Peki başka ne var Kuran’da?

Tevrat’tan ve İncil’den alıntılanmış eski hikayelerin başı sonu belli olmayan bölük pörçük anlatılmış versiyonları var. Bu hikayeler sizi ilgilendiriyorsa, onları İncil’den veya Tevrat’tan okuyabilirsiniz. Hatta, Muazzez İlmiye Çığ’ın kitaplarını alıp okursanız bu hikayelerin Sümer’lerden geldiğini anlarsınız. Bu eski hikayelerin kötü söylenmiş versiyonlarını Kuran’dan okumakta ısrar etmenin ne anlamı var?

Geriye bir de sihir ve bâtıla inanmamızı isteyen palavralar kalıyor. Palavra dedim çünkü gerçekten palavra.

Sonuç: Kuran’ın metninin bir anlamı yoktur; okuyan o metni anlamlandırır. Çağdaş Türk insanının Kuran’dan alabileceği ne bir ahlak dersi ne de bir yaşam kuralı vardır.

***

Ama Kuran’ı okumamak için bir çok sebep vardır. Kuran’ın özellikle çocuklardan uzak tutulması gerekir. Çocuğunu seven hiç bir anne, içinde bu kadar şiddet, korku, kötü örnek olan; sihir ve bâtılı öven; sorgulamadan inanmayı akla üstün tutan, bir kitap ile çocuklarının zehirlenmesini istemez.

Kuran 7. yüzyılda çöllerde dağınık bir şekilde, birbirlerine düşman olarak yaşayan Arap kabilelerini bir bayrak ve bir tanrı altında birleştirmek için tasarlanmış ve yazılmış bir siyasi metindir. Araplar İslamlaşıp peygamberin kurduğu İslam devleti altında birleşince Kuran’ın bu ilk işlevi tamamlanmıştır. Yani Mekke’de inen ayetlerin bir hükmü kalmamıştır.

Kuran’ın ikinci işlevi de, Arap olmayan komşu devletlerin, özellikle Türklerin, İslamlaştırılıp, sömürgeleştirilmesinin Allah’ın emri olduğu yalanını dayatmak için Kuran’ın yalancı şahit olarak kullanılmasıdır.

Kuran’ın bu işlevi de tamamlanmıştır.

Kuran günümüzde sadece tarihçileri ilgilendiren bir belge olarak önemi vardır. Hiç bir çağdaş Türk insanının Kuran’ı okuyup anlamak ve hayatını Kurana göre düzenlemek gibi bir yükümlülüğü yoktur.

Halk zaten bu durumu çok iyi anlamıştır. Halk Kuran okumuyor; ezanı duymuyor; halk kendine göre, bir alaturka din yaratmış ona “İslam” diyor. Bu bir tip Cuma müslümanlığı; veya Bodrum’da Bayram tatili müslümanlığı gibi bir şey.

Yoksa halk Kuran okumanın gereksiz olduğunu biliyor; evindeki Kuran’ı okumadan işlemeli bir saten torbaya koyup yüksek bir yere asıyor.

Doğrusu da bu.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s