Dinin özelleştirilmesi ve Diyanet

Dinin özelleştirilmesi ile ilgili bir paylaşım yapmıştım. Mustafa Acungil, bu konuyla ilgili olarak Diyanet İşleri konusunu açtı ve İlber Ortaylı’nın Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı (1923-2023) kitabında Diyanet ile ilgili bölümlüri okumamı önerdi.

Ben de okudum ve aşağıdaki yorumu yazdım.

***

Mustafa bey, teşekkür ederim. Bahsettiğiniz kitapta, Diyanet ile ilgili bölümleri okudum.

Diyanet İşleri neden kuruldu? Misyonu neydi? Şimdi ne iş yapıyor?

Ben din konusuna özelleştirme açısından baktığım için, Diyanet’i de aynı açıdan değerlendirmek istedim:

1. Diyanet bir din kurumudur ve toplumsal alanda aktiftir. Dini özelleştirmenin hedefi, toplumsal alanları dinî kurumlardan temizlemek olduğuna göre, özelleştirme ile birlikte Diyanet kapatılacaktır.

2. Diyanet kadroları din sömürüsünden ve din ticaretinden para kazanan insanlardan meydana gelmiştir. Dinin özelleştirilmesi demek bu insanların işsiz kalması demektir. Doğal olarak, Diyanet kendisinin kapatılmasını istemez ve özelleştirmeye karşı çıkar.

3. Diyanet bağımsız bir kurum değildir. Devlet adına din sömürüsü yapan bir kurumdur.

***

Diyanet, din ve devlet ilişkisinin bir sonucudur. Biz, “din ve devlet ilişkisi” diyoruz ama işin aslı “güç” kavgalarıdır. Kanun yapma gücü kimin elinde olacak? Dincilerin mi? Cumhuriyetçilerin mi? Bunun için kavga ediliyor.

***

Diyanet, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan ruhban sınıfını tasviye etmek için kurulmuştur. Şimdi, kısaca, Osmanlı devletinde ruhbanların yükselişine ve düşüşüne bakalım.

Osmanlı’da ruhban sınıfın yükselişi ve düşüşü

İlk dönemde bütün güç padişahın elinde bulunuyor. Padişahın mutlak gücü var ve padişah gücünden ve iktidarından emin. İstediği yasaları ferman şeklinde çıkartıyor. Çıkardığı fermanları, Şeyhülislam’ın onayından geçirmek ihtiyacı duymuyor.

Daha geç dönemlerde, anlaşılan, padişahın gücü zayıflıyor ve fermanlarına kendinden üstün bir güçten onay almak ihtiyacı duyuyor; bu daha büyük güç de Allah oluyor.

Padişahın peygamberlik yetkileri olmadığı için; Allah’tan onay alması için Şeyhülislam’ını görevlendiriyor. Şeyhülislam, aslında, bir ruhban değil çünkü İslam’da ruhban sınıf yok. Şeyhülislam Kuran’da bahsedilen hukukla ilgili ayetleri padişahın isteğine uygun olarak yorumlayan birisi. Şeyhülislam genel olarak padişahın fermanlarına onay veriyormuş ama vermediği de oluyormuş. Bu tarihsel detaylar bizi ilgilendirmiyor; tek bilmemiz gereken, Şeyhülislam aracılığı ile dinin devlet işlerine girmiş olduğudur.

Aslında devlet işlerine giren din değil, başka bir hiyerarşi.

Devlet ile Şeyhülislam arasında da bir güç savaşı var. Şeyhülislam, ruhban sınıfın başı olarak devlet hiyerarşisine girmiş oluyor ve o da kendi ajandasını ilerletmek için çalışıyor. Şeyhülislam giderek güçleniyor ve bakanlar kuruluna bile giriyor.

Sonra Osmanlı çöküyor ve Cumhuriyet kuruluyor.

Osmanlı’nın çöküş sebeplerinden biri de devletin iki başlı olması ve ilkel İslam hukukuna uygun kararlar vermeye zorlanması olmalıdır. Bir başı devlet, bir başı din olan bir organizma birbirine düşman siyamlı ikizler gibi karar vermekte ve bu kararları uygulamakta zorlanacaktır.

Cumhuriyet, “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi üzerine kurulduğu için bütün meşruiyetini halktan alıyor. Çıkarttığı yasaları Şeyhülislama onaylatması söz konusu değil. Hakimiyet din kitaplarının değil. Milletin.

Cumhuriyet meşruiyetini halktan alıyor, dindin almıyor.

Şeyhülislam kurumu Cumhuriyete miras kalıyor

Ama Şeyhülislam’ı ve dini devlet işlerinden atmak kolay değil; çünkü Cumhuriyet Osmanlı’nın devlet teşkilatını ve kurumlarını miras alıyor.

Osmanlı’nın karar verme ve yasa çıkartma süreci Şeyhülislam’ı da içeriyor ama Cumhuriyetin yasalarını din filtresinden geçirmeye ihtiyacı yok.

1924 yılında çıkartılan bir kanunla Şeyhülislam ve avanesi ruhbanlık işinden azlediliyorlar.

Zaten İslam’da ruhbanlık yok. Yani, din konusunda fetva veren bir aracı sınıf yok. Olmamalıdır. İslam’da dinin bireyle Allah arasında olduğu kabul edilir.

Her neyse. Şeyhülislam ve ruhbanlar sınıfı, Cumhuriyetle birlikte ruhbanlıktan çıkartılıyor ve cami görevlileri ve yöneticileri oluyorlar.

Diyanet de cami işlerinden sorumlu bir kurum olarak kuruluyor.

Demek ki, ilk kurulduğunda, Diyanet’in ruhbanlık görevi yoktu. Cami çalışanları için insan kaynakları departmanı gibi bir kurum; cami görevlilerini atayacak ve maaşların ödeyecek. İşi bu.

Şeyhülislam gibi kendini ruhban olarak satan bir din taciri artık devletin kararlarına karışamayacak, fetva veremeyecek, din konusunda ahkâm kesemeyecek; sadece personel işleri ile uğraşacak.

Tabii ki 600 yıllık bir geçmişi olan bir ruhban sınıfın böyle bir aşağılanmayı kabul etmesi beklenemez.

Din parazitinden kurtularak, devlet iki başlılıktan kendini kurtarmış oluyor.

Devlet kendisini din parazitinden kurtaracak yasaları çıkartıyor ve kendisini gerici din hiyerarşisinin elinden kurtarıyor.

Aynı zamanda tarikatlar kapatılıyor ve şeyhlerin kontrol ettiği ve kendilerine mürit toplamak için kullandıkları eğitim sistemi, dinden arındırılıp, Milli Eğitim Bakanlığı altında devletin denetimine geçiyor.

Olay bu.

Devlet karar verme mekanizmasından dini elimine ediyor ama camileri kapatmak ve dini yasaklamak istemiyor; onun için de Diyanet’i kurup din işlerini denetim altına alıyor.

Fakat, Cumhuriyet’in bu din devrimi uzun vadede istenen sonucu vermiyor.

Atatürk’ün ölümünden onra din paraziti hortluyor ve tekrar devlete ve eğitime sızıyor. Diyanet başkanı Şeyhülislam gibi fetvalar vermeye başlıyor. Siyasete karışıyor. Eğitim ve eğitim yan sanayi neredeyse tamamen tarikatların eline geçiyor.

Günümüzde, Atatürk’ün din devriminin; gericilerin karşı devrimi tarafından geri çevrildiğini ve sindirildiğini görüyoruz.

Atatürk’ün başlattığı din devrimi hedefine ulaşamamıştır. Başarısız olmuştur.

Bize düşen görev Atatürk’ün din devirmini tamamlamaktır. Bu da dini özelleştirerek olur.


Notlar:

— İslam’da ruhban denen bir aracı sınıf yoktur. Ruhban sınıfın olmaması demek dinin bireysel olduğu anlamına gelir. Fakat İslam bireysel bir din olarak değil de, devletlerin yönetim sistemi olarak toplumları düzenleyen bir siyasi platform olarak var olmaktadır.

İslam eğer siyasi yönetim sistemi olarak kullanılıyorsa, bireysel bir din olamaz. Devlet ve devletin hizmetkârı olan bir ruhban sınıf zorunlu olarak birey ile Allah arasına girmiş olur. Bu da İslam’ı Hıristiyanlık gibi ruhban sınıfların egemeliğinde varolan bir din yapmış olur. İslam’ın devletlerin dini olması İslam’ın özüne aykırıdır.

— “Diyanet kadroları din sömürüsünden ve din ticaretinden para kazanan insanlardan meydana gelmiştir.

Diyanet kadroları din ticareti yapıyorlar çünkü dinî servis satmak için devletten maaş alıyorlar. Para için namaz kıldırıyorlar. Para için ezan okuyorlar.

Din sömürüsü yapıyorlar çünkü, kendilerini tanrı ile özel ilişki kurabilen bir ruhban sınıf olarak tanımlayıp halkı kandırıyorlar. Cumhuriyeti devirip şeriat düzeni getirmek istiyorlar.

— Toktamış Ateş’in Dünyada ve Türkiye’de Laiklik adlı kitabından birkaç alıntı paylaşmak istiyorum:

Şeriatçıların din devriminden sonra yeraltına girip, Atatürk’ün ölümünden sonra tekrar canlanmaları konusunda…

“Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında din adamlarının yetiştiği kaynaklar, her türlü denetimden uzak kaldı. Gizli ya da açık “Kuran kursları”nda, “hoca yanında” yetişen, çoğunlukla bilgisiz yeni bir “din adamı” türedi. Cumhuriyet öncesinde din adamları, belki tümüyle kusursuz değillerdi, ancak Cumhuriyet sonrasının din adamlarından çok daha iyi yetişmiş ve bilgiliydiler.

Yeni yetişen bu din adamlarının yarattığı boşluktan yararlanan ve İslamlıkla hiçbir ilgisi olmayan kimi görüşler de “şeriat” adı altında yeniden sergilenmeye başladı. Ancak Mustafa Kemal’in yaşadığı sürece pek ortaya çıkamayan bu güçler, onun ölümünden sonra da özellikle çok partili yaşamın fırsatçı ortamı içinde canlandılar.

— İslam’da ruhban sınıf olmaması ve dinin bireyle tanrısı olması hakkında:

İslam dininin diğer dinlerden farklı olarak bir “din adamı” kurumuna sahip olmadığı ve bu nedenle Hıristiyanlıkta olduğu gibi bir örgütlenmenin söz konusu edilemeyeceği ileri sürülür. Doğrudur. İslamiyette, batıda gördüğümüz türden bir din örgütlenmesi yoktur ve gene batıda gördüğümüz türden bir “din devlet” çatışmasına rastlanmaz. Zaten İslamiyette kul ile Tanrı arasına kimse giremez.

Ama konu bu kadar basit değildir. İslamiyette her ne kadar, “klerikal” bir düzen içinde “din adamları” olmadığı söylense bile, bütün bir tarih boyunca ve tüm İslam ülkelerinde, “din adına konuşmaya yetkili insanlar” olmuş bunlar insanların nasıl “Müslüman gibi” yaşayacaklarını belirlemişlerdir. Kaldı ki, Şii mezhebinin molla düzeni, pekâlâ bir “din adamları hiyerarşisi” olarak da kabul edilebilir ve değerlendirilebilir.

Ve herşey bir yana, “Tanrıyla kul arasına” birileri girdikten sonra, bunun “kurumlaşmış olması”, ya da olmaması hiç de önemli değildir. Önemli olan, birilerinin başkalarına “neyi nasıl yapacaklarına” din adına söyleme yetkisine sahip olması, ya da kendinde bu yetkiyi görmesidir.

— Laiklik kavramının, Cumhuriyet’in “egemenlik ulusundur” ilkesinden çıkıyor olması:

Bugün Türk halkının çoğu kendini “Müslüman” olarak görmekte ve tanımlamaktadır. Ancak bu milyonlarca insanın bir kısmının “vecibelerini” tam anlamıyla yerine getirdiklerini söylemek kolay değildir. Kaldı ki, bu husus, yani “vecibelerini” yerine getirip getirmeme, o insanlarla Tanrı arasındaki bir hesaptır. Ve herkes kendi hesabından kendi sorumludur.

Bu milyonlarca insan kendilerini “Müslüman” olarak tanımlamakta ve bunun yanı sıra kaderlerine kendileri sahip çıkmak istemektedirler. Yani “itaat edecekleri” yasaları kendi iradeleri ile belirlemek istemekte ve belirlemektedirler. Bir başka deyişle, “Egemenlik (hakimiyet) ulusundur” ilkesini yaşamak istemektedirler. Zaten Cumhuriyetimizin laiklik anlayışı da budur. Zaten laiklik budur.

— Osmalı devletinde dinin devlet işlerine sonradan girdiği hakkında (Ömer Lütfi Berkan’dan nakil ediliyor):

Osmanlı İmparatorluğunda dünya ve devlet işlerini idarede, dinî düşünce ve emirlere geniş ölçüde yer ayırmak zorunluluğu ancak zamanla hissedilmeye başlanmış ve özellikle ‘iktisadi ve siyasal konjonktürün uygun olarak geliştiği uzun yüzyıllar boyunca ve sultanların mutlak iktidarı sarsılmaz gözüktüğü sürece herhangi bir taassup kuvvetinin ve bu kuvvete dayanan bir din otoritesinin, devlet işlerine yön verecek biçimde karışması söz konusu olmamıştır.

Devlet çıkarları, siyasal irade ve devlet düşüncesi, kuruluş devrinin örgütlenme ve icraatına kayıtsız-şartsız hakim olmuştur. Her şeyi, ‘biçimsel de olsa’, şer’ileşme kaygu ve eğiliminin, özellikle İslam halifelerinin ünvan ve yetkileriyle tüm İslam dünyasına hükmetmek olanağı doğduktan ve aradan oldukça uzun bir zaman aşımı geçtikten sonra, artmış olduğu söylenebilir.

Ancak bu devrede halife-sultanlar tarafından kurulmuş bulunan medreselerde İslam âleminin ortak bilim ve hukuk dili olan Arapçanın ve İslam hukuku kuramlarının eğitimine geniş ölçüde yer veriliyor olması ve buralarda yetişmiş olan memurların devlet yönetiminde daha fazla yer alması ile, İslami hukuk sistemlerinin ruh ve yöntem özellikleri ile terminolojilerinin, devlet bürolarındaki işlemlere daha fazla sokulması mümkün olmuştur.

Bununla birlikte, Türkiye’de son zamanlara kadar süren, devrin medeniyet ve hukuk anlayışlarındaki “diniliği” ve “laik kurumların gerçek niteliği” meselesini çok özel bir biçimde anlamak ve sürekli olarak vakalarla kontrol ederek incelemek gerekir.

Bu bakımdan denilebilir ki, Osmanlı İmparatorluğunda “örfi hukukun” ve laik kurumların, biçimsel olarak bile olsa, “şerileşmek gereğini duymadan” hükmetmekte oldukları alan, birçoklarının sandıklarının aksine olarak, önceleri çok daha geniş iken, zamanla “şer’i hukukun lehine’ daralmış ve “İslamî” denilen hükümlerin Türkiye Kamu Hukuku alanına şeklen daha büyük bir açıklıkla hakim olmaya başlamış gözükmesi, özellikle 17. yüzyıldan sonra ortaya çıkmıştır.

Böylece diyebiliriz ki; Osmanlı İmparatorluğunda şer’i hukukun (kurumsal olarak ve biçim bakımından) her alanda uygulanır gözükmesine ve bir doktrin olarak ve sistem olarak diğer hukuk alanları üzerindeki etkilerinin açıkça belli olmasına rağmen, Türkiye’de özellikle “idare ve teşkilat ve kamu kurumları alanında” ulusal, ya da örfi diyebileceğimiz bir hukuk daima var olmuştur.

— Padişahın fermanını Şelhülislama onaylatma teamülünün olmadığı hakkında:

Padişah tarafından bir ferman biçiminde çıkartılan yasaların, Şeyhülislam kapısına gönderilerek oranın da onayı alındıktan sonra yürürlüğe gireceğine dair, “geleneksel-teamülî” bir ilke, bir anayasa kuralı da yoktur” diyen Barkan, zaten şeyhülislamların da bu konuda genellikle, “Şeri maslahat değildir, nasıl emredilmiş ise öyle hareket edilmek gerekir” gibisinden yaklaşımlar içinde olduğunu ileri sürüyor. Ve yasa yapmanın padişaha verilen ayrıcalıklı bir yetki olmasının bir başka kanıtı olarak da, yeni bir padişah tahta çıktığı zaman eski yasaları kabul ettiğini bildirmediği sürece, eski yasaların hükümsüz sayıldığı anlayışına işaret ediyor.