Maddenin evrimi…

img_20190628_1640009213084295853215546.jpg

Maddenin Evrimi kitabım geldi. Türkçe’de böyle bir kitaba çok ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Kitap anlaşılır bir dille yazılmış, zevkle okuyorum. Aynı zamanda eleştirilerim de var.

Maddenin ne olduğu konusunun akademik fizikçiler tarafından sağlıklı olarak incelenemeyeceğini düşünüyorum çünkü fizikçiler Newton’un formüle ettiği atomcu maddecilik doktrinine sorgulamadan inanmak mecburiyetindedirler. Bir fizikçi madde var mı? diye soramaz. Maddenin varlığını kabul edip bütün gözlemleri Newton doktrinine uydurmaya çalışır. Bu konuda daha detaylı yazacağım ama önce bilim tarihi konusunda bir eleştirim var.

12. sayfada Galileo’yu anlatırken, “evreni matematik yoluyla betimlemek de böylece başlamış oldu” deniyor. Yani, Avrupa-merkezci, modern Avrupa’yı yücelten, Avrupalıların kendilerinin yazdığı, Bilim Devrimi metaforuna dayanan, bu bilim tarihine göre “evreni matematik yoluyla betimlemek” Avrupalıların buluşuymuş ve 16. yy’da İtalya’da başlamış.

Peki gezegenleri gözlemleyip onların hareketlerini matematik ile modelleyen ve çok da başarılı olarak betimleyen Batlamyus’un yaptığı neydi? Ya Galileo’yu büyük ölçüde etkileyen Arşimed’in yaptıkları? Ya Sümer’li astronomların yaptıkları neydi? Gözlem yapıp gezegenlerin hareketlerini matematik ile betimlemediler mi?

Yani doğanın matematik ile betimlenmesi Galileo ile başlamamıştır.

***

Aynı paragrafta, yine Galileo’dan bahsederken, “sürtünme gibi bir dış kuvvet yoksa hareket sonsuza kadar devam eder” deniyor.

Hayır! Olur mu öyle şey?

Sürtünmesiz hareket yoktur. Doğayı gerçek olarak betimlemek istiyorsanız, sürtünmesiz hareket varsayamazsınız. Sürtünmesiz hareket olsaydı, ebedi hareket makinaları yapmak mümkün olurdu. Ama bu mümkün değildir.

***

Bu ufak eleştiriler kitabın değerini azaltmıyor. Herkesin alıp okumasını tevsiye ederim.

Notlar:

— 50 Soruda Maddenin Evrimi, Kerem Cankoçak, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, Birinci baskı 2019. Kitabı alabileceğiniz yerler:

 

İslam usulü El Bigbang

img_20190621_1201164256432560850911448.jpg
Kuran’ın evren anlayışı: Yedi kat semadan meydana gelmiş evrenin altında sabit duran düz bir dünya; dünyanın merkezinde Kabe. Yedinci semanın tepesinde El İlah’ın tahtı. Bu evren mi Bigbang’le yaratılmış?

Niyazi Beki Kuran ile Bigbang’i ilişkilendirmiş. Bu sorunlu bir şey. Bigbang masalını uyduran fizikçiler bugün Bigbang’ı yüceltirler, yarın “Bigbang öldü; yaşasın ‘Asıl Gerçek Bigbang'” diye yeni bir masal uydururlar. Akademik merdivenleri tırmanmaya başlayan her yeni fizikçi kuşağı yeni yaradılış masalları uydurur ki kariyer yapabilsinler; onun için sabit tutulan bir metin olan Kuran’ı fizikçilerin spekülasyonlarına karıştırmamak daha iyidir. Fizik masalları ile Kuran’ı ilişkilendirmek Kuran’ın değerini arttırmaz.  Zaten tek bir Bigbang yoktur. Bigbang şemsiyesi altında fizikçiler çoğu birbiri ile çelişkili yüzlerce Bigbang sürümü yaratmışlardır.

***

Hem neyi ispat etmek istiyorsunuz? Kuran’ın, Bigbang yaradılış efsanesine uyumlu olduğunu mu? Kuran Bigbang’i bilmiş mi demek istiyorsunuz? “Bugün bilim adamlarının söylediğini Kuran 1400 sene önce söylemiş” mi demek istiyorsunuz? Bu masalları uyduranlara “bilim adamı” sıfatını yakıştırmak ne kadar doğru bu da tartışılır.
Ne yazmış Niyazi Beki:

Kâinatın ilk girizgâhından maksadımız, onun var edildiğinin ilk aşamasıdır. Güzergahı ise kâinatın ilk patlamadan sonra, takip ettiği aşamada harikülade bir misyon üstlenmesidir.

Türkçesi: Evren nasıl varolmuş; neden var; nereye gidiyor; misyonu nedir?

Niyazi Beki bu eski soruları İslam açısından halletmeye çalışmış.

Bu ve buna benzer sorular, mesela yaradılışın bir amacı veya hedefi olup olmadığı gibi sorular, skolastik felsefenin en eski sorularıdır. Bunlar İslam dini ile ilgisi olmayan ve Kuran’dan cımbızlanmış cümleler ile cevaplanamayacak sorulardır. Zaten Niyazi Beki, cevap aramıyor, Kuran’ın sözlerini önkabul olarak alıyor ve herşeyi bu önkabuller ile açıklıyor.

Bu misyon kâinatın bütün organlarının her zaman, sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi olan Allah’ın iradesine boyun eğdiğini, onun tarafından idare edildiğini göstermektedir.

Burada Allah’ın iradesi, aynı fizikte kullanılan Newton’un güç kavramına benzer bir şey olarak tanımlanmış sanki. Fizik söylencesine göre bütün gezegenler, güneşten kaynaklı bu Newton gücüne boyun eğer ve güneşin etrafında ya , onun gibi bir şey. İslam’da güneş tanrısının gücü, Allah’ın iradesine dönüşmüş. Allah, Arapça “İlahların İlahı” yani “El İlah” demektir.

Peygamber, Kabe’de bulunan 360’dan fazla putun tek bir ilahı olduğunu ve bu ilahın adının da El İlah olduğunu söyleyerek tek tanrıcılığa geçiş yapmıştır. Çok ilahtan, tek bir ilaha. Ama ilah kavramı devam etmiştir.

Arapça’da ki “El” eki Türkçe’de yok. “El” bir şeyin tek ve belirli bir şey olduğunu ifade ediyor. “İlah” dersek, herhangi bir ilah olabiliyor; “El İlah” dersek, “O İlah”, “Tek İlah” “İlahların İlahı” gibi anlamlar elde etmiş oluyoruz. Yani, genel şeyleri ifade eden bir isimden bir özel isim yapmış oluyoruz. Biz Türkçe’de bunu bir kelimeyi büyük harfle yazarak da yapabiliriz. Küçük harfle “peygamber” yazarsak, belli bir peygamber anlaşılmaz, ama “Peygamber” yazarsak o zaman, tek bir insandan bahsettiğimiz anlaşılır.

İslam’dan önce Kabe’de putları bulunan en güçlü tanrılardan biri Güneş tanrısı Şems idi. Hübel ay tanrıçası idi. Bu iki ilah ve diğerleri tek bir isim altında, “El İlah” olarak birleştirildi. Dağınık şirketleri, tek bir çatı altında toplayıp bir holding kurmak gibi bir şey.

Putları kırmak, putların temsil ettiği ilahları tedavülden kaldırmaz. Zaten genel kanının aksine, insanlar putların cismine tapmıyorlardı; putların temsil ettiği ilahlara tapıyorlardı. Ay tanrıçası Hübel’in Kabe’deki taştan temsiline tapmıyorlardı, Hübel’e tapıyorlardı.

Allah’ın, yani El İlah’ın, taştan bir putu yok ama 99 tane putlaştırılmış ismi var. El İlah’la ilgili sayısız sıfatlar var (isimleri zaten El İlah’ın sıfatlarıdır).

img_20190621_0845212532197300521290826.jpg
Kuran putuna tapanlar.

Hatta, El İlah’ın sözlerini ihtiva eden Kuran kitabının cisminin bile El İlah’ın putuna dönüştürüldüğünü söyleyebiliriz. İnsanlar göremedikleri bir varlığı bir görsel ile ilişkilendirerek onu görünür yaparlar. Bir ülkeyi göremeyiz, onun için o ülkeyi temsil eden bir bayrak tasarlayıp, o bayrakla ülkeyi görünür yapıyoruz. Putlar da ilahların görünür halleridir. İlahların cisimlendirilmiş halleridir. İlah ile put arasındaki ilişki tamamen soyut bir ilişkidir. Ama insanlar putların ilah olduğu hatasını hep yaparlar. Yani cismin görüntüsünü cisim ile karıştırırlar.

***

Niyazi Beki kâinatın “büyük bang” denen bir patlama ile başladığını kabul ediyor ve Kuran’da büyük bang masalını destekleyen ayetler arıyor ve buluyor.

a. Retk ve Fetk meselesi

Retk ve fetk, ayırmak ve bitiştirmek demek.

Bir lafı Arapça söyleyince kutsal ve ilahi oluyor ya, Niyazi Beki ondan “retk ve fetk meselesi” diyor; yani ayırmak ve bitiştirmek meselesi.

Biz Arapça yerine Türkçe ayırmak ve bitiştirmek dedik, hiç de ilahi bir anlatım olmadı. Arap ilahı El İlah hiç bitiştirip ayırır mı ancak retk ve fetk eder!

Niyazi Beki Enbiya suresi, 30. Ayet’i örnek olarak vermiş:

İnkar edenler görmedi mi: Gökler ve yer bitişik idi. Biz onları birbirinden ayırdık. Her canlı şeyi de sudan yarattık. Hâlâ mı inanmıyorlar?

İnandırıcı bir şey söylemiyor ki inanalım! Kendi kendine şahitlik yapıp bir de inanmıyoruz diye bize fırça atan bir ilaha nasıl inanalım?

“Ben yalan söylemedim” diyen ve delil olarak da “Ben yalan söylemedim, hâlâ inanmıyor musunuz?” diyen birine inanır mısınız? Kendi sözünü delil gösteren bir şüpheliye hangi mahkeme inanır? Ama El İlah’ı sorgulayacak veya yargılayacak bir mahkeme olmadığına göre insanlar inanmak zorunda kalıyorlar.

Üstelik elimizdeki Kuran’ı yazanların Arap halifeler olduğunu biliyorsak Kuran’ın sözlerine inanmamız iyice zorlaşır. Kuran’da kabul edilen evren düzeni Tevrat’tan alınmıştır. Peygamberi, “eskilerin masalları”nı anlatıyor diye eleştiren çağdaşları haksız sayılmazlarmış.

Kuran, gökler ve yer bitişikti, diyor. Bu ne demek ki? Resmini çizsek, şöyle bir şey mi olurdu acaba:

img_20190621_0850471892059271136166158.jpg
El İlah gök ve yeri böyle ayırmadı.

Hayır. Böyle ayırmamış. Önce, kaosu yaratmış. Ondan sonra kaosun içinden yer ve göğü ayırmış. Yer ve göğü ayırdık demek, kaosu düzenledik demek. Şöyle bir grafik daha doğru olabilir:

img_20190621_1046318860894290337335293.jpg
El İlah, önce kaosu yarattı. Sonra kaostan dünyayı yarattı. Diyorlar.

1400 yıldır, bu ayete kitaplar dolusu yorum yazılmış. Şöyle bir şey düşünelim: Aynı sözleri, İslam’dan önce Kabe’de bulunan en önemli putlardan biri olan ay tanrıçası Hübel söylemiş olsa… El İlah’ın söylediğine mi inanacağız, yoksa Hübel’in mi? Hangisinin otoritesi daha fazla acaba? Hangisi daha inandırıcı? Hübel bir tanrıça olduğu için onun sözleri eril El İlah’ın ki kadar değerli olamaz mı diyeceğiz?

Hübel:

Merhaba, ey insanlar! Ben ay tanrıçası Hübel. İnkar edenler görmedi mi? Gökler ve yer bitişikti. Ben onları birbirlerinden ayırdım. Her canlı şeyi de sudan yarattım. Hâlâ mı inanmıyorsunuz?

Hübel, yerle gök birleşikti, ben onlar ayırdım, diyor. El İlah’ın söyledikleri ile aynı. Kime inanacağız?

Hübel, El İlah’tan daha samimi konuşmuş. El İlah kendine “biz” diye hitap ederek büyüklük taslamış. Hübel “ben” diye samimi konuşuyor.

Eğer Mekke’nin iki eski ve aynı derecede saygıdeğer ilahı aynı şeyi söylüyorsa, El İlah’ın sözünü Hübel’in sözüne tercih etmek için bir sebep göremiyorum. İkisi de kendi sözlerinin doğruluğunu ispatlamak için kendi sözlerini delil olarak gösteriyorlar.

Neyse, biz Niyazi Beki’nin yazdıkları ile devam edelim:

Bu ayette, gökler ve yerin önce —tek bir elden çıktığına, yaratıcının bir tek olduğuna işaret etmek üzere— ontolojik bir hamur veya kozmik bir çorbanın içindeki tanelerin (kâinatın organlarını oluşturacak nüvelerin) birbirinden ayrıştırıldığını ve her birisinin farklı yerlere yerleştirildiğine dikkat çekilmiştir.

Çok zorlama bir açıklama olmuş. Ayet’in kendisi ontolojik (yani, varlıksal) bir hamurdan bahsetmiyor. İlgisi yok. Niyazi Beki, hayal gücünü kullanarak ayete ayette olmayan anlamlar yüklüyor.

Varlıksal çorba pişiyor. Daha çok pekmez kazanına benzemiş!

İslam dininin “tek yaratıcı” saplantısı var.

Kuran’ın Mekkî ayetleri ısrarla tek tanrı vurgusu yapıyor çünkü hedef çok tanrılı Bedevi kabilelerini tek tanrı altında toplayıp peygamberin kuracağı İslam devletine bağlamaktı. Peygamber ölmeden önce bu hedefe ulaşılmıştı ve bütün Arabistan yarımadası İslamlaşmıştı; Mekke alınmıştı. Yani Kuran’da Mekke’li müşrikleri muhatap alarak indirilmiş ayetlerin hepsi zaman aşımına uğramıştır. Bugün artık Kuran’ın bu tek tanrı vurgusu yapan ayetleri sadece tarihi öneme sahiptir. (Her ayetin bir muhatabı vardır ve o muhataba yollanmıştır. Mekke’li müşriklere indirilmiş ayetlerin mesela İstanbul’da yaşayan Türklerle ne ilgisi olabilir?)

7. yüzyılda Mekke’de yaşamış, İslamı kabul etmeyi reddeden, bir grup Arabın Kuran’la olan sorunlarını 21. yüzyıl insanlarına ısıtıp ısıtıp servis etmenin ne anlamı var? Anlamak mümkün değil. Artık “Mekke’li müşrikler” diye Kuran’da ölümsüzleştirilmiş insanlar yok; hepsi çoktan müslüman olmuş ve çoktan ölmüşler ve mezarlarında kıyamet gününde diriltilmeyi bekliyorlar.

***

İçinde bulunduğumuz bu dünyayı kimin, ne zaman ve neden yarattığı bizim bilebileceğimiz bir şey değildir.

Ama her çağda, bu tip yaradılış masallarını uydurup satanlar olmuştur. Eskiden bu yaratılış masallarını uydurmak din hiyerarşisinin işiydi, yani Niyazi Beki gibi ilahiyat doktorlarının. Şimdi ise seküler doktorlar bu konuların sahibi oldular. Yani modern yaradılış masallarını Amerikan üniversitelerinde konuşlanmış felsefe doktorları (fizikçiler) tasarlayıp satıyorlar.

Kime satıyorlar? Tarih boyunca alıcı hep aynı olmuştur: egemen güçler. Yani firavunlar, krallar, şimdi de devletler.

Egemen güçler bu masalları halkı uyutmak için kullanırlar. Halkın kendini bir kozmik çerçeve içinde görmek ihtiyacı vardır. Ama bu masallar halka bilimsel gerçekler olarak sunulmalıdır, yoksa inandırıcı olmazlar. Felsefe doktorlarının yaptığı da budur. Devlet onlara akademik otorite verir onlar da devlete yaradılış senaryoları tasarlarlar. Halk da bu kadar derin otoritesi olan, altın sırmalı cüppesinden otorite damlayan, sarıklarından otorite fışkıran insanların uydurduğu masallara inanırlar. Halk eskiden de şamanların otorite sembollerine inanırdı. Gösterişli bir şapka ve püsküllü urbalar giymiş bir şamanın evreni bildiğine inanırdı. Halk akıllandıkça şamanlar da otorite sembollerini geliştiriyorlar. Bu tezgah binlerce yıldır sürüp gidiyor.

Varlıksal bir hamur ne demek acaba? (İçinde varoluşu saklayan çorba demek istiyor herhalde.) El İlah, çok sıkıldığı ve kendini çok yalnız hissettiği bir gün, “çok sıkıldım, bir varlıksal çorba yapayım da vakit geçsin; belki sonra bu çorbadan insanları yaratırım da onların maceralarına bakar eğlenirim” gibi bir şeyler dediğini hayal edebilir miyiz? Bu doğru olur mu? Ama Niyazi Beki’nin yaptığı esasında budur.

img_20190621_1143097745850897546969300.jpg
Varlıksal çorba pişiyor. Daha çok pekmez kazanına benzemiş!

Ayete biraz —biraz değil, çok— zorlama bir yorum getirmiş. Anladığım kadar, El İlah önce kaosu yaratmış —klasik yaradılış efsanelerinde olduğu gibi— ondan sonra yarattığı bu kaostan sıkılıp bütün evreni sıfır çaplı fakat sonsuz yoğun bir noktaya sıkıştırmış (salt böyle absürt bir şeyi yapabileceğini kendine ispatlamak için), sonra da o —olmayan— noktayı patlatmış. Yani El İlah’ın yarattığı kâinatın sıfır noktası —aynı fizikçilerin dediği gibi— sıfır yarıçaplı ve sonsuz yoğunlukta bir nokta imiş. Böyle bir noktanın varlığına inansınlar diye de sıfır zekalı insanlar yaratmış.

Şöyle de diyebiliriz: Bigbang masalı sadece sıfır zekalı insanların anlayabileceği bir absürtlüktür. Kuran’ın Bigbang masalını öngördüğüne inanabilmek için de, zekanızın eksi seviyelerde olması gerekir.

Gerçek dünyada sıfır çaplı fakat sonsuz kütleli absürt bir şey olamayacağına göre bu Bigbang denen şey ancak Allah’ın hikmeti ve onayıyla varolmuş bir mucize olabilir. Veya, okulcu fizikçilerin yarı tanrı ilan ettikleri Einstein’a ibadetleri kapsamında, onun meşhur denklemlerini kıble alarak uydurdukları masallar olabilir…

Niyazi Beki devam ediyor:

Son zamanlarda keşfedilen Bigbang teorisinde olduğu gibi, Kuran’ın yaklaşık 14 asır önce çok açık ifade ettiği bu hakikatin modern bilim dünyası tarafından anlaşılmış olması, insanlık camiası adına takdire şayandır.

Kuran’ın Bigbang masalını “çok açık” ifade ettiğini söyleyemeyiz. Kuran’daki “yeri göğü ayırdık” lafını alıp bunu Bigbang olarak yorumlamak Kuran’a söylemediği şeyler söyletmektir.

Eğer El İlah, dünyayı Bigbang tarzı bir patlamayla başlatmış olsaydı, bunu açıkça belirtirdi:

İnkar edenler görmedi mi? Evreni önce sıfır çaplı, sonsuz yoğun bir nokta olarak yarattık; sonra onu patlattık. Her canlı şeyi de sudan yarattık. Hâlâ mı inanmıyorlar?

Aynen böyle yazardı.

Niyazi Beki diyorki, Kuran 14 asır önce bu Bigbang masalını açıklamış, bilim adamları daha yeni anlıyorlar.

Bence Bigbang masalı Kuran’ın kozmolojisine hiç uymuyor. Kuran’da bahsedilen diğer astronomi ve kozmoloji beyanlarına bakarsak Kuran’ın, evrenin merkezinde sabit duran, düz bir dünya modelini kabul ettiğini görürüz. Kuran, kendi zamanının kozmoloji anlayışına uygun düz ve sabit bir dünya görüşünü kabul ediyor. Kuran, uzay 7 kat semadan meydana gelmiştir diyor. En tepede, 7. semada da El İlah’ın tahtı bulunur. Bu kozmoloji anlayışını, günümüzün anlayışına ters düşse bile, kabul edebilirim; ama Kuran’ın Bigbang’i önceden haber verdiği martavalını kabul edemem.

Kuran’ın muhatapları bu ilkel kozmolojiye inandıkları için Kuran onlara bildikleri kozmolojiyi anlatıyor. “Dünya yuvarlaktır, güneşin etrafında döner” dese, peygamberi sorgulayan müşrikler iyice İslam’dan kopacaklar. Ama Kuran’ın; Avrupalı okulcu doktorların uydurduğu ve daha sonra da Amerikan devletinin kendi resmi kozmolojisi olarak seçtiği bir devlet propagandasını önceden haber verdiğini söylemek, Kuran’a saygısızlık ve hakaret olurdu.

***

Herşeyin bir de İslamcı versiyonu olduğuna göre, Bigbang’ın da bir İslamcı versiyonu olduğu belki de kaçınılmazdır. Bilemiyorum. Ama Bigbang’ı İslam adına sahiplenmek isterken Niyazi Beki Kuran’a Kuran’da olmayan şeyler atfederek ona saygısızlık yapmış oluyor.

***

Kuran, konudan konuya atlamayı seviyor. İslam usulü El Bigbang’dan bahsederken aniden, canlıları sudan yarattığını söylüyor.

***

Yarın birgün, fizikçiler “Bigbang diye bir şey olmamıştır,” diyip yeni bir yaradılış masalı uyduracaklardır. O zaman, Niyazi Beki ne diyecek? Kuran yanlış söylemiş mi diyecek? Ne Niyazi Beki ne de fizikçiler yanlış söyleyemeyeceklerine göre…

***

Niyazi Beki Kuran’da Einstein’ın deklemlerini de arayıp bulacak mı? Bigbang’ın kaynağı Einstein’ın kutsal denklemleri olduğuna göre, Kuran’da da bir şifre olarak bulunması hiç de şaşırtıcı olmaz. Allah Bigbang’i Einstein denklemlerini kullanarak mı yaratmış? (Evet. Notlar bölümünde, Einstein denklemlerini Kuran’da gizlendikleri yerlerden söküp çıkardık ve değerlendirmenize sunuyoruz.

Devam:

Enbiya 31 ve 32: Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir takım dağlar diktik. Orada geniş geniş yollar açtık; ta ki maksatlarına ulaşsınlar. Göğü de korunmuş bir tavan yaptık. Yine de onlar gökyüzünün âyetlerine aldırmıyorlar.

Bu ayette bahsedilen “onlar”, yani bu ayetin muhatapları, çöl Araplarıdır, yani Bedevilerdir. Bunlar okuma yazma bilmeyen, ontolojiden, kozmolojiden, astronomiden anlamayan; akıllarını sadece bitmez tükenmez kan davası güttükleri komşu kabilelerdeki akrabalarını nasıl kılıçtan geçirebileceklerini düşünen, geri kalan vakitlerinde de çöl korsanlığı yapan, haydutlardır. Bedeviler’i küçümsemek (veya yüceltmek) değil amacımız, sadece tarihi gerçekleri yazıyoruz. Ayrıca Bedeviler Arapça’yı en güzel konuşan Araplarmış. Şehir Arapları güzel Arapça öğrenmesini istedikleri çocuklarını Bedevilerin yanına yollarlarmış.

Bedeviler bu ayetleri duyunca “vay be! Şu El İlah dağları yükseltecek kadar güçlüymüş. Valla Billa bizim taptığımız Hübel’i fena döver… Biz El İlah’tan korktuk, hemen müslümanlığa geçiyoruz…” diyebilirler. Belki de demişlerdir ama Bedevi Arab’ın dinden istediği, komşusunu kılıçtan geçirmek için ona izin vermesidir; hatta komşusunu kılıçtan geçirmesini ona ödev olarak vermesidir. Barış dini İslam’ın kitabı Kuran, “müşrikleri gördüğünüz yerde öldürün” diyerek her türlü kılıçtan geçirmeyi desteklediğini göstermiştir. Çünkü sizden olmayan herkes müşrik değil midir zaten? Komşu kabileyi müşrik diye tanımlayıp kılıçtan geçirebilirsiniz diyor El İlah. Bu da Bedevilerin hoşuna gitmiş ki hepsi müslüman olmuşlar.

Tam Arap katakullileri bunlar. Merkezi otoritenin olmadığı, yaşam şartlarının çok zor ve kaynakların çok kıt olduğu zorlu çöl ortamında, güçlünün zayıfı istediği gibi ezme hakkı vardı. Bireyin değil, kabilenin esas birim olarak alındığı vahşi yerlerdi buralar. Kuran, bu “ahlaksız” Bedevileri ehlileştirip onları şehirlere yerleştirip, düzenin bir parçası yapmak için iniyor zaten. Hedef, düzensiz ve vahşi ortamı, dini kullanarak bir düzene sokmak.

Kuran’ın muhatap aldığı insanların entelektüel kapasitesi bu kadar. “Dağlar yükselttik; yürüyesiniz diye üstlerine geniş geniş yollar yaptık…” diyen bir ayetten ancak onlar etkilenir. Ama Bedevilerin bile etkileneceği şüpheli çünkü peygamber böyle genel peygambervari laflar söylemiş ama bunların kimseyi kandıramayacağını bildiği için de, İslam’a katmak istediği gruplara hep stratejik tavizler vermiştir. Bedeviler’in gazve adı altında yağma yapma gelenekleri vardı ve bundan da vazgeçmeye hiç niyetleri yoktu. Peygamber gazveyi gaza yaptı ve Bedevilerin hem de Allah’ın izni ile yağmacılık geleneklerini devam etmelerini sağlamış oldu. Gayet pragmatik siyasi uygulamalar bunlar.

Niyazi Beki ve benzeri yorumcuların miyadı dolmuş bu ayetleri unutmak ve unutturmak yerine sanki bilimsel bir gerçeği ortaya koyuyorlarmış gibi 2019 yılında yaşayan ve ellerinin altında internet gibi bir kaynak olan insanlara sunmaları ve inanmamızı istemeleri çok garip.

Devam:

4. Kâinat’ın güzergahı

Bu güzergâhtan maksadımız, kâinatın ilk patlamadan sonra, takip ettiği aşamada harikülade bir misyon üstlenmesidir.

Bu misyon kâinatın bütün organlarının her zaman, sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi olan Allah’ın iradesine boyun eğdiğini, onun tarafından idare edildiğini göstermektedir. Çünkü bütün organlarının cansız, cahil, şuursuz, kör ve sağır olduğu ilmen sabittir.

Böyle olmasına rağmen, bu varlıkların bilgili, şuurlu, akıllı, birbirinin seslerini işiten, birbirinin yardımına koşan, birbirine cevap veren bir tarzda bu güzergâhı takip etmesi, bu harika işlerin perde arkasında, Allah’ın ilim, hikmet, kudret ve iradesinin bulunduğunu göstermektedir.

Bu düşünce tarzı —herşeyi El İlah’a bir önkabul olarak bağlayan mantık— ne El İlah’ı anlamamıza yardımcı olur, ne de bu dünyayı anlamamıza yardımcı olur. Herşeyi El İlah yaratmış; El İlah herşeyi biliyor… Belki doğrudur. Ama ne işe yarar? Bu tamamen kısır bir mantıktır. Yeni hiç bir şey bulmamıza fırsat vermez. Soru sormamıza imkan vermez.

Niyazi Beki devam ediyor:

Bu konuyu birkaç madde halinde açıklamaya çalışacağız.

a. Her göğe işlevi ilham edilmiştir

“Böylece (Allah) onları iki evrede yedi gök olarak yarattı, her göğe işlevini ilham etti. Biz yakın semayı kandillerle donattık ve onu koruduk. İşte bu, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.” (Fussilet 12)

img_20190621_1530265789400982509488319.jpgYani El İlah evreni yedi kat gök olarak yaratmış. Yedinci kat da dupleks olmalı, oraya da kendi tahtını kurmuş. Ama Niyazi Beki bizim, bu devirde, göğün yedi kat olduğuna inanmazı istiyor. Yani “gördüğünüze inanmayın; Kuran’ın 7. yüzyıl bilgisine dayanarak söylediği astronomi bilgilerine inanın” diyor.

Niyazi Beki bu ayeti nasıl yorumluyor?

Bu ayette yaratanın sonsuz ilim ve kudretine vurgu yapıldığı gibi, burada yer alan ”Allah her göğe işlevini ilham etti” cümlesi, kozmik sistemlerin Allah’ın iradesiyle kurulup işlediğine işaret etmektedir.

Yani mecaziymiş, bu ayette bahsedilen 7 kat gök! Kozmik sistemler demekmiş. Siz Kuran’ın 7 kat gök dediğine bakmayın aslında o bugün bizim gözlemlediğimiz gibi bir evrenden bahsediyor, kozmik sistemlerden bahsediyor…

Yazı bu minvalde devam edip gidiyor…

“Biz yakın semayı kandillerle donattık ve onu koruduk…” derken, atmosferden bahsediyormuş, atmosfer bizleri ışınlardan koruyor ya…

Bu arada, çağın gerçeklerine uymadığı için Kuran özürcülerine zorluk çıkartan ayetlerin mecazi olduğunu söylemek en eski ve en güvenilir Kuran yorumudur. Hiç şaşmaz.


Notlar:

Prof. Dr. Niyazi Beki’nin yazısı.

— Kainat kelimesinin etimolojisine baktım:

Kainat (Arapça) k-w-m kökünden [çoğul] Varolanlar. Tüm varlıklar. Evren.
“Varolan varlık” sözcüğünün çoğuludur. Arapça kana “var idi, mevcut idi, oldu” fiilinin failidir.

Arapça’da “varolma anlamını taşıyan k-w-n kökü İbranice’de “ayağa kalkma, ayakta durma” anlamındadır.

— “Her canlı şeyi de sudan yarattık…”

Buradaki “su” kelimesinin bildiğimiz su olduğu şüpheli. Alak Suresinde bahsedilen alak, yani meni, veya, Kuran’ın deyimiyle, “yapışkan su” olabilir. El İlah insanı iki şekilde yarattığını söylüyor. Önce insanı, bugünkü görünüşünde, çamurdan yarattığını söylüyor; yani adını Adem koyduğu bir insan prototipi yaratmış; sonra eşi Havva’yı yaratmış; ondan sonra insanlar seri üretime geçip “alak” yolu ile üremeye başlamışlar. El İlah, alak’ı da ben yarattım diyerek, doğan her bebeği de sahiplenmiş oluyor. Ama su dediği meninin yaratıcı etkeninin spermler olduğunu bilmiyor veya bilmezden geliyor, çünkü yoksa alak yerine spermlerden bahsederdi, her şeyi spermden yarattık derdi.

— “...kâinatın bütün organlarının...”

Kâinatın bütün organlarını yaratan zaten El İlah değil mi? El İlah’ın iradesine karşı çıkabilirler mi? Çıkabilirler! Şeytan El İlah’a karşı gelmiş ya. İlginç bir durum.

— “İnkâr edenler görmedi mi?

İnkâr edenler görmedi tabii ki. Kimse görmedi. Göklerin ve yerin bitişik olduğunu sadece El İlah görmüş, kendi öyle diyor. Ama ne göklerin ve yerin bir zamanlar bitişik olduğuna inanmamız gerekiyor, ne de El İlah’ın ikisini ayırdığına… çünkü hiç bir delil sunmuyor. Kendi sözüne karşı kendi sözü var, başka bir şey yok.

— “Merhaba, ey insanlar! Ben ay tanrıçası Hübel…”

Hübel’in bize kadar gelen başka bir sözü şöyle:

“Ey insanlar! Benim burdan bakınca ne kadar küçük görünüyorsunuz, bir bilseniz. Önemli zannettiğiniz şeyler için birbirinizi yiyorsunuz… El İlah’ın gazına gelip birbirinizi El İlah adına öldürüyorsunuz. Yazık değil mi size? Benimle El İlah arasında seçim yapmanız gerekirse, bana inanmanızı tavsiye ederim. Ben tanrıçayım. Dişiyim. Hayattan yanayım. Kimseye başka birisini benim adıma öldür demem. El İlah ise evrende erilliği temsil eder. O size “onları bulduğunuz yerde yakalayıp öldürün” diye ajitasyon yaratarak sizi birbirinize düşürmeyi çok sever. Benim zamanımda dünya tanrıçalarla yönetilirken ve anaerkil düzen hakimken dünyada barış vardı. İnsanlar barış içinde yaşıyorlardı. Ama siz, erkeklerin hakim olduğu bir dünya seçtiniz. El İlah’ınızı seçtiniz. Ey kadınlar! size de sesleniyorum. Bu kadar açıkça kadın düşmanı olan bir ilaha nasıl inanıyorsunuz? Nasıl sevebiliyorsunuz? İslam’ı El İlah’ın emirlerine göre uygulayan ve El İlah’ın emirlerine göre yaşayan Arap ülkelerine bir bakın. El İlah’ın istediği toplum işte öyle bir toplumdur. Öyle bir toplumda kadına yer yoktur. Halbuki, ey kadınlar! Siz doğal olarak benim tarafımdansınız. Dişiliğin en önemli fonksiyonlarından birini benim ritmime göre her ay yaşamıyor musunuz? Ben Hübel! Sizi uyarmak benim görevim. Üstelik başınızı kaldırınca beni görebilirsiniz. El İlah’ı hiç gördünüz mü? Onun Kuran’ı olabilir. Benim bir kitabım yok; ama bu devirde kitaba ne gerek var? Beni tanımak isteyen, YouTube kanalıma abone olsun. Videolarımı beğenmeyi unutmayın! ”

— “skolastik felsefenin en eski soruları…”

Skolastik felsefenin boş soruları. Bunları sorsak ne olur, sormasak ne olur? Cevap arasak ne olur? Cevap bulsak ne olur? Zaten bulamayız. Bu sorularla uğraşmak vakit kaybıdır. Bu dünyada mutlu yaşamamıza hiç bir katkıda bulunmazlar. Tam aksine mutlu olmamıza engel olurlar. En iyisi bu konulardan uzak durmaktır.

— “taştan bir putu yok ama 99 tane putlaştırılmış ismi var.”

İnsanların soyutlama yeteneği giderek artar. Önce, soyut tanrılar hayal edip tanımlarlar ve onlara isimler verirler; sonra aynı isimleri bazı taşlara vererek bu taşların tanımladıkları tanrıların görüntüleri olduğuna inanırlar. Soyutlama yetenekleri bir seviye daha artınca bu sefer de taşları soyutlayıp isimleri putlaştırmışlardır. El İlah’ın yani, bugün bize Allah adı altında pazarlanan eski Ay Tanrısı (veya tanrıçasının) bir putu yoktur, ama 99 ismi putlaştırılmıştır. Onun sözlerini ihtiva ettiği söylenen kitabın cismi putlaştırılmıştır. Namaza çağırma ritüeli bile putlaştırılmıştır. İnsanı “put yapan hayvan” olarak tanımlarsak pek de yanlış yapmamış oluruz bence.

— “Hübel bir tanrıça olduğu için onun sözlerini eril El İlah’ın ki kadar değerli olamaz mı diyeceğiz?

Araplar, eski Sümerlerden geleneğin aksine, Ay tanrıçasını erkek yapmışlar. Güneş’i kadın yapmışlar.

— “Varlıksal hamur…”

Aslında bir çorbanın önce malzemesi toplanır sonra çorbası yapılar. Yani El İlah veya başka bir çorbacı önce bu malzemeleri teker teker yaratıp kaosu çorbasını yaratmıştır. Daha sonra, kaosun içindeki malzemeyi ayırıp bu dünyayı yaratmıştır. Bizim içinde yaşadığımız ve entropi kurallarının geçerli olduğu bu dünyada, çorbayı yaptıktan sonra çorbanın içinde erimiş havucu havuç olarak çorbadan çıkartamazsınız. Ama anlaşılan El İlah Termodinamik yasaları ile kısıtlı değildir. Belki o yasaları yaratan da odur.

— “‘Dağlar yükselttik; yürüyesiniz diye üstlerine geniş geniş yollar yaptık‘ diyen bir ayetten ancak onlar etkilenir.”

Bedeviler biraz da bize benziyorlarmış. Biz de oyumuzu “geçesiniz diye köprüler yaptık; ibadet edesiniz diye koca koca camiler yaptık” diyerek gönlümüzü alanlara veriyoruz ya.

— Prof. Dr. Niyazi Beki, Kuran’da Bigbang yaradılış masalının Enbiya Suresinin 30. Ayetinde gizli olduğunu bulmuş. Fakat, Bigbang teorisi Einstein’ın denklemlerinden çıkartıldığı için, Kuran’da Einstein denklemlerinin de gizli olduğunu tahmin etmek zor değil. Gerçekten de Einstein denklemlerinin Rad Suresinde gizlendiğini bulduk. Hadi beraber bakalım:

  1. Elif, Lam, Mim, Ra. İşte bunlar o kitabın ayetleri ve sana Rabbinden indirilen gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmezler.

  2. Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten Allah’tır. Sonra o arşa egemen olmuş, güneşi ve ayı buyruğu altına almıştır. Bunlardan her biri belli bir süreye kadar akıp gider. O bütün işleri düzenliyor, ayetleri açıklıyor. Umulur ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanırsınız.

  3. Yeri yayıp döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar meydana getiren ve onda her çeşit meyvadan iki çift yaratan O’dur; geceyi gündüzün üzerine örtüp duruyor. İşte bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.

İkinci ayet için genel olarak verilen yorum şöyle: “Ayetteki ‘direksiz’ ifadesi gök cisimleri arasında gözle görülemeyen çekme ve itme gücüne işaret eder.” Tabii bu yorumu yazan ulema Einstein’ın kuramından haberdar değillermiş; Kuran’ın Newton kuramına atıf yaptığını zannediyorlar. Halbuki atıf Einstein’ın General İzafiyet Teorisinedir. Allah mutlaka ki herşeyin doğrusun bilendir. Her kelimesi doğru olan Kuran’da Einstein tarafından bertaraf edilen Newton’un okült çekim gücüne dayanan bir fizik açıklaması olduğu düşünülemez. Fakat izafiyet teorisinde çekim gücü yoktur. Bu ayetin doğru yorumu da bu olmalıdır. Şöyle ki: ayeti, “görmekte olduğunuz gökleri [çekim gücü olmadan] yükselten [Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisidir]” diye okumak mümkündür. Arşa egemen olan da Einstein’ın denklemleridir. Einstein’ın denklemlerini Einstein’a yazdıran da Allah olduğuna göre bütün büyüklük ve azim Allah’a aittir.

Ama bizi asıl ilgilendiren, bu sureyi başlatan, Elif, Lam, Mim, Ra harfleridir. Kuran’da 29 surenin başında bulunan bu harflere Hurufu Mukattaa denir. Yani, bu kelimeler harf olarak okunur, kelime olarak okunmaz. Bu harflerin ne anlama geldiğini kimse bilmemektedir. İşte biz ne anlama geldiklerini açıklıyoruz. Elif, Lam, Mim ve Ra, Einstein denklemlerinin dört terimine tekabül eder. Şöyle ki:

Şimdi Einstein denklemini yazalım:

Açıkça,

olduğuna göre, terimleri değişimini yaparak, tekrar Einstein denklemlerini elde edebiliriz:

Böylece, Kuran’da Einstein denklemlerinin gizlendiğini bulmuş olduk. Şimdi anlıyorsunuz değil mi, Genel İzafiyet Teorisinin neden bir türlü çürütülemediğini. Yüz seneden fazladır fizikçiler Genel İzafiyet Teorisini çürütmek için deneyler yapıp duruyorlar. Genel İzafiyet Teorisi gelmiş geçmiş en fazla çürütülemeyen teoridir. Ben fizikçilere buradan duyuruyorum. Artık Genel İzafiyet Teorisini çürütmek için uğraşmayın, çürütemezsiniz. Çünkü Allah’a karşı gelemezsiniz. Kuran’da yazılı olan bir denklemin çürütülmesi mümkün değildir. Einstein’ın da Hz. Muhammed’den önce gelmiş bir peygamber olduğunu söyleyebiliriz. Hz. Muhammed en son peygamber olduğuna göre Einstein ondan önce gelemezdi zaten.

Bir detaya daha dikkatinizi çekmek isterim: Sağ taraftaki terim, yani, enerji-momentum stres tensörü, “Ra” harfi ile temsil edilmiştir. Ra, bildiğiniz gibi, eski Mısır’ın güneş tanrısıdır. Genel İzafiyet Teorisinde de uzayzamanı Enerji-momantum tensörü ile en çok geren Güneştir. Daha anlamıyorlar mı? Aklı olanlar için bu ayetlerde ne incelikler vardır. Ama insanların çoğunluğu aldırmaz.

Allah Kâinatı takip ediyor mu?

img_20190620_0901462879258615747779671.jpgİlahiyat doktoru Niyazi Beki, bu yazısında Kâinatı kim yaratmış? sorusuna cevap vermiş: kâinatı Allah yaratmıştır. Sonra da, Allah yarattığı kâinatı yakından takip ediyor mu? sorusuna olumlu cevap vermiş: Allah yarattığı kâinatın gelişimini takip ediyormuş.

Aslında, Niyazi Beki, bu çok eski sorulara cevap bulmamış, sadece, Allah’ın varlığı önkabulü üzerinden tanımlamalar yapmış. Çünkü “Allah kâinatı yarattı” demek bir tanımlamadır, bir varsayımdır; bir inancın dışa vurumudur.

Fakat, ne Allah’ı bir varlık olarak bilebiliriz, ne de kâinatı bir bütün olarak bilebiliriz. O zaman, “Allah kâinatı yarattı” cümlesi aslında “bilemediğimiz bir varlık, bilemediğimiz bir sistem yaratmış” cümlesi ile eşdeğerdir. Veya, daha genel olarak, “bir bilinemez, bir bilinemez yaratmış” diyebiliriz. Aslında, “yaratmak” kelimesi de sorunlu. Nasıl yaratmış? Süreçleri mi yaratmış? Kanunları mı tanımlamış? İsimleri olan şeyleri mi yaratmış. (Kuran’da isimleri olan şeyleri yarattığı anlaşılıyor.)

Öyleyse, Allah’ın kâinatı yarattığı cümlesi bize ne söyleyebilir? Anlamlı bir şey söyleyemez. Sadece, insan aklının çok sınırlı olduğunu ve mutlak varlık olarak tanrıyı ve mutlak bütün olarak kâinatı anlayamayacağımızı kendimize hatırlatmış oluruz.

***

Asıl sormamız gereken soru şudur: Bu kısıtlı insan aklımızla, bu tip mutlak cevaplar gerektiren soruları cevaplayabilir miyiz? Bence cevaplayamayız.

***

Allah’ın, yani Arapların “İlahların İlahı” (El İlah) diye tanımladığı ve kendisi hakkında 99 isminden başka hiçbir şey bilmediğimiz bir “varlığın” kâinatı ve insanları yarattığı varsayılmış.

Bu varsayımdan sonra, bu bol isimli fakat bilinemez varlığın, kâinatın ve insanların işlerini takip ettiği ve olayların doğal akışına karıştığı varsayılmış.

Bu savı kabul etsek bile aklımıza bir soru geliyor. Kâinat bir ilişkiler ağı olarak yaratılmıştır. (Kâinat madde değildir; süreçtir.) Kâinatın bir yerinde bir ilişki değiştirilince, diğer yerlerdeki ilişkiler ve olaylar da etkilenir.

[Ama kâinattaki olaylar sürekli ve kesintisiz olarak olmaya devam ediyor. Bu olan olaylar zincirinden hangisini El İlah’ın, olayların doğal akışına ters olacak bir şekilde değiştirdiğini bilemeyiz.]

img_20190620_0904507497906026035419192.jpg

Eğer, El İlah, bir olaya karışırsa bunun ilişkiler ağı içinde beklenmedik sonuçları olabilir. Zaten El İlah her şeyi; her olayı ve bu olayları gerçekleştirecek olan her aktörü, önceden belirlemiş ve Levhi Mahfuz denen bir kitaba yazmış. El İlah, daha sonra fikrini değiştirip insan işlerine karışmak istese ve mesela “şu kulum çok dua etmiş, ona bir kıyak yapayım da zengin olsun” dese, Levhi Mahfuz’da kendi yazdıklarını değiştirmesi gerekir; bu da El İlah’ın hata yaptığı veya kendisi ile çeliştiği anlamına gelir.  (Ama zaten hiç kimse Levhi Mahfuz’da yazılı olan ve kendisi için uygun görülen dua miktarının dışına çıkamaz. Bu sebepten birisinin fazla dua etmesi ve fazla dua ettiği için Allah tarafından mükafatlandırılması söz konusu olamaz.)

Ben El İlah’ın isimleri arasında “kendisi ile çelişen” ismini bulamadım, onun için, El İlah’ın insan işlerine karışıp kendisi ile çelişeceğini ve Levhi Mahfuz’da değişiklik yapacağını zannetmiyorum. Eğer yaparsa, bütün Levhi Mahvuz’u yeniden yazması gerekirdi çünkü kesintisiz ve kopuksuz olan sebep sonuç zincirini kopartmış olurdu. Yani, El İlah, Levhi Mahfuz’da en ufak bir değişiklik yapsa gelecek olaylar zincirini değiştirmesi gerekecektir, bu da yeryüzünde hiç beklenmedik mucizeler ve saçma sapan olaylara sebep olabilir. Zaten El İlah insan işlerine karışmaya niyetli olsaydı Levhi Mahfuzu yaratmazdı.

Neyse, bu konulara hiç girmeyelim ve Niyazi Beki’nin varsaydığı gibi bir yaratıcının (El İlah veya başka bir ilahın) insan işlerine karıştığını varsayalım. (Zaten bu soru El ilah ile veya İslam ile ilgili bir soru değildir, okulcu filozofların binlerce yıldır tartıştığı en eski sorulardan biridir. Bu soruya şimdiye kadar verilmemiş cevap yoktur. Yeni bir cevap bulsanız bile alimin biri çıkar ve tam aksi bir cevap verebilir. Okulculuk bu demektir. Her yorumun bir yorumu vardır.)

***

Önce El İlah’ın insan işlerine karıştığı savına karşı çıktığımı düşündüm. Fakat sonra akvaryumdaki balıklara baktım. Balıkların tanrıları ile ilişkilerinin ne kadar insanların tanrıları ile olan ilişkisine benzediğini gördüm. Balıklarımın tanrısı benim. Onları besliyorum; sularını değiştiriyorum; sevdikleri yaşam ortamını hazırlıyorum; mutlu yaşamalarını ve üremelerini istiyorum.

Balıklar kendilerinin özgür iradeleri olduğunu zannediyorlar. Belki de bir ölçüde özgür iradeleri var, akvaryum içinde serbestçe dolaşabiliyorlar. Attığım yemlerin en iyi parçalarını seçip yediklerini zannediyorlar. Ama yanılıyorlar, özgür iradeleri olamaz çünkü onların da insanlar gibi kaderi önceden belirlenmiştir ve Levhi Mahfuz’da kayıtlıdır.

[Levhi Mahfuz’la ilgili sorular akla geliyor: Acaba Levhi Mahfuz’un sayfaları ne büyüklüktedir? Bir sayfada kaç olay yazılıdır? “Olay” nasıl tanımlanmaktadır? Çünkü her an sonsuz sayıda olay olmaktadır; hangileri levhi mahfuza yazılmıştır? Yani hangi ölçekte bakılarak olaylar seçilip Levhi Mahfuz’a kayıt ediliyor? Sayfaları kim çeviriyor? Her sayfa zamanın geçtiği hızla çevrilmeli ki sayfalardaki olaylar bu dünyada gözlemlediğimiz gibi zamanın doğal akışı içinde gerçekleşsin. El İlah ve teknolojiden sorumlu melekleri neden bilgisayar teknolojisine geçmemişler? Neden El İlah, olayları kayıt etmek için ilkel kitap teknolojisini seçmiş? Takribî bin sene sonra insanların bilgisayar teknolojisine geçeceğini bilmiyor muydu? Levhi Mahfuz defteri ne zaman açıldı ve kayıt işi ne zaman başladı? İnsanların yaratılışı ile mi? Yoksa insanın yaradılışından milyonlarca yıl önce tek hücreli organizmaların yaradılışı ile mi başladı? Levhi Mahfuz kimin için yazıldı? Bir işlevi var mı? El İlah’ın iletişim konusunda teknolojiyi takip ettiğini biliyoruz çünkü Musa’ya emirlerini kil tablette çivi yazısı ile yollamışken, daha sonra ki iletişimlerinde yeni teknoloji kullanarak kitaplarını kağıt üstünde yollamış olduğu söylenir. Gerçi biz Tevrat, İncil ve Kuran’ın ciltlenmiş kitaplar olarak indirilmediğini fakat daha sonra insanlar tarafından yazıldığını biliyoruz. Bu Levhi Mahfuz çok ilginç bir konu ve ayrı bir yazı gerektiriyor.)

***

Balıkların hür iradesi var mı? Genel olarak, canlı varlıkların hür iradesi var mı?

***

Akvaryumdaki balıklar sanki istediklerini yapıyorlar gibi görünüyorlar ama aslında biz onları istediğimiz gibi yönlendiriyoruz; hayatları bize bağlı. Ve herşey, bütün kâinat, Levhi Mahfuz’a bağlı. Hür irade diye bir şey yok. Kimse yaptıklarından sorumlu değil. Her yaptığımızdan sadece Levhi Mahfuz’un yazarı El İlah sorumlu. O zaman neden bizi yaptıklarımızdan sorumlu tutuyor acaba? İlginç bir soru. Hür irademiz yoksa ve her hareketimiz önceden belirlenmişse, suç ve ceza sistemimizin değişmesi gerekmez mi? Levi Mahfuz’da yazılı olan olayları zorunlu olarak yapıyorsak ve kendi kararlarımızı kendimiz veremiyorsak o zaman neden mahkemede yargılanıyoruz ve cezalandırılıyoruz?

***

İslam’ın en temel ilkelerinden birine göre bu dünya bir sınavdır; Liseye Geçiş veya Üniversiteye Giriş sınavları gibi; bu dünya insanlar için Cennet’e Giriş Sınavıdır (CGS). Sınavı geçemeyenler Cehenneme geçiş yapacaklardır. Bu dünyada verdiğimiz kararlar ve yaptığımız seçimler cennete gidip gidemeyeceğimizi belirleyecektir. Fakat, burada birileri bize yalan söylüyor; bizi kandırıyor, ama kim? Çünkü El İlah bütün olayları Levhi Mahfuz’a yazmış. Hür irade diye bir şey yok. Biz sadece Levhi Mahfuz’da yazan senaryoyu kelimesi kelimesine oynayan otomatlarız. Verdiğimizi zannettiğimiz bütün kararlar zaten bizim için önceden verilmiş. Nasıl bir sınav bu böyle?

***

Akvaryum konusuna geri dönersek; bu süs balıklarından birinin, Darwin’e inat, hızla evrilip akıllandığını ve hür irade vs. gibi felsefi sorular üstüne düşündüğünü varsayalım; bu akıllı balık nasıl akıl yürütürdü? Bir kere, akvaryum dışında bir dış dünyanın olduğunu görürdü. Yemlerin dış dünyadan geldiğini gözlemlerdi. Belki yemlerini veren bir tanrı kavramı bile geliştirebilirdi. Hatta, bu akıllı balık, kendini peygamber ilan edip diğer balıklara Tanrıların elçisi olduğunu söyleyebilirdi. Böylece kendine özel bir önem verip yemlerin en iyi kısmını yeme hakkı olduğunu söyleyebilirdi. Ve tanrıları balık işlerine karıştırmak için, yani tanrılardan daha çok yem koparabilmek için, tanrılarına adaklar adayabilirdi, veya onların hoşuna gidecek hareketler geliştirebilirdi. Aynı bizim tanrılarımızla kurduğumuz ilişki gibi, yani “ibadet” dediğimiz şey gibi.

İbadet, tabii ki, adak adamanın, kurban kesmenin, soyutlanmış halidir. İnsanlar önce kendi aralarından birini seçip adak olarak tanrılara sunarlardı. Kendileri için çok değerli bir şeyi tanrılara sunarlarsa isteklerinin yerine geleceğini zannederlerdi. (Yeryüzünde, rüşvet vererek işlerini halletmeye alışmış insanların anlayışı bu. Tanrılara da rüşvet vererek işlerini yaptırmaya çalışıyorlar.) Fakat insan kurban etmek toplum için travmatik bir olay olduğu için daha sonra hayvanları öldürüp tanrılara adamaya başladılar ve gördüler ki tanrıların umurunda değil; ha insan kurban etmişler ha hayvan sonuç aynı. Bazen isteklerine olumlu cevap geliyor bazen hiç cevap gelmiyor ve boşuna adak adamış oluyorlar. Tanrılar sanki insanların adaklarına pek önem vermiyorlar. Gerçekten de öyle. Tanrılara sunulan her adak her dua boşa gitmeye mahkumdur. Çünkü hiçbir adak Levhi Mahfuz’da yazılı olanları değiştiremez. Tanrılara sunulan adaklar bir işe yaramaz çünkü zaten ne olacağı Levhi Mahfuzda yazılmış, adak adayacağın bile yazılmış; Levhi Mahfuz diye bir şeyin olduğunu öğrenip nihilist olacağın da yazılmış.

İnsanlar daha sonra bakmışlar hayvan adamaya da gerek yok, sadece lafla adak yapsan, yani dua ederek yalvarsan, yine sonuç aynı. İnsanların tanrılarla ilişkisindeki bu son aşamada, insanlar tanrılara laf kurban etmeye başlamışlar ve bu laflara da “dua” demişler. En masrafsız kurban şeklini bulmuşlar yani. Anlayamadığım bir şey var. El İlah neden kendine bir insan kurban edilmesi yerine, dua adı altında laf salatası yollanmasını kabul ediyor? El İlah’ın umurunda değil çünkü yeteri kadar insan zaten ona kurban ediliyor. Bin yıldır, El İlah’ın yeryüzünde çıkarttığı veya çıkarttırdığı savaşlarda ölen milyonlarca suçsuz insan ona kurban edilmiş oluyor.

***

Bizim de akvaryumlardaki balıklardan bir farkımız yok. Biz de atmosfer dediğimiz bir sıvının içinde yaşıyoruz. İsmi El İlah olmasa bile, bizim göremediğimiz bir “varlık” bizi takip ediyor olabilir ve bizimle eğleniyor olabilir. Bu olasılığı kabul etmek gerekir. (Bir çok eski geleneklerde tanrıların insanları kendilerini eğlendirsinler diye yarattığı söylenir.)

***

Ama öte yandan, bizim doğa dediğimiz sistemi tasarlayan varlık —doğayı tasarlayan varlığın kâinatı yaratan yaratıcı olması gerekmez— tasarladığı sistemin kendi kendini sürdürebilmesini istemiş. Doğanın Levhi Mahfuz’u yok. Doğa’da kesin kader yok; olasılıklar var. (Bir şey olduktan sonra ancak olduğunu bilebiliriz.) Olaylar belirlenmiş düz bir çizgi üzerine gelişmiyor –sonsuz olasılıklardan– olabilecek olaylardan bazıları oluyor; olmayanlar olmuyor.

Doğanın tasarlayıcısı, bizim “yapay zeka” dediğimiz şeye benzeyen bir yazılım ile kendi varlığını ilelebet devam ettirebilecek bir sistem kurmayı denemiş. Başarılı olduğu da söylenebilir. Yapay zeka, kendi varlığını devam ettirebilmek için, bağımsız olarak, doğru karar verebilen ve yeni şartlara adapte olabilen varlıkların bu özelliğine verilen addır. Doğadaki varlıkların da bu özelliği vardır. Doğanın kendisi de devamlı değişerek varlığını devam ettirmektedir. Doğanın canlı bir varlık olduğunu söyleyenler de var.

Doğanın yaratıcısı, yarattığı sistemin kendi başına sürüp gitmesini istemiş; kendi karışmak istemiyor, ama karışmasa bile seyrediyor mu? Bilmiyorum.

Aslında, kâinatı El İlah mı yaratmış bilemem, ama doğayı El İlah’ın yaratmadığını söyleyebiliriz. El İlah’ın mutlakçı bir tarzı var. Her şeyi önceden bilmek istiyor. Baştan sona ne olacağını bir kitaba yazıyor ve olaylar yazdığı gibi gelişiyor. El İlah olayların mutlak hakimi olarak kalmak istiyor. Kâinatta El İlah’ı şaşırtacak olağan dışı (Levhi Mahfuz’da yazılı olmayan) bir şey olması imkansızdır. El İlah’ın kâinatında tesadüf diye bir şey yok; olsa bile çakma tesadüfler olarak vardır çünkü Levhi Mahfuz’da “tesadüf” olarak araya sıkıştırılmış olaylar olabilir ama beklenmedik bir olay olamaz. Yani El İlah, “biraz da tesadüf ekleyeyim de insanlara doğal görünsün” diye tesadüf gibi görünen olaylar eklemiş olabilir. Yoksa zaten her şeyin tesadüf olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Doğanın tasarımcısı ile kâinatın yaratıcısı arasında önemli bir tarz farkı var. Doğa temel fikir olarak israfı seçmiştir. El İlah ise israftan nefret eder. İnsanlara “israf etmeyin” diye öğütler verir. El İlah sistemci değildir; herşeyi önceden kararlaştırır ve teker teker yazar. Doğa ise olacakları önceden planlamamış, sadece aktörleri yaratmış ve onları doğaya salmıştır. Daha doğrusu, bu aktörlerin varoluş oyununu oynadıkları sahneye biz “doğa” demişiz. Doğanın tasarlayıcısı değişen şartlara adapte olarak varlıklarını sürdürebilen organizmalar tasarlamış.

Ama son söz, El İlah’a veya kâinatı kim yaratmışsa ona ait olacak, çünkü bir zaman sonra güneş soğuyacak, yeryüzünde canlı kalmayacak, dünya bir taş parçası olacak sonra da yok olup gidecek. Bunlar hep Levhi Mahfuz’da yazılı. Onun için, Hayyam’ın yazmış olabileceği gibi, “herşey boş; sebepsiz coş”. Ama bunu da yapamayız ki! Sebepsiz yere coşamayız. Levhi Mahfuz’da ne yazıyorsa ancak o kadar coşabiliriz.

***

Eğer doğayı El İlah yaratmış olsaymış, çok daha değişik bir doğa yaratırmış. Mesela, ağaçlar sadece belirli miktarda tohum üretirdi ve bu tohumların hepsi ağaca dönüşürdü. Bir tanesinin bile çürümesine ve israf olmasına izin verilmezdi. Çünkü El İlah israftan nefret eder. Ayrıca doğayı El İlah yaratmış olsaydı doğada sadece hurma ağaçları olurdu. Bütün yeryüzü hurma ağaçları ile kaplı olurdu. El İlah, doğayı yaratmış olsaydı, hayvan olarak da sadece deve yaratırdı. Bir insanın deveden başka hayvana ihtiyacı var mı? (Gerçi El İlah, Kuran’da her türlü nebatatı ve hayvanatı yarattığını söyler.)

Doğayı tasarlayan tasarımcı ise, her ağacın üremesi ile tek tek ilgilenmek istememiş. Ağaçların kendi başlarına ortama adapte olup üremelerini istemiş. Bulduğu sonuç ilginç: İsraf. El İlah israfı yasaklar ama doğa dediğimiz bu sistem israf üzerine kurulmuştur. Her ağaç, milyonlarca tohum üretir ve bunların büyük çoğunluğu ağaca dönüşmez, israf olup gider. Doğanın tasarımcısı olasılık biliminde uzman birisi olmalı; olasılıkları hesaplamış ve ne kadar tohum israf ederse ağaçların kendi başlarına yeni kuşaklar yetiştirebileceklerini düşünmüş ve ona göre tohum sayısını planlamış.

Doğa ile El İlah arasındaki diğer önemli bir fark da şudur: El İlah canlıları şimdi gördüğümüz biçimleri ile bir prototip olarak yaratır, sonra da onlara kendi nefesinden üfleyerek canlandırır.

Doğa böyle çalışmaz. Doğanın yeni cinsler ve organizmalar yaratmak için kullandığı temel süreç ortakyaşam anlaşmalarıdır. Doğada, ayrı ayrı canlılar ortakyaşam anlaşmaları yaparak yeni tip canlılar yaratırlar. İnsanlar, hatta bütün canlılar, bu şekilde biçimlenmiş ortakyaşam organizmalarıdır. İnsan bedeni, ortakyaşam ortaklarından meydana gelmiş bir organizmadır.

El İlah doğa gibi sabırlı değildir. Doğa çok sabırlıdır. (Zamanın sonsuz olduğunu biliyorsanız tabii sabırlı olursunuz.) Doğa, insan bedeni dediğimiz ortakyaşam organizmasının zamanın sonsuz derinliğinde akıl almaz bir yavaşlıkta bugünkü biçimini almasını sabırla beklemiştir.

El İlah ise “Ol der ve olur”. Öyle ortakyaşammış, zaman içinde evrilmeymiş falan, El İlah’a göre değil… El İlah alıyor eline çamuru; şipşak, insanı bugünkü şekli ile yaratıyor. Bakıyor iyi olmuş, veriyor nefesi, canlandırıyor çamuru. Sonra da ikinci sınıf varlık olarak kadını yaratıyor ve bu iki prototipi de Levhi Mahfuz’da yazdığı olayları yaşasınlar diye yarattığı cennete, yani bir meyva bahçesine bırakıyor. Çöl insanları için meyva bahçesi cennet gibi bir yerdir ya, onların hayal güçlerine uygun bir meyva bahçesi yaratıp oraya cennet adını veriyor. Bunların hepsi Levhi Mahfuz’da yazılı. Bu yazdığımız yazı da Levhi Mahfuz’da her hakkı mahfuz olarak bulunmaktadır.

***

Levhi Mahuz’un kendine atıfta bulunması mümkün mü? Bu sonsuz bir özçağrı kısır döngüsü yaratmaz mıydı?

***

Bu Levhi Mahfuz kitabını yaratan Allah değil de, İslam özürcüsü okulcu ulema olmalı. Onlar bu tip absürd şeyler yaratarak kendi aralarında tartışmayı severler. Biz de Levhi Mahfuz’u ciddiye alıp bu kadar yazı yazdığımız için okulcuların tuzağına düşmüş olduk. Yoksa herşeyi bilen, olayları baştan sona yaratmış olan varlık neden bu olayları bir deftere yazma ihtiyacı duysun. Hem de bir deftere! Bilgisayara bile değil!

***

Doğa kedilerin üremesi ile de tek tek uğraşmak istememiş; kedi anne dört veya beş yavru doğursun demiş. Doğa, doğal şartlar içinde her yavrunun yaşayamayacağını biliyor. Dört yavrudan üçünü tanrılara kurban etmekte bir sakınca görmemiş. En azından bir tanesi yaşasın ve sülale devam etsin, yeter diyor. Anneye yavru sayısına göre meme vermiş. Benim kedimin dört yavrusu oldu ve dört tane memesi vardı. Ama yine de yavrular meme bulmak için kavga etmek zorunda kalıyorlardı; belki her memede bol süt yoktu veya yavrular büyüdükçe yer bulmakta zorlanıyorlardı. Doğa anneye olası yavru sayısına göre meme sayısı vermeyi bilmiş. Hep olasılık hesapları yapmış.

***

İsrafa dayalı bu sistem kendini devam ettiriyor. Kendi kendine varlığını devam ettirebilen bir sistem kurmayı hedefleyen bir yaratıcı neden yarattığı varlıkların işlerine karışmak istesin?

Karışmak istese karışabilir mi? Karışabilir herhalde.

***

Öyleyse, Niyazi Beki’nin “Allah kâinatı ve insanı yaratmıştır ve insanların işlerine karışır” demesi konuyu çok basite indirgemek olmuş. Bu en eski okulcu ve akademik sorulara ilahları işin içine karıştırmadan cevap verebiliriz.


Notlar:

— Niyazi Beki’nin yazısı. Karar gazetesi, 25 Mayıs 2019.

— …kâinatı kim yaratmış sorusuna cevap vermiş: kâinatı Allah yaratmıştır. Böyle bir soruyu akıl yolu ile bilmemize imkan olmadığına göre, yani akıl yolu ile bilinemeyeceğini biliyorsam, Niyazi Beki’nin önkabulünü neden kabul edeyim? Ben de başka bir önkabul kabul ederim; mesela “kâinatı ay tanrıçası Hübel yaratmıştır” derim. Sadece bir kelime değişikliği yapmış olurum; El İlah yerine Hübel yaratmış; inanç meselesi değil mi? Hübel de El İlah da yaratmış olabilir. Güneş tanrısı Şems da yaratmış olabilir.

— …kendisi hakkında 99 isminden başka hiçbir şey bilmediğimiz bir “varlığın”… Varlık kelimesini tırnak içine aldım çünkü Allah bizim varlık olarak tanıdığımız varlıkların hiçbirine benzemiyor. Allah’ı bilmemize imkan yok.  Bir şeyin ismini bilmek o şeyi bilmek değildir. İsmi de koyan biziz zaten. Bir şeyin 99 ismi varsa o şeyi 99 kere daha iyi biliyoruz anlamına gelmez.

Allah isminin nereden geldiği hakkında bir araştırma.

olayların doğal akışı… ne demek ola ki. Herhalde, olayların Levhi Mahfuz’da yazılı olduğu gibi akmasına deniyor.

Levhi Mahfuz’da benim akvaryumumdaki balıkların hareketleri milimetrik olarak kayıtlı olmalı. Balıkların ismi de olmalı. Levhi Mahfuz’da her balığın ismi olmalı ki doğru kayıtlar tutulabilsin. Mesela, Levhi Mahfuz’da “ismi ABC123 olan balık 30 mm yükselip bir yem parçasını yedi” diye bir kayıt olabilir. Bundan anlıyoruz ki, Levhi Mahfuz’da her insanın El İlah tarafından konmuş bir ismi olmalı. Bu dünyadaki isminiz, Ali, Mehmet, Ayşe, Fatma olabilir ama Levhi Mahfuz’da bir “veritabanı” isminiz vardır. (Gerçek isminizi kıyamet gününde öğreneceksiniz; çünkü Levhi Mahfuz melekleri sizi o isminizle çağıracak.) Bu her veritabanı için geçerlidir. Her verinin tek ve belirleyici bir ismi olmalıdır. Mesela, devletin veritabanında isminiz TC kimlik numaranızdır. Devlet sizi ailenizin verdiği isimle tanımaz, size verdiği numara ile tanır. Levhi Mahfuz bir veritabanı olduğuna göre onun için de aynı şey geçerlidir.

Meme sayısı ve yavru sayısı arasındaki ilişki.

— Allah kâinatı takip ediyor mu sorusu biraz garip değil mi? Allah herşeyi biliyor; herşeyi kendi yaratmış; bir da bütün olacakları bir deftere yazmış. Neyi takip edecek?

— Kâinat nedir? Levhi Mehfuz’da yazılmış olan senaryonun oynandığı sahnedir.

— …hangi ölçekte bakılarak olaylar yazılmış? Bu çok derin bir felsefi sorudur. Mesela bir balığın hareket ettiği hangi ölçekte ölçülüyor? Milimetrik yer değiştirmeler mi kaydedilmiş yoksa atomik ölçekte mi bakılmış. Neden balığın hareketleri kayıt edilmiş de, balığın midesinde yaşayan mikropların, yani mikrobiyom’un hareketleri kayıt edilmiyor? Belki ediliyordur. Ama bu dünya sonsuz boyutlardan (veya sonsuz ölçeklerden) meydana geldiği için, olan her olay kayıt edilemez; mutlaka bir seçim yapılmalıdır ve sadece belli olaylar seçilmelidir. Seçim yapmak demek de tanımlamak demektir. Yani, bir olay sadece biz tanımladığımızda vardı. (Aynı bir yüzeyin sadece biz tanımladığımızda var olduğu gibi.) O zaman, Levhi Mahfuz, herşeyin kayıt edildiği defter olamaz. Sadece seçilmiş olayların kayıt edildiği defter olabilir. Ama Levhi Mahfuz olaylar olmadan önce yazılmıştır. Her olay Levhi Mahfuz’da yoktur dedik, olamaz; o zaman Levh Mahfuz’da yazılı olmayan olaylar olmaktadır.

İnsanlara “israf etmeyin” diye öğütler verir. İslam çöl ortamında doğmuştur. Kaynakların çok kıt ve kısıtlı olduğu bir ortamda israf etmemek önemlidir. Kaynakların bol olduğu ortamlarda ise israf etmek güzeldir.

Doğanın canlı bir varlık olduğunu söyleyenler de var. Gaia Hipotezi.

— Kuran’da Allah’ın hayvanları da yarattığını söylediği bazı ayetler:

Yasin (71)

Görmediler mi ki biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.

Mümin (79)

Allah, bir kısmına binesiniz, bir kısmını da yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır.

Nahl (5)

hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için bir ısınma ve birçok faydalar vardır. Hem de onlardan yersiniz.

— Dil olmadan din olmaz. Dil dinden önce gelir. Dil olmazsa Allah’ın isimlerini bilemeyiz mesela. Dil olmazsa bize kimse Cennet vaad edemez. Hayvanların dili olmadığı için dinleri de yoktur. Bizim suçumuz neymiş de dinimiz var?

Kuran’da bilim arama çabaları…

“Günümüzde insanların hayatlarına yön vermede iki alanın yüksek derecede otoritesi olduğunu görmekteyiz. Bunlar din ve bilimdir.”

Bu içinde yaşadığımız dünya, tanımlamalar dünyasıdır. Bu dünya maddeler dünyası değil ilişkiler dünyasıdır. Gerçek olan ilişkilerdir. Yani tanımlamalardır. Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz diyebiliriz. Herhangi bir şeyi yeteri kadar derinlemesine analiz edersek en sonunda temel bir tanımlamaya ulaşırız. Bilimde de bu böyledir. Bilimsel araştırma da temel tanımlar üzerine inşa edilir.

Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası adlı kitaplarında Caner Taslaman ve Enis Doko bilimsel araştırmacıların ister istemez kabul ettikleri 7 temel tanımlama olduğunu söylüyorlar. Onlar temel tanımlama yerine “ön kabul” diyorlar, ben de onların bu terminolojisini kullanacağım.

Ön kabulleri anlarsak, bu ön kabullerden çıkartılan çıkarımları daha iyi anlamış oluruz.

***

Bu ön kabullerin ne olduğuna bakalım. (Eğik yazılar kitaptan alıntılar; arada benim yorumlarım.)

Sayfa 19-21

Kuran’ın oluşturduğu zihin yapısının bilim için gerekli ön kabulleri desteklediğini yedi tane bilimsel faaliyeti destekleyen ön kabule dikkat çekerek göstereceğiz.

Kuran’ın oluşturduğu zihin yapısı ne demek? Kuran’ın her okuyanda oluşturduğu tek bir zihin yapısı var mı? Yazarlara bu soruyu sordum ama cevap alamadım.

Bunların birincisi,

(1) Evrenin rasyonel, anlaşılabilir yapısı olduğuna dair ön kabüldür; bilim insanları evrenin rasyonel, yani zihnin anlamasına uygun bir yapısı olduğuna dair ön kabüle sahip olmasalar, bilimsel faaliyete girişmeleri anlamsız olurdu.

Bu açıklamada “evren” kelimesi dikkatimi çekti. Evren kelimesini kullanırken kozmologların kabul ettiği gizli bir varsayım vardır. Bu varsayımı da açığa çıkartmakta fayda var. Kozmologlar evren kelimesini iki anlamda kullanırlar:

(1) evrenin tümü, kâinat;

(2) evrenin gözlemlenebilir bölümü.

Kozmologlar bu iki tamamen ayrı anlamı aynı kelime ile ifade ederek anlam kargaşası yaratırlar. Bu tip bir anlam kargaşasını önlemek için “evren” ile “kozmos” kelimeleri arasındaki farkı açıklamak istiyorum.

Kozmos eski Yunancadan dilimize girmiş bir kelimedir. Bu kelimenin anlamı, “bilinebilir evren” demektir. Kozmos, evrenin tümü değildir; sadece evrenin bilinebilir bir parçasıdır. Kozmos evrenin tanımlanmış bir parçasıdır. Bu tanımlamayı yapanlar, evrenin küçük bir parçasını izole edip kozmos olarak tanımladıktan sonra, bu kozmosu evrenin tümü olarak tanımlarlar. Mesele bu.

Peki kozmosu tanımlayanlar kimler?

Kozmoloji, evrenin bütününü inceleyen bir bilim dalı değildir. Tanımlanmış bir kozmosu inceleyen bir bilim dalıdır. Tarihin başlangıcından beri kozmoloji, yazı ve matematik bilen bir rahip sınıfının kontrolünde olmuştur. Bu rahip sınıfının hamisi ve işvereni de egemen güçlerdir. Kozmoloji egemen sınıfların malıdır; önemli bir sömürü ve aldatmaca aracıdır. Aldatılan halktır.

Rahip sınıfının uydurduğu masallar egemen güçler tarafından, din olarak, (seküler din de olabilir) halkı yönlendirmek ve sömürmek için kullanılır. Profesyonel rahipler, egemen güçler ve halk arasındaki bu ilişki hiç değişmemiştir. Günümüzde de aynı sömürü tezgahı başarı ile uygulanmaktadır. Sadece isimler değişmiştir.

Bir zamanlar, Avrupa’da, kilise hiyerarşisi egemen güçtü ve astronomi ve kozmoloji kilisenin malı idi. Kilise derken din hiyerarşisini anlamamız gerekir. Bugün kozmoloji din hiyerarşisinden kopmuş ve devlet egemenliğine girmiştir. Yani günümüzde kozmoloji devlet hiyerarşisinin malıdır.

İşte bu rahip sınıfının işi ve görevi egemen güçler için kozmoslar yaratmaktır.

Kozmolojinin temel ilkesi bu cümle olmalıdır:

Evrenin tümünü bilmemize imkan yoktur.

Dört bin yıl önce de bütün evreni bilmemize imkan yoktu, bugün de yok.

Astronomlar uzayın derinliklerine baktıklarında, bir görüş ufkumuz olduğunu görüyorlar. Bu ufkun ötesinden bize ışık, yani bilgi, gelmiyor. Ufkumuzun dışında kalan evreni bilmiyoruz ve hiç bir zaman da bilemeyeceğiz. Demek ki evrenin bütününü bilmemize pratik olarak imkan yoktur.

Ama bu kozmos tasarlayıcısı rahipler —günümüzde felsefe doktorları olan akademik fizikçiler— evrenin tümünü bir bütün olarak bildiklerini söylemek zorundadırlar. Kozmologların işvereni onlardan bütün evren için yaradılış hikayeleri yazmalarını isterler. Egemen güçler evrenin bir parçası ile ilgilenmez; sömürü ancak muhataplarınızı bilmediğiniz bir şeyi bildiğinize inandırabilirseniz mümkündür.

İşte bu sebepten, kozmoloji rahipleri, evrenin bilebilecekleri bir bölümünü izole edip bir kozmos yaratırlar. Sonra da bu kozmosu evrenin bütünü olarak tanımlarlar.

O zaman, kozmos, en gelişmiş gözlem aletlerinin sınırları ile belirlenmiş, düzenli ve insan aklının anlayabileceğinden daha karmaşık olmayan, çağın matematik kuralları ile modellenebilen, ahenkli ve uyumlu bir bütündür.

Ne tesadüftür ki, kozmos hep bu rahiplerin bildikleri matematik seviyesine uyar, hiç daha komplike ve karmaşık olamaz; güncel fizik kitaplarında yazılmış kanunların dışına çıkmamaya büyük özen gösterir; ve bu rahiplerin en son gözlem araçları ile görebilecekleri en uzak nokta ile kendini sınırlar; bu rahiplerin anlayabileceğinden ne daha büyüktür ne de daha komplike ve anlaması zordur. Ne ilginç değil mi?

Rahiplerin gözlem ve analiz teknolojileri geliştikçe, kozmos da büyür ama hiç bir zaman bütün evren olamaz.

Kozmologların bu bilinen aldatmacasını astronomi tarihinde görmek mümkündür. Teleskopun icadından önce, çıplak gözle görülebilen evren kozmos olarak tanımlanmıştı ve bütün evren çıplak gözle görülebilen evren olarak tanımlanmıştı.

Teleskopun icadı ile evren büyüdü; galaksiler gözlemlendi ve galaksiler bütün evren olarak tanımlandı. Günümüzde de durum aynıdır. Gözlemlenen evren evrenin tümü olarak tanımlanmıştır. Profesyonel kozmoscu rahipler bizi hâlâ uydurdukları yaradılış masalları ile aldatıyorlar.

Günümüzün yaradılış masalı Bigbang de bir kozmos masalıdır; bütün evrenin yaradılış masalı değildir. Bigbang’e göre 13 küsür milyar yıl olarak hesaplanan “evrenin” yaşı da tüm evrenin yaşı değil, kozmologların tanımladığı bir kozmosun yaşıdır.

O zaman, birinci ön kabul doğru değil; daha doğrusu, yazarların kurdukları cümle içinde yaşadığımız dünyayı anlatmıyor. Evrenin, bir bütün olarak, “rasyonel ve anlaşılabilir bir yapısı” olduğunu söyleyemeyiz çünkü evrenin tümünü bilemeyiz.

Bilim, mutlak bilgi olmadığını kabul ettiğimiz zaman başlar.

Zaten bilimsel yöntem, yani bilmek, bir model inşa edip o modeli gözlemlerle mukayese etmek demektir:

Model — Gözlem = Hata

Yani bilgi dediğimiz şey aslında hatadır. Hatayı biliriz.

O zaman, bilim dediğimiz yöntemle öğrenebileceğimiz şeyler çok kısıtlıdır. Bilimsel yöntemle, yani model eksi gözlem eşittir hata yöntemiyle, bir birim seçeriz ve bu birimle gözlemleri sayarız. Yani seçtiğimiz birimin, ölçtüğümüz şeyin içinde kaç defa olduğunu sayarız.

Zaten “rasyonel” kelimesi “ratio” yani oran kelimesinden geliyor. Bilimin temeli oranlardır.

Onun için evrenin bir bütün olarak bilinebileceğini söyleyemeyiz. Ama “sadece bilebildiğimiz şeyleri bilebiliriz” gibi totolojik bir cümle kurabiliriz. Veya “ölçebiliyorsak bilebiliriz” diyebiliriz. Ama ölçmek de bir birimle saymaya dayandığı için ve biz istediğimiz birimi seçebildiğimiz için, (birimi biz tanımlıyoruz, yani biliyoruz) o zaman zaten bildiğimiz şeyi bilmiş oluyoruz.

Şimdi ikinci ön kabule bakalım.

(2) İkincisi, insan zihninin evrenle ilgili doğru bilgilere ulaşabileceğiyle ilgili ön kabuldür; zihnin doğruya ulaşma kapasitesi mümkün görülmezse bilimsel çaba anlamsız olur.

Mutlak doğru bilgilere ulaşamayız ki. Burada yazarların “doğru” kelimesini böyle mutlak doğru anlamında kullandıklarını düşünüyorum.

Bu ön kabul için de birinci ön kabul ile ilgili yorumumuz geçerli. Modelimizi gözlemlerimizle karşılaştırdığımızda kabul edebileceğimiz ölçüde az bir hata çıkıyorsa biz buna doğru bilgi diyoruz. Yani doğru bilgi mutlak bilgi olamaz. Ölçüm aletlerimizin, çözünürlüğü ve analiz teknolojimizin sınırları içinde bir bilgiye varırız. Yarın, aletlerin çözünürlüğü arttığında bilginin özü değişebilir.

Zaten doğada doğru ve yanlış diye iki ayrı değer yoktur; doğada doğru/yanlış yoktur. Biz insanlar doğruyu ve yanlışı tanımlarız.

Bilim sorduğumuz bazı sorulara cevap aramaktır. Mesela, dünya hareket ediyor mu etmiyor mu? Bu sorunun doğru cevabını bulabileceğimizi varsayıyoruz. Yazarların demek istediği böyle bir şey olmalı. O zaman, evren kelimesini kullanmayalım ve doğa diyelim, uzay diyelim, gezegenler, yıldızlar diyelim, ama evrenin bütününü bilebileceğimizi varsaymıyalım. “Doğa ile ilgili bilebileceğimiz oranlar vardır” diyebiliriz.

(3) Üçünçüsü, bilimsel faaliyetin objesi olan evrenin keşfedilebilir olduğuna dair ön kabuldür; evrenin yapısının keşfedilmeye imkan tanımadığı düşünüldüğünde de bilimsel faaliyet anlamsızlaşır.

Evren kelimesi burada da sorunlu bence. Evren, yani evrenin tümü, bilimsel faaliyetlerin objesi olamaz. Evrenin tümü bilinemez. Biz sadece ölçebileceğimiz şeyleri bilebiliriz. Ölçmek demek seçtiğimiz bir birimle gözlemleri mukayese etmek demektir. Bütün evreni ölçebileceğimiz bir birim tanımlayamayız. Öyleyse, evrenin tümünü bilimsel olarak bilemeyiz. Evreni bir bütün olarak ölçemeyeceğimize göre bilimsel olarak bilemeyiz.

Doğa keşfedilebilir tabii. Coğrafi keşifler yapabileceğimiz gibi, sorular sorarak kavramlar dünyasında da keşifler yapabiliriz. Kavramları da biz kendimiz tanımlayıp isimlendirdiğimiz için, burada da bir dairesel mantık olabilir.

(4) Dördüncüsü, bilimsel faaliyetle ulaşılan yasaların evrensel olduğuna dair ön kabuldür; eğer bilim insanları buldukları yasaların, dünyanın farklı yerlerinde farklı olmasını ve zamandan zamana bu yasaların değişmesini bekleselerdi bu yasaları bulma faaliyeti anlamsızlaşırdı.

Burada da, evren kelimesi bu cümleyi anlamsızlaştırıyor. Doğada fizikçilerin yasa dedikleri temel oranlardır. Mesela, Kepler’in 3. yasası diye bilinen ilişki bir oranların eşitliğidir. Böyle bir ilişkinin evrenin tümünde geçerli olduğunu söyleyen bir kimse yalan söylüyordur çünkü evrenin tümünü bilemeyiz.

Fizikçiler bu konuda çok yalan söylerler. “Newton’un Evrensel Çekim Gücü Sabiti G” derler. Halbuki, G fizikçilerin kendi tanımladıkları bir birimdir ve evrenin tümünde geçerlidir demek yalancılık yapmaktır.

Newton kitabında gezegenlerin hareketleri ile ilgili sadece 6 tane hesap yapmıştır. Bu 6 basit hesaptan —üstelik Newton hesaplarını bir güç terimi kullanmadan yapmıştır— Newton’un yerçekimi kanununun evrensel olduğu sonucu çıkmaz. Newton’un çekim gücünün evrensel olduğunu söylemek yalancılıktır. Newton kültünün bir propagandasıdır.

Bu yasalar geçerli oldukları yerlerde geçerlidir. Hepsinin geçerli olduğu bölgeler, sınırlı bölgeler vardır. Neden evrensel olsunlar ki? Burada yapılan da bir kozmos yapmaktır yani yerel gözlemleri evrensel ve her yerde geçerli, kanunlar olarak satmaya çalışmaktır. Bu bir aldatmaca ve bilimsel sahtekarlıktır.

“Tek sabit değişimdir” gibi genel bir ifade evrensel olarak geçerli olabilir. Ama böyle bir cümle kurmak bile anlamsız olabilir çünkü evrenin bütünü ile ilgili bir yargıda bulunan her ifade bilimin dışında kalan bir ifadedir. Bilimsel olarak anlamı yoktur.

(5) Beşincisi, bilimin objesi olan evrenin, maddenin ve canlıların incelenmesinin değerli bir uğraş olduğuna dair ön kabuldür; eğer yapacağınız faaliyette sarf edeceğiniz emeğe ve vakte değmediğini düşünüyorsanız, bu uğraşı değerli bulmuyorsanız, ona başlamazsınız bile.

Yine aynı hata yapılıyor. Bilimin objesi evren değildir. Ama, evet, eğer yapacağımız incelemenin değerli bir uğraş olduğuna inanmıyorsak, boşuna vakit harcamayız.

Yalnız, ikinci ön kabule yorumumda bahsettiğim gibi, mutlak doğrulara ulaşamayız. Araştırmalarımıza mutlak doğrulara ulaşmak hedefi ile başlarsak hayal kırıklığı mutlaka bizi bekliyor olacaktır. Zaten bu konularda yeterli zaman harcayan herkes, doğa araştırmacıları olsun, filozoflar olsun, sonunda hiç bir şey bilmedikleri sonucuna varırlar. Bu kaçınılmaz gibi gözüküyor.

(6) Altıncısı, evren hakkında bilgi elde etmede gözlemin önemli olduğuna dair ön kabuldür; eğer masa başında sırf aklımızı çalıştırarak bilim yapmanın mümkün olduğu düşünülürse bilimsel başarıların en önemli destekçisi olan gözlem gereğince yapılamaz. (Örneğin bu madde Kuran’ın gözleme davet etmesi gibi hususlarla ilgilidir ve teist inancın bu şıkkı desteklemediğine dikkat edilmelidir.)

Evet, gözlem önemlidir ama gözlem yapmak yetmez, yapılan gözlemleri toplayıp analiz ederiz. Yorumlarız.

(7) Yedincisi, evreni anlamada matematiğin önemli olduğuna dair ön kabuldür; eğer evreni anlamada matematikten faydalanmazsanız evrene gereğince nüfuz edemezsiniz ve geçmiş ile gelecek hakkında öngörüde bulunmanız mümkün olmaz.

Matematik gözlemleri yorumlamakta yardımcı olabilir. Burada “matematik” kelimesi tanımlanmadığı için ve matematik bilimi devamlı değiştiği için, matematiğin neden önemli olduğu anlaşılamıyor.

Doğayı anlamak için sadece saymayı bilmek yeter. Akademik matematik bilimini daha derinlemesine öğrendikçe doğa hakkında daha derin bilgiler elde edebiliriz diye bir şey yok.

Doğayı bilmek için gözlem yaparsınız, yani mesela, astronomi gözlemi yapmak demek, belli aralıklarla, bir gezegenin pozisyonunu ölçmek demektir. Ondan sonra bu gözlemlerinizden bir liste yaparsınız; listeleri birleştirip tablolar yaparsınız. Bu tablolarda gizlenmiş örüntüleri ararsınız; oranları ve oranların eşitliğini ararsınız. Bu kadar basit. Sümerler de bunu yapmışlardır. Bugün de yapılan budur. Başka türlü bilemeyiz.

Okullarda yüzyıllardır öğretilen kalkül, türev, tümlev, standart algoritmalar, geometri, cebir vs. vs. bunlar sadece kolaylaştırıcılardır. Matematiği yüceltmeye gerek yok.

Yazarların verdiği örnek ayetten gördüğümüz gibi (sayfa 82), Allah sadece bir şeyler sayıyor. Yazarlar, Allah bir şeyler saydı diye “Kuran’ın doğayı matematik olarak inceleyin” dediği sonucunu çıkartıyorlar. Hiç böyle bir sonuç çıkmıyor.

Basit, gündelik matematik bilgisi kullanarak da “geçmişi de geleceği de” görebiliriz. Önce liste yapın. Sonra tablo yapın ve geçmişi de geleceği de görün.

Gözlem noktalarının hepsinin en yakınından geçen bir çizgi size geçmişi de geleceği de gösterecektir. Böyle bir çizgiyi kolayca çizebilmek için bazı algoritmalar bilseniz iyi olur. Genel olarak matematik demeyelim o zaman, algoritmaların önemli olduğunu söyleyelim.

Bu ön kabullerle bilim yapan bir çok natüralist (ateist ya da materyalist de denilebilir) de elbette vardır, fakat Kuran’a inananlar (ve birçok maddede diğer teistler) için bilimsel faaliyete girişirken bunlara inanmanın rasyonel temeli vardır. (Buradaki temel amacımız Kuran’la bilimsel faaliyet arasındaki ilişkiyi değerlendirmek olsa da Kuran, teist varlık anlayışını ortaya koyduğu için burada söylenenlerin önemli bir kısmının teizm-bilimsel faaliyet ilişkisi açısından da önemli olduğunu belirtmeliyiz.

Kitabın ikinci bölümünde ise Kuran’ın bilimsel uğraş için motivasyon sağladığı gösterilecektir. Dünyada geniş kitleler üzerinde etkili olan hiçbir dinsel metinde; evreni, canlı ve cansız varlık ve süreçleriyle doğayı tanımaya, bunlar üzerinde derin derin düşünmeye, doğadaki fenomenlerden sonuçlar çıkarmaya Kuran’daki kadar yoğun teşviğe rastlanmaz.

Kuran’ın işi insanların bilimsel sorgulama yaparak doğayı anlamalarını teşvik etmek mi? Kuran’ın bilimi teşvik etmek gibi bir misyonu mu var? Hiç zannetmiyorum. Kuran’da bugün bizim anladığımız anlamda bilim kavramı yoktur. Kuran’ın iki misyonu vardı:

(1) Bedevi Arapları ehlileştirip tek devlet ve tek din altında toplamak;

(2) Bu hedefe ulaşılınca da Kuran’ı kullanarak Arap olmayan komşu devletleri Arapların egemenliği altına almak.

Kuran siyasi bir belgedir ve bilimi teşvik etmek gibi bir hedefi yoktur.

Bu hedeflerin ilki, Mekkî ayetler aracılığı ile yapıldı; ikincisi de Medenî ayetler aracılığı ile yapıldı. Kuran’ın misyonu, dini yaymaktır, bilimi yaymak değil. Dini yaymak demek, komşuların zenginliklerini Allah adına yağmalamak, topraklarını sahiplenmek ve halkını köleleştirmektir. Kuran bir sömürge aracı olarak kılıçtan daha etkili olmuştur.

İslam devletinde gücü ele geçiren halifeler Kuran’ı kendi ideolojilerine göre yeniden yazdırıp kitap haline getirmişlerdir. Yani Kuran’ı fetih ve sömürge aracı olarak kullanmışlardır. Kuran siyasi bir bildiridir; onun içinde bilimsel motivasyon aramak çok komik ve absürd bir faaliyet olurdu.

Sayfa 21

Kısacası bu bölümde aktarılanlar açısından Kuran’ın diğer dinlerin metinlerinden daha farklı bir konumda olduğuna dikkat edilmelidir. Kuran açısından evreni anlamayla ilgili her türlü faaliyet Allah’ın gücünü, kudretini, sanatını, ahireti yaratmasının ne kadar kolay olduğunu anlamaya hizmet etmektedir.

Bunlar mı bilimsel konular?

İslam açısından Allah’ı tanımak, olabilecek en önemli bir hedef olduğu için bilimsel faaliyet bu hedefe hizmet eden yararlı bir faaliyettir.

Ayrıca bu faaliyet Allah’ın birçok Kuran ayetindeki emirlerinin yerine getirilmesiyle alakalıdır. İslam düşüncesini benimseyen biri için bunlar olabilecek en üst seviyede motivasyon kaynaklarıdır.

Bilimsel faaliyetlerinde böylesi bir motivasyon etkili olmuş olan, kendi çağının en iyi astronomu olarak gösterilen ve aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Battani (858-929) şöyle demektedir:

“Astronomiyle ilgili fenomenlere dikkatimizi vererek, gözlem yaparak ve onlar hakkında derinlemesine düşünerek Allah’ın birliğini ispatlamak ve Yaratıcının gücünün boyutunu, engin bilgeliğini ve hassas tasarımını fark etmek mümkündür.”

Elbette Kuran’ın bu motivasyonunun dışında bilimsel faaliyetin karşılığında para, şöhret veya karizma kazanılması gibi başka motivasyon kaynaklarının bilim yapılmasını teşvik edici gücü hepimizce malumdur ve bir Müslümanın da bu tip motivasyonlara sahip olmasında bir sorun yoktur ama Kuranî paradigma içerisinde Allah’ı tanımak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek, tüm bunlardan çok daha önemli bir hedef olduğu için, bir Müslüman açısından daha üst seviyede bir motivasyon kaynağıdır.

Allah’ı tanımak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek gibi faaliyetlerin bilimsel faaliyetler olarak tanımlanabileceğini düşünmüyorum.


Notlar:

— Bahsi geçen kitap: Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası, Caner Taslaman, Enis Doko, İstanbul Yayınevi, 13. Baskı.

— “Yazarlar, Allah bir şeyler saydı diye…” 92. sayfada bahsedilen ayet, Cin suresi, 28. ayettir:

Allah onların yaptıklarını tümüyle kuşatmıştır ve her şeyi sayıyla tespit etmiştir.

Bir önceki sayfada da, Rahman suresi, 5. ayeti örnek vermişler:

Güneş ve ay bir hesaba bağlıdır.

Bunlar çok kolay ve yüzeysel yorumlar. Bu devirde Kuran’ı okuyup da matematik öğrenmeye heves etmiş bir talebe var mıdır acaba? Yoktur. Olamaz. Ama, Matematik Köyü’nü duyup da oranın sihirine kapılıp matematiği seven binlerce genç var. İlham böyle verilir. Ortam yaratarak. Matematiği eğlenceli yaparak. Kuran “matematik bilmeyenler cehenneme gidecektir” deseymiş bile matematik öğrenenlere motivasyon olmazdı.

Kuran temel mesajı itibarı ile hiç bir dünyevi işi teşvik etmez. Kuran, bu dünyayı unutun, öbür dünyaya hazırlanın diyor. Öbür dünyaya nasıl hazırlanacağız. Bu dünyadaki bütün vaktimizi takva puanları toplamaya harcayarak. Yani, sabah akşam namaz kılacağız. Sonra Kuran’ı ezberleyip devamlı tekrar edeceğiz. Geri kalan zamanımızı da evimize kapanıp inzivada geçireceğiz. İnsanlardan uzak duracağız. Çünkü, Allah muhafaza, kaza ile birine bir yalan söylemiş oluruz, ters bir hareket yaparız, biri bize beddua okur ve hiç suçumuz olmadan kendimizi cehennemde buluruz. En iyisi eve kapanıp sabahtan akşama Kuran okumak…. Mesajı bu olan kitap mı insanlara bilim yapma motivasyonu verecek? Taslaman ve Doko hocalar ya bizimle alay ediyor veya Kuran’ın mesajını hiç anlamamışlar.

— “aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Battani…” Battani neden örnek verilmiş anlamak mümkün değil. Battani’nin en temel ön kabulü zaten Allah’ın büyüklüğü. Allah’ın büyüklüğünü, eşsizliğini ve yaratıcılığını kabul ederek işe başlamış. Bu ön kabullere delil mi arıyor? Karşı delil bulma ihtimali yok ki. Allah ne yaptıysa güzel yapmıştır ön kabulü ile yola çıkıyor zaten: Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler, derler ya…

Laik Türkiye

img_20190531_2238243059080617301498863.jpg

Bir hakim işbaşında “biz müslüman bir ülkeyiz” deyip bir avukatın etek boyuna laf edince mi Türkiye’nin laik bir ülke olmadığına uyanıyorlar?

Hatta, daha kötüsü, Anayasa’da laiklik ilkesi var diye ülkenin de laik olduğunu zannediyorlar. Ya da, eskiden ülkede laiklik vardı da, mevcut yönetim laikliği bozdu zannediyorlar. Hayır, Türkiye’de devletin dini günde beş defa halka dayatılıyorsa burası laik bir ülke olamaz. Laiklik demek, dinin özel hayatın bir parçası olması demektir. Laik bir ülkede kamu alanında dinin hiçbir izi olamaz.

Devletin dini yoktur. Olamaz. Olmamalıdır.

Bir ülkede ezan okunduğu müddetçe orada laiklik olamaz. İnsanların aklı almıyor bu durumu. Ezanı kutsal bir nakarat zannedenler bile var.

Adamın namazla ilgisi yok ama ezanın kutsallığına toz kondurmaz. Mahalle baskısı olmalı. Kim komşular tarafından “gâvur” olarak yaftalanmak ister.

Hanımefendi ezanı sadece sesli meydan saati olarak kullanır, zamanını ezana göre ayarlar —“ikindi okundu hala yemeğe başlamadım” gibi— ama ezanı yine de kutsal bir şey zanneder.

Namaza gidenler bile ezanı duyup da namaza gitmez. Herkesin cebinde akıllı telefon var. Namaz saatini bilmek isteyenler indiriyorlar uygulamayı ve kendi özel ezanlarını dinliyorlar.

Çöl Araplarının bin yıl önce uydurduğu bir gelenek, neden 21. yüzyıl Türkiyesinde hâlâ masum halka dayatılır? Aynı Arapların kitabı “Allah evreni 7 kat gök olarak yarattı; dünya düzdür…” dedi diye bu saçmalıkları okullarda çocuklarımıza öğretiyor muyuz? Hayır, öğretmiyoruz. Arap geleneği ezanın da Türk semalarında yankılanmasına gerek yoktur.

Ezan en fazla, haftada bir kere, Cuma günleri okunabilir. O da nostalji olsun diye, yoksa ezanın hiçbir işlevi kalmamıştır. Ezanı kutsallaştırmak zaten ezanı putlaştırmaktır. İslam putlara karşı çıkmış bir dindir. Ezanı kutsallaştıranlar müşriklerdir. Allah’a ibadet edeceklerine kendi yarattıkları ezan putuna ibadet ediyorlar.

Ezanı duymazlarsa namaz kılamayacaklarını zannediyorlar. Dini nasıl böyle batıl bataklığına batırabilirler? Hoparlörden çirkin çirkin bağıran bir adamın sesini kutsal zannediyorlar. Hatta Arapça olduğu için ezanın kutsal olduğunu zannedenler bile var. Bunlar dini batıl yapıyorlar. Hacıların hocaların, tarikatların, cemaatlerin oyuncakları olmuşlar. Memleketin iyiliği için hiç bir iş yapmazlar; yan gelip yatarlar ve hafızladıkları Arapça bir metni birbirlerine okuyup dururlar; boş zamanlarında da toplumu karıştırmak ve ayrıştırmak için fitne fesat üretirler.

Gerçek laiklik dinin özelleştirilmesi demektir. Dinin sadece özel alanda varolduğu bir toplumda tarikatlar gibi siyasi dini örgütlenmelerinin yeri yoktur.


Notlar:

— İşgüzar bir hakim “biz müslüman bir ülkeyiz…” demiş. Hayır. Biz müslüman bir ülke değiliz. Suudi Arabistan müslüman bir ülke. Biz bu kadar senedir namaz kılmayı bile öğrenemedik gitti:

— Anayasa’da laiklik: Laiklik Anayasa’ya na zaman, nasıl girdi?, Özdemir İnce.

Laiklik ve Sekülerizm, Özdemir İnce.