Evren Kaç Yaşında?

Kerem Cankoçak’ın tavsiye ettiği Evren Kaç Yaşında? kitabı geldi. Kitabın yazarı evrenin bütününün yaşını bilmiyor. Sadece evren kelimesini iki zıt anlamda kullanarak kavram kargaşası yaratıyor. Bu konudaki fikirlerim değişmedi, aşağıda paylaşıyorum.

Evren-Kac-Yasında

Evren kaç yaşındaymış? Böyle bir şey bilinebilir mi? Bilinemez. Sadece, şarlatanlık ve sahtekarlık ve yalanlarla bir sayı uydurulup o sayı sözde bilimsel hesaplarla destekleniyormuş gibi yapılır. Bu kitap da öyle yapıyor.

224. sayfada Bigbang’den daha büyük bir absürtlük patlaması oluyor ve Bay Weintraub, Bay Hubble’ın ölçtüğü 24 galaksinin hareketlerine dayanarak bütün evrenin genişlediği sonucuna varabiliyor.

Yirmidört galaksinin hareketinden tüm evrenin yaşını bulmak, ya bir mucizedir veya bir sahtekarlıktır. Bay Weintraub ya bizi salak yerine koymaktadır veya kendisi bizim bilmediğimiz bir şey bilmektedir. Daha doğrusu, Bay Weintraub; bizim bilmediğimiz (ama bilmediğimizi bildiğimiz) fakat kendisinin de bilmediği (bilmediğini de bildiği) bir şeyi bildiğini iddia ediyor. Bay Weintraub, bu 24 galaksinin hareketine bakarak evrenin tümünün hareketini bilebiliyorsa, o zaman evrenin bütününü biliyor demektir. Biliyor mu? Hayır bilmiyor.

Bay Weintraub’un evreninin bütününü bilmediğini kesin olarak biliyoruz çünkü, evrenin bize hiç ışık gelmeyen bir bölümü var. Kimse bu gerçeği inkar edemez. Belli bir ufkun ötesinden bizim buralara ışık gelmemektedir. Bu ne demektir? Hiç kimse, Bay Weintraub dahil olmak üzere, evrenini tümünü bilemez.

Bu Bigbangcılar bilim kisvesi altında şarlatanlık yapıyorlar. Dikkatinizi çekiyorum, sadece 24 galaksiden bahsediyoruz! Yirmidört galaksi bizden uzağa gidiyor diye bütün evren genişliyor gibi bir sonuca varmak şarlatanlıktan başka bir şey değildir.

İsterseniz 24 değil, 24 milyar da değil, 240 milyar da değil, 2400000000000 milyar galaksi de gözlemseniz, yerelden bilinemez mutlağa yol yoktur. Gözlemlenen galaksiler yereldir; evrenin tümü bilinemez mutlaktır. Yerelden bilinemez mutlağa mucize olmadan gidemezsiniz. Ya mucize ile gidersiniz ya da şarlatanlıkla. Bay Weintraub yerelden mutlağa şarlatanlıkla geçiş yapıyor.

Bay Weintraub’un Hubble’ın ölçümlerini nasıl yorumladığına bakalım (sayfa 223):

Hubble kanununu nasıl yorumlayacağız? Dünya’dan […] dışarıya doğru bakar ve bütün diğer gökadaların […] bizden uzaklaşıyor gibi göründüğünü görürüz; bu gökadaların görünen bizden uzaklaşma hızlarını ölçer ve bu hızların gökadaların bizden uzaklıkları arttıkça arttığını farkederiz. Uzaklıkla bizden uzaklaşma hızı arasındaki bu bağıntı ne anlama gelir? Bir açıklama çoğumuz için aşikâr görünmektedir:

Bay Weintraub’un mucizevi açıklamasına geçmeden önce, Hubble’ın gözlemlerinin bilimsel ve mantiki tek bir yorumu olduğunu söyleyelim: Bu gözlemlerden çıkan tek sonuç, bazı galaksilerin bizden uzaklaştığıdır. Bazı yerel galaksiler bizden uzaklaşıyorlarmış, bu kadar.

Ne kadar uğraşırsanız uğraşın; ne kadar demagoji yaparsanız yapın, gözlemler sadece yerel evren için olacaktır. Bu gözlemlerden evrenin bütünü ile ilgili hiçbir çıkarsama yapılamaz. Yerel gözlemlerden evreninin bütünü için bir çıkarsama yapabilmek için bu 24 galaksinin evrendeki toplam galaksi sayısını temsil ettiğini bilmeniz gerekir. Ama bu 24 galaksinin bütün evrendeki galaksi sayısını temsil edip edemeyeceğini bilmeniz için bütün evreni bilmeniz gerekir. Fakat bütün evreni bilmiyorsunuz ve bilemezsiniz. Yani, Bay Weintraub bilmediği ve hiç bir zaman bilemeyeceği bir şeyi bildiğini iddia ederek hem yalan söylüyor, hem de bilerek yalan söylediği için sahtekarlık yapmış oluyor.

Şimdi, Bay Weintraub’la devam edelim:

1. Evren bir bomba gibi patlamış ve bütün parçalar _uzay boyunca_ merkezden uzağa uçmuştur. …

Bu nasıl bir mucizedir!! Patlamadan bahsetmiyorum, Bay Weintraub’un çıkarsamasının mucizevi olduğunu söylüyorum. Bay Weintraub, 24 galaksinin hareketlerini gözlemledi ve bütün evrenin bir bomba gibi patladığı sonucunu çıkardı. Alay mı ediyor? Bu yerel gözlemlerden böyle mutlak bir sonuç nasıl çıkar? Şaka gibi. Ama şaka değil. Gayet ciddi.

Böyle saçmalığın zirvesi bir çıkarsama ve bu kadar absürd ve yanlış bir varsayım ile başlayan bir teori için yaptığı bütün değerlendirmelerin ve hesapların hepsi akademik ve anlamsız kalıyor.

Bay Weintraub, mucize çıkarsamasını yapıyor ve bizim de bu mucizeye inanmamızı istiyor. Biz astronomi biliminde mucizelere yer olmadığına inanıyoruz. Onun için, bu patlama ile ilgili Bay Weintraub’un aşağıda verdiği detayların hiç birinin bilimsel bir değeri yok; çünkü gözlemlerin bilimsel açıklamasına göre böyle bir patlama yok. Bay Weintraub olmayan bir şeyin fiziksel detaylarını açıklıyor.

Patlamadan önce var olan ama merkezindeki çok küçük patlamamış bomba haricinde boş olan uzayın kendisi, patlamanın dışarıya doğru uçan parçalarını sonsuza kadar kapsamaya yetecek kadar büyüktür. Bütün döküntü parçaları patlama yerinden  aynı hızla fırlatılmadığı için patlamadan bu yana herhangi bir sabit zaman aralığında en hızlı uçan parçalar en uzak, en yavaş uçan da en kısa mesafelere uçmuşlardır.

24 galaksinin hareketinden tüm evrenin sonsuz kütleli ama sıfır çapı olan bir bombanın patlaması ile yaratıldığını anlatan şarlatan Bay Weintraub, şimdi de bu patlamanın detaylarını anlatmaya girişiyor. Olmayan bir patlamanın en ince detaylarını açıklayarak Bigbang masalı ile bizi kandırmaya çalışıyor.

İkinci bir açıklama kavranması çok zor olsa da gözlemlerle aynı derecede uyumludur:

Gözlemlerle nasıl uyumlu olabilir? Gözlemler yereldir. Yerel gözlemlerden mutlak bütün hakkında çıkarsama yapılamaz. Yaptığı açıklama bütün evreni bildiğini varsaydığına göre, demek ki gözlemlerle uyum içinde olamaz.

** ** **

Bahsedilen bu ikinci açıklama da, yukarda ki ilk açıklama ile aynı absürd mucizeye dayandığı için onu da detaylı olarak incelemeye gerek yok.

** ** **

Şimdilik bu kadar. Kitabı okumaya devam ediyorum.



Notlar:

Evren Kaç Yaşında? Büyük Patlamadan Günümüze Ne Kadar Zaman Geçti? David A. Weintraub, Alfa Bilim, 2013. Çeviri, Ulaş Apak. https://keremcankocak.blogspot.com/2015/12/evren-kac-yasnda-david-weintraub-alfa.html?view=magazine

David A. Weintdaub kimdir? (İngilizce)

Kerem Cankoçak YouTube kanalı.

— “…boş olan uzayın kendisi…” Bay Weintraub’a göre evran yokmuş ama uzay varmış. Evren daha yaratılmamışsa, uzay da yok demektir; daha genel olarak, ismi olan hiç bir şey yok demektir. Uzayın ismi olduğuna göre, evren yaratılmamışsa uzay da yoktur, daha yaratılmamıştır.

— “hareketsiz bir gözlemci…” Hareketsiz bir gözlemci olamaz çünkü mutlak hareketsizlik diye bir şey yoktur. Bu fizikçilerin doktrinlerini kurtarmak için söylemeyecekleri yalan yok anlaşılan.

— “Bu evrende…” Bigbangcı kozmolojistlerin yazdığı bütün kitaplarda ve makalelerde “evren” kelimesini bilerek iki zıt anlamda kullanırlar. (1) Gözlemlenen evren; (2) Evrenin tümü. Bu iki anlamı bilerek birbirlerine karıştırırlar ki gözlemlenen evreni evrenin tümü diye satabilsinler. Kosmozla ile evrem kelimelerinin arasındaki önemli farkı anlatan bir yazım var: Büyük kozmoloji aldatmacası. O yazıdan alıntı:

…eskiden beri kozmologlar, gözlem aletlerinin sınırları ile sınırlanmış bir kozmos tanımlarlar, sonra bu kozmosun bütün evren olduğunu iddia ederler. Kozmos, bütün evrenin bilinebilir bir parçası demektir. Yani, ellerindeki matematik teknolojisi ile –bildikleri matematik ile– bütün evrenin ne kadarını açıklayabiliyorlar? Bunu belirledikten sonra evrenin o bölümünü kesip alıp bir kozmos yaratıyorlar. Bu kozmosun özelliği, bu ulemanın bildiği hatta keşfettiğini söylediği yasalara göre hareket ediyor olmasıdır.

— “_uzayın_ kendi dokusu homojen bir şekilde _gerilir_” Burada uzay-zaman demek istiyor herhalde.

Newton: Ne dahi, ne dindar…

img_20190528_1828051804476758113506694.jpg

Enis Doko’nun Dahi ve Dindar: Isaac Newton adlı kitabının yeni basımı geldi. Bazı eleştirilerim var, burada paylaşmak istedim.

Önce Newton hakkında genel bir tespitim ile başlayayım:

”Tanrı başlangıçta cisimleri katı, kütleli, sert, delinmesi imkansız ve hareket edebilen parçacıklar olarak yarattı” diyerek kendi maddeci doktrinini tanrıyı şahit göstererek “ispatlayan” bir megalomanyak okulcu sahtekar kökten dinci bir yaratığın ”deha” ve “bilim adamı” diye yüceltilecek bir yanını göremiyorum.

** ** **

Kitabın başlığında Newton’un İncil ile ilgili araştırmalar yaptığı için “dindar” olduğu varsayılmış.

Ben Newton’un dindar olduğunu zannetmiyorum. Dindar nasıl tanımlanıyor ki? “Bağlı olduğu dinin ibadet borçlarını zamanında ödeyen insan” mı demek? O zaman Newton’un dindar olduğunu söyleyemeyiz.

Newton’un döneminde Hıristiyanlığın foyası daha tam meydana çıkmamışken, insanlar kutsal kitaplarında yazanları gerçek bilgi olarak görüyorlardı. Newton da, İncil’de anlatılanların doğa hakkında doğru ve gerçek bilgiler verebileceğine inanıyordu.

Newton, İncil’de yazılanların temelinde yatan gizli bilgilere ulaşarak doğa hakkında yeni birşeyler öğrenmek istiyordu. Newton gizli bilgiye meraklıydı. Mesela, İncil’de (yoksa Tevrat’ta mı?) bahsedilen soyların kuşaklarını sayarak dünyanın yaşını tahmin edebileceğine inanıyordu. Böyle bir araştırmanın dindarlıkla ilgisi yok.

Günümüzde dünyanın yaşını araştırmak isteyen birisi, taşları inceler. Yeryüzündeki jeolojik katmanları falan inceler. Bu konuda Kuran’ı açıp gizli bilgi aramaz. İncil’in içinde saklı olduğunu düşündüğü gizli bilgilerin peşine düşmek Newton’u dindar yapmaz.

Sayfa 11.

Kitap, Newton’un söylediği “tanrı eserleri aracılığı ile bilinir,” sözü ile başlıyor.

Tanrı nasıl olur da eserleri aracılığı ile bilinir? Tanrı’yı eserleri aracılığı ile bilebileceğimizi söyleyebilmek için, önce, herşeyin tanrının eseri olduğunu varsaymanız gerekir.

Eğer önce, herşeyi tanrı yarattı dersek; sonra da Tanrı eserleri aracılığı ile bilinir dersek, Tanrı ve eserleri hakkında ne öğrenmiş oluyoruz? Hiç bir şey. Sadece dairesel mantık kullanarak kendimizi aldatmayı çok sevdiğimizi kendimize ispatlamış oluruz.

Isaac Newton tarihin gördüğü en önemli bilim insanlarından biridir.

Ben Newton’un önemli bir bilim adamı olarak tanımlanmasını doğru bulmuyorum. Eğer Newton’u en önemli özelliği ile tanımlamak istersek, onun gelmiş geçmiş en büyük bilimsel sahtekar olduğunu söylememiz daha doğru olur.

Newton, Galileo ile başlayan bilimsel devrime karşı bir karşı devrim yapmış ve kendini Avrupa okulculuğunun yeni şeyhi ilan etmiştir. Newton Skolastik şeyh Aristo’yu tahtından indirip kendi oturmuştur. O zamana kadar Aristo’ya yorumlar yazarak kariyer yapan Avrupa skolastikleri bu sefer de Newton’a yorumlar yazarak kariyer yapmaya devam etmişlerdir. Newton, kadim fizik bilimini, tanımladığı okült ve doğa üstü güç kavramı ile yozlaştırarak bugünkü sahte senaryolara dayalı fizik biliminin yolunu açmıştır.

[Newton’un kitabı] Principia, uçaklarımızı uçuran, arabaların ve günlük hayatta kullandığımız diğer eşyaların yapımında kullanılan klasik mekaniğin temellerini attı.

Bu sözün, Newton kültünün yüzyıllar boyu geliştirdiği kendini yücelten propagandanın bir tekrarı olarak görüyorum.

Newton’un kitabında “uçaklarımızı uçurmaya” yarayan en ufak bir bilgi kırıntısı yoktur. Newton’un sıvıların dinamiği ile ilgili bazı teoremleri vardır ama onlar da mühendislik açısından hiç bir işe yaramayan saçmalıklardır. Newton’un kitabından mühendislikle ilgili faydalı bilgi çıkartmak zordur.

Maalesef, Newton’un müritleri, mühendislikte eskiden beri kullanılan mekanik güç kavramının birimine Newton’un ismini verdikleri için, bütün fizik problemlerinin Newton kanunları ile çözüldüğü gibi absürd bir şeye inanırlar. Aynı birim kullanılarak uygulandıkları halde eski mekanik güç ile Newton’un uydurduğu okült güç aynı şey değildir.

Peki, fizikçilerin “klasik mekanik” ve “kuantum mekaniği” gibi isimlerle adlandırdıkları fizik bölümlerindeki “mekanik” ne anlama geliyor? Fizikçilerin söylediği gibi gizemli ve sadece onların bilebileceği karmaşık bir şey mi bu mekanikler? Hayır. Mekanik, kendi içinde uyumlu bir birim sistemi ile; bu birim sistemi ile ölçülebilecek sistemlerin hareketlerini hesaplama kolaylığı sağlayan algoritmalar koleksiyonudur.

Fizikçilerin “mekanik” dediği bu birim sistemleri oranlar üzerine kurulmuş denklem sistemleridir. Hesapların temelinde her zaman bir oran vardır. Veya olmalıdır, çoğu zaman fizikçiler temel orandan o kadar uzaklaşırlar ki, oranın ne olduğunu kendileri bile unuturlar.

Oranların birimi yoktur. Yani standart birimleri yoktur. Bu sebepten oranlarla hesap yapmak zordur. Fizikçiler bir orana (onların kanun dediği şey) varolan birim sistemi ile uyumlu birimler vererek onu fizik sistemine katarlar. Birimli denklemlerle hesap yapmak birimsiz denklemlerle (oranlarla) hesap yapmaktan daha kolaydır.

Newton yerçekimi kanununu ve kendi adıyla anılan üç meşhur hareket yasasını keşfetmiş ve matematiksel olarak formüle etmiştir.

Newton, sözde yerçekimi kanununu Principia adlı kitabında formüle etmiş midir, yoksa bu formulasyon 18. yüzyıldan itibaren Newton’un müritleri tarafından mı yapılmıştır? Newton’un Principia‘da denklem kullanmadığını ve ”Newton’un yerçekimi sabiti”nden haberi bile olmadığını biliyoruz; yani bugün fizik kitaplarında gördüğümüz yerçekimi formüllerini yazan Newton değildir, Newton kültünün sadık müritleridir.

Newton, sözde birinci yasasını Descartes’tan kopyalayıp (bir kelime hariç) aynen tekrarlamıştır. Diğerlerini de Galileo ve Kepler’den çalmıştır. Bu Newton’un kanunları denen şeyler, Principia’da açıkça belirtildiği gibi, kanun değil, aksiyomdurlar. Newton bunları aksiyom olarak, yani sabit tuttuğu tanımlamalar olarak, ifade etmiştir.

Newton’un yerçekimi kanunu diye bilinen şey Newton’un Kepler’in üçüncü kanunu diye bilinen kuralı ikiye bölüp, her iki bölüme de “güç” diyerek yaptığı hesaplardır. Bir denklemin iki tarafına da aynı terimi yazarsanız, hesap yaparken o terimler elenip gider. Yani denklemin iki tarafına da ”Güç” diye bir terim koyarsanız, bu terimler elenir ve hesaplarınızı bir güç terimi olmadan yapmış olursunuz. Principia’da sadece 6 teoremde Newton gezegenlerle ilgili hesaplar yapar ve hiçbirinde güç terimi yoktur. Ama Newton, hesaplarını güç kavramını kullanarak yaptığını söyler. Yani yalan söyler.

O zaman nasıl olur da Newton’un “yerçekimi kanununu keşfettiğini” söyleyebiliriz? Söyleyemeyiz. Ancak Newton Kültünün gönüllü propagadandacılarıysak, bilerek veya bilmeyerek, o zaman Newton’un uydurduğu bu yerçekimi masalını sanki gerçekmiş gibi tekrarlarız.

Newton fizik yasalarının evrensel olduğunu göstermiştir.

Newton nasıl böyle bir şey yapmış olabilir? Ancak evrensel kelimesini “yerel” olarak tanımlarsak böyle bir söz doğru olabilir.

Newton kitabında sadece ay ve Jupiter ile ilgili birkaç hesap yapmıştır, bu hesapları da Kepler’in kuralını kullanarak yapmıştır. Evrensellik bunun neresinde?

Meşhur “ay testi” bile Kepler Kuralı’nın doğru olduğundan başka bir şey ispatlamaz. Ama Newton kültü öyle derinlere işlemiştir ki, Newton’un basit bir hesabı, –Kepler Kuralını kullanarak, ay/dünya kütle oranları hesaplaması gibi– evrensel bir hesap gibi bize yutturulabiliyor. Newton tapınmacılığı bilim adına utanç verici bir şey tabii ki…

Sayfa 13.

Matematiğin doğa bilimlerinde başarıyla kullanılabileceği önceden iddia edilmişse de bunu gösterip matematikle fiziği birleştiren kişi [Newton’dur].

Yani Arşimed’in çalışmaları matematiğin doğaya uygulaması olmuyor!! Yani Galileo’nun çalışmaları matematiğin doğaya uygulaması olmuyor!! Arşimed ve Galileo matematiğin doğa bilimlerinde kullanılabileceğini iddia etmişler ama bunu uygulamayı başaramamışlar, öyle mi? Böyle bir şey söylemek için hem Arşimet ve Galileo’nun çalışmalarını hiçe saymak hem de Newton’un bir mekanik tanrısı olduğuna körü körüne inanmak gerekir. Newton’un matematiği doğaya uygulayan ilk insan olduğu hiç de doğru değil.

Newton tam aksine, kendi sapık okulcu maddeci doktrinlerini doğrulamak için hem matematiği hem de kadim fizik bilimini yozlaştırmıştır.

Mesela, Principia’da 1. Kitap, 58. Öneri, 21. Teorem’de kullanılan geometrik çizime bakalım. Yüzeysel olarak, bu çizim, Öklid geometrisine uygun bir çizim olarak göründüğü halde, daha dikkatli bakınca Newton’un bu geometrik figüre bir “resim” eklediğini görürüz: Newton gezegenleri resim olarak çizmiştir. Geometrik bir çizimde bir resmin yeri olabilir mi? Bu şekilde Newton binlerce yıllık Öklid geometrisini yozlaştırmış ve geometriyi resim seviyesine indirmiştir. Newton neden böyle bir şey yapmış? Çünkü Newton, kuramının temelini oluşturan fakat doğada var olmayan okült gücü geometriyi sahte şahit olarak kullanarak ispatlamak istemektedir.

Newton’un yozlaştırdığı bir diğer kavram da oranlarla ilgilidir. Newton’a kadar, karışık oranlar kullanılmazdı, yani matematik doğa ile uyumluydu. Mesela, “güç” ile ”zaman” oranlanmazdı. Fakat Newton bu tip “karışık oranlamayı” yasal yapmıştır.

Newton infinitezimal, yani hem var hem yok değerleri matematiğe sokarak da işleri karıştırmıştır. Bu adamın matematiği doğaya uyguladığı nasıl söylenebilir? Sahtekar Newton matematiği kendi absürt doktrinlerini ispatlamak için kullanmıştır.

Özellikle Aydınlanma Çağı’nın Fransız materyalistleri mekanikçi görüşlerini savunurken, mekanik Evren tablosunu savunan, materyalist bir Newton imajı çizmişlerdir. Oysa bu … Newton’un inandıkları ile taban tabana zıttır.

Newton’un materyalist olmadığını nasıl söyleyebiliriz? Kuramının temel senaryosu maddenin varlığına dayanıyor. İki maddenin birbirini çektiğini iddia eden bir insan maddeci yani materyalist değilse nedir?

** ** **
Şimdilik bu kadar. Kitabın devamını okudukça yeni eleştiriler ekleyebilirim. Eleştirilerim Sayın Enis Doko’ya değil tabii ki. Newton’u bir bilim tanrısı gibi öğreten eğitim sistemine ve kendini eğitim sistemine gerçek bilim diye sokmuş olan Newton Kültüne.

Notlar:

Enis Doko, Dahi ve Dindar: Newton, 2. baskı.. Aynı kitabın 1. baskısını PDF olarak da okuyabilirsiniz http://www.enisdoko.com/wp-content/uploads/2011/07/Dâhi-ve-Dindar-Isaac-Newton.pdf

Newton’un sahtekarlıkları ile ilgili bir yazım.

— Newton’un din ile ilgili yazıları: http://www.newtonproject.ox.ac.uk/texts/newtons-works/religious

— Principia’da Newton’un uydurduğu okült güç kavramı ile gezegenlerin hareketlerini hesapladığını söylediği sadece 6 teorem vardır. Bu teoremleri siz de inceleyebilirsiniz (İngilizce) https://leanpub.com/densytics/read#leanpub-auto-astronomical-computations-in-newtons-principia Bu teoremlerdeki hesaplar sözde Newton’un güç kuramını ispatlar, ama aslında hiç bir şey ispatlamazlar çünkü Newton bu hesaplarda bir güç terimi kullanmaz.

— Newton’un geometrik figüre eklediği resimler (Principia, 1. Kitap, 58. Öneri, 21):

img_20190528_1854015540305494534333190.jpg

Ayetler zaman aşımına uğrar mı?

mushaf-osman
Kahire’de el-Meşhedü’l-Hüseynî’de muhafaza edilen Hazreti Osman mushafı.

Esra Gözeler hanım çok önemli iki şey söylüyor:

1)  Her bir ayetin içine indiği bir zaman dilimi ve mekânı vardı ve 2) ayetin doğrudan konuştuğu bir muhatap veya muhatap kitlesi vardı.

Bunlar çok tehlikeli laflar değil mi?

Eğer her ayetin bir muhatabı vardıysa, bu muhatapların hiçbiri artık yaşamıyor. Ayetlerin muhatapları olmadığına göre, ayetlerin de bir işlevi kalmamış demektir. Ayetlerin muhatabı biz değiliz.

Şu anda Kuran’da okuduğumuz hiç bir şey bizi muhatap alarak yazılmamış. Sadece, “ey insanlar…” diye başlayan ayetler belki genel olarak bütün insanlığa dolayısıyla bize de, sana, bana, hitap ediyor olabilir. Fakat Kuran’ın yüzde doksanı, o zamanın toplumsal olaylarına ve o zaman ve mekanda oluşan vakalara tepki olarak inen ayetlerden oluşmuştur. Bizimle alakası yoktur. Kuran’ın muhatabı biz değiliz.

Hz. Ayşe’nin kefen konusunda akademik bir soru soran Iraklıya cevabı çok güzel: Kefen sana öldükten sonra lazım olacak, ama ölmüş gitmişsin kefen keten olmuş pamuk olmuş ne fark eder senin için, diyor.

Ayşe, aynı adamın surelerin sırası nedir? sorusuna da şöyle cevap veriyor: ”Sıra önemli değil, istediğin sıralama ile okuyabilirsin,” diyor. Böylece pratik bir çözüm getirmiş oluyor.

(Bu arada “Ayşe” diyerek Hz. Ayşe’ye saygısızlık yapmıyoruz çünkü Buhari’nin kendisi ona “Ayşe” diye hitap ediyor, “Hz. Ayşe” demiyor. Ayrıca, Esra hanım saygı göstermek için “Hz.” gibi bir kısıltma kullanıyor. Nasıl bir saygı göstermek bu? Kelimeyi “Hazreti” olarak bütünü ile yazacak kadar saygısı veya sabrı yok, ”Hz.” yazıyor. Bu tip tipografi ile saygı gösterme alışkanlıkları hep sonradan uydurulmuş gösterişçilik, yapmacık saygı gösterileri, batılcılıktır.)

Mesela, Ahzab suresinin 53. ayetinin muhatapları kimmiş bakalım.

Bu surenin muhatapları peygamberin evine çatkapı misafirliğe gelen, masaya oturup, bir de peygamberin hanımlarının onlara hizmet etmesini bekleyen, ve bir türlü kalkıp gitmeyen kaba ve terbiyesiz insanlar. Bunların kim olduklarını peygamber biliyordu; yani bu ayetin muhatapları peygamberin tanıdığı bildiği hatta hanımları ile direk konuşabilen insanlardı. Surede isimleri de geçse iyi olurdu ama isimlerini bilmiyoruz. Bu ayetin muhatapları kesinlikle biz değiliz. Bu net değil mi?

Bu ayetin içine indiği zaman dilimi ve mekân da bizimle ilgili değil. Tamamen bizim dışımızda olmuş ve geçmiş bitmiş bir olaya tepki olarak söylenmiş bir söz. Bu ayetin muhatap aldığı, adabı muaşeret fakiri terbiyesiz kişiler çoktan ölmüş gitmişler.

Bu ayeti duyup da utandılar mı bilmiyoruz. Yoksa tam aksine “Allah’ın dikkatini çektik, adımıza ayet indi” deyip şımarıklığa ve terbiyesizliğe devam mı ettiler acaba? Belki de Peygamberi daha da kızdırarak kendileri hakkında başka ayetler de indirtmeye çalışmışlardır…

Günümüzde ancak dizilere konu olabilecek bu tip konuların kutsal bir kitapta ne işi var? Düşünün, bu serseriler bütün dünyada 1400 senedir milyarlarca kişinin okuduğu kutsal kitabın içine kendilerini koydurtmayı başarmışlar.

Ayetin muhatapları çoktan ölmüş. Ayet zaman aşımına uğramış. Yani bu ayetin hiç bir işlevi kalmamış. Peki neden Kuran’da tutmuşlar? Kuran davetsiz misafirlere adabı muaşeret kurallarını öğretmeye çalışan bir kitap mı? Çıkarılsa daha iyi değil mi? Bu gibi ayetleri mushafa halifeler koydurttuğuna göre bal gibi mushaftan çıkartılabilir.

Ama artık yaşamayan insanları muhatap alan ayetler Kuran’dan çıkartılsa geriye pek bir şey kalmaz. Bir kere Mekke’de inen ayetlerin hepsi hedefine ulaşmış olan ayetlerdir. Arabistan yarımadası İslamlığı kabul etmiştir. Müşrik denen insanlar artık kalmamıştır. Peygamber Mekke’de verdiği İslamlaştırma savaşını kazandıktan sonra ölmüştür. Mekkî ayetlerin hepsi hedefine ulaşmıştır ve zaman aşımına uğramışlardır. Mekkeli müşriklerin hikayesi, tarihçileri ilgilendiren bir okuma olabilir ama Kutsal kitapta ne işi var? Mekke’de puta tapan mı var artık?

Evet puta tapanlar var. Bunlar Kuran’ı putlaştırıp Kuran’ın cismine tapanlardır.

Peki Kuran’da bizi muhatap alan ayetler var mı?

Zina yapmayın diyor mesela. Bu tip ayetlerin muhatapları zina yapanlar değil mi? Evet öyle. Ama zina konusunda Kuran’ın bize diyeceği bir şey yok çünkü o özel hayatımızla ilgili bir olay.

Elimizde Kuran dediğimiz mushafın halifeler tarafından yazdırıldığını ve peygambere inen Kuran olmadığını insanlar neden anlamak istemiyor? Tarihsel süreç çok açık. Peygamberin zamanında vahiy kitaplaştırılmamıştır. Ve Osman’ın dediği gibi, peygambere inen Kuran “azıcıktı”. Halifeler de o gerçek Kuran’ı yaktılar ve kendi ideolojilerine uygun bir kitap yazdırttılar. Zeyd b. Sait ve heyetindeki 12 kişi Kuran’ın büyük bir bölümünü halifenin istediği gibi yazmış olduğundan kuşku yok.

Notlar:

— Esra Gözeler’in ayetlerin muhataplarına ait olduğunu söylediği alıntı (Kuran Ayetlerinin Tarihlendirilmesi, s.11, Kuramer, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, Kuran Araştırmaları Merkezi, Mart 2016):

Bugün elimize mushaf halinde tuttuğumuz, sayfalarını çevirip ayetlerini okuduğumuz Kur’an, Rasûlullah’a (sav) Cebrail (as) tarafından yaklaşık çeyrek asırlık bir süre içerisinde ayet ayet indirilmiştir. Her bir ayetin içine indiği bir zaman dilimi ve mekânı vardı. Ayetin doğrudan konuştuğu bir muhatap veya muhataplar kitlesi vardı. Kur’an önce Mekke’de Mekkelilere, hicret sonrasında da Medine’de Medinelilere konuştu. İndirilen ayetler hafızalara ve uygun malzemelere indikleri sıra gözetilmeden kaydedildi. Ayetlerin indirildiği zaman gerçekleşen olaylar, içine indikleri mekânlar ve ayetleri duyan insanlara ilişkin bütün bilgiler de ayrıca rivayetler halinde başka kayıtların konusu oldu. Bunlar da ayetlerin tarihine ilişkin sebeb-i nüzul rivayetleri, nâsih-mensuh rivayetleri, siret rivayetleri ya da doğrudan tarih rivayetleri olarak farklı kaynaklarda kayda geçti.

— Ahsab 53: Ey iman edenler! Peygamberin evine size yemek için izin verilmediği vakit asla girmeyin, fakat çağrıldığınızda -erkenden gidip yemeğe hazırlanmasını beklemeksizin- girin, yemeğinizi yiyince hemen dağılın, söze dalıp oturmayın; bu davranışınız peygamberi rahatsız ediyor, size söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Resûlullah’ı üzmeye hakkınız yoktur, kendisinden sonra ebedî olarak eşleriyle de evlenemezsiniz, sizin bunu yapmanız Allah katında büyük bir günahtır.

— Buhari’deki bahsettiğimiz Hz. Ayşe rivayeti (Esra Gözeler’in aktarımı ile, s.39): El-Buhari’de yer alan ve surelerin tertibine değinen aşağıdaki rivayet Hz. Âişe ve Iraklı biri arasında geçen bir diyaloğu aktarır:

Ben müminlerin annesi Âişe’nin yanında idim. Derken onun yanına Iraklı bir kimse çıkageldi ve kefenin hangisi daha hayırlıdır? dedi.
Âişe: Vah sana! (Artık ölümünden sonra) bunun senin için ne önemi var? dedi.

Bu sefer o kişi: Müminlerin annesi, bana kendi mushafını göster, dedi.

Âişe: Niçin? diye sordu.

O zat: Kuran’ı senin mushafına göre telif etmeyi istiyorum. Çünkü Kuran telif edilmemiş olarak okunuyor, dedi.

Âişe: Hangi sureyi önce okuduğunun (sureleri belli bir tertip üzerine okumanın) senin için ne önemi var?

Kuran’dan ilk nazil olan, mufassal (surelerden), içinde cennet ve ateş zikr olunan bir suredir. Nihayet insanlar İslam’a döndükleri zaman, helal ve haram ayetleri nazil oldu.
Şayet ilk evvel “İçki içmeyin!” yasağı inseydi, insanlar elbette: “Biz asla içkiyi bırakmayız derlerdi.

Ve şayet yine ilk evvel “Zina etmeyin!” yasağı inmiş olsaydı, insanlar: “Biz zinayı asla bırakmayız” diyeceklerdi.

Yeminle söylüyorum ki, ben henüz oyun oynayan bir kız çocuğu iken Mekke’de Muhammed’e: “Bilakis kıyamet onlara vâdedilen asıl saattir ve o saat daha belalı ve daha acıdır” (el-Kamer:46) ayeti inmiştir.

El-Bakara ve en-Nisa sureleri ancak ben Peygamber’in yanındayken inmiştir, dedi.

Ravi dedi ki: Bundan sonra Âişe, o Iraklı için mushafı meydana çıkardı ve ona surelerin ayetlerin yazdırdı.

[Not: Ayşe mushafını çıkartıyor ve Iraklıya ayetlerini yazdırıyor diye bitiyor rivayet. Ama, baştaki resimden de anlaşılacağı gibi, bu kopyalama işi o zamanlar hiç de kolay değildi. Kuran’ı kopyalamak, haftalar hatta aylar sürmüştür; adam elinde kilolarca deri veya parşömen ile gelmiş olması lazım ve oturup yazması aylar sürer. Ama rivayet sanki bilgisayardan çıktı alınıyor gibi işi kolay gibi göstermiş.]

—Osman’ın Peygamberin evindeki Kuran’a “azıcık” demesi Tunay Bayrak tarafından anlatılıyor (Mushaf [Bugünkü Kuran] Kuran’ı Kerim midir?, s.205):

Hz. Osman bu hali öğrenince mescide gelip minbere çıktı. Hutbe okuyup: …ayrıca da Kuran’ı yaktığımı söylüyorlar. Şundan ötürü yaktım ki onların elindeki Kuran azıcıktı. Ve her kişi: -Benim Kuran’ım sahihtir, doğrudur derdi. Bense bunun üzerine hepsini toplattım, düzelttirdim. Halkın eline doğrusunu verdim. Ellerindeki yanlış olanları yaktım…” (Tarih-i Taberi, Sağlam yay. c. 3, s. 558).

— Hazreti Osman mushafının gösteren resmin orijinali burada.

— Mushafın bir harfinin bile değişmeden geldiğini söyleyen bir yazı.

Kuran metninin anlamı var mı?

TANIMLAR:

Lafız: Kuran’ın metnini meydana getiren işaretler.

Mânâ: Kuran’ın yazıldığı işaretleri çözümleyen okuyucunun bu işaretlere verdiği anlam. Anlam işaretlerde değil; okuyandadır.

Vahiy: İlham. Peygambere Cebrail aracılığı ile gelen ilham. Cebrail’in peygamber ile nasıl bir iletişim kurduğunu bilmiyoruz ve bilemeyiz.

Mushaf: Kuran’ın sonradan düzenlenmiş bugünkü metni.

Kuran: Bugün Kuran dediğimiz metin aslında mushaftır. Kuran, peygambere inen ayetlerin toplamı olan bir kitap olarak hiç bir zaman varolmamıştır. Yani eğer, peygamber gelen ayetleri kitaplaştırsaydı ve “bu bana gelen ayetlerin eksiksiz kitaplaşmış halidir” deseydi ve nasıl okunacağını insanlara öğretseydi, o Kuran olurdu.

***

Niyazi Beki, Kuran’ın yazıldığı işaretler ile anlamı arasındaki ilişkiyi bir ilahiyatçı olarak inceleyen bir yazı yazmış.

Niyazi Beki, “Kuran” ve “vahiy” kelimelerini eşanlamlı olarak kullanıyor. Bence iki kelime arasında anlam farkı var. Kuran kelimesi yerine vahiy kelimesini kullanmayalım.

***

Bu benim de ilgilendiğim bir konu. Kuran bu şekilde lafız ve anlam olarak ikiye ayrıldığı zaman, onu kutsal bir metin olarak değil de normal bir metin olarak okuyup analiz edebiliriz. Çünkü Kuran’ın metni bir metindir, ama kutsallığı ona insanlar tarafından verilmektedir ve bu kutsallığın metin ile bir ilişkisi yoktur.

Kuran’ın bir metin olması, Allah’ın sözü olmasından veya kutsal olmasından bağımsızdır. İnsanlar herhangi bir metni nasıl anlıyorlarsa Kuran’ı da aynı şekilde anlarlar. Aynı kısıtlamalar geçerlidir. Bir metnin anlamı nerede? Bir metinden nasıl anlam çıkartabiliriz?

Niyazi Beki: “Kuran’ın sadece manasıyla Kuran olduğunu iddia etmek anlamsızdır.”

Demek ki, Kuran’ın sadece manası ile Kuran olduğunu iddia edenler varmış. O zaman anlam nedir ona bakmamız gerekir. Kuran bir metin olduğuna göre bu metnin anlamı nerededir?

***

Kuran’a vahiy demesi doğru değil. Vahiy ilham demek. Peygamberin içine doğan sözler. Kuran ise peygamberin ölümünden 80 sene sonra sırası değiştirilerek yeniden düzenlenip –belki eklemeler ve düzeltmeler yapılarak– kitap haline getirilmiş bir metindir.

Peygamber ile bugünkü Kuran’ı, yani mushafı, ayıran çeşitli katmanlar var. Kuran, peygamberin direk sözü olamaz. Peygamber söylediği anda söyledikleri kağıda geçirilmiş olsaydı bile, Arapça’nın özelliklerinden dolayı, okuma değişiklikleri olabilirdi; mushafın metni peygamberin sözlerinden çok farklıdır.

Şöyle bir tarihsel süreç olduğunu biliyoruz:

1. Bir vahiy gelince peygamber ayeti, yani gelen ilhamı, Arapça’ya çeviriyor, ve yanındakilerin duyması için seslendiriyor.

2. Etrafındakiler bu ayeti ezberliyor.

3. Ayetler arttıkça, bu ayetleri ezberleyip ezberinde tutan hafızlar oluşuyor. Her hafız aynı Kuranı aynı şekilde okumuyor. Bu aşamada bile, insanların dille olan karmaşık ve duygusal ve belirsizliklerle dolu ilişkisinden dolayı ayetlerin okunuşunda, yani anlamında, farklılıklar oluşuyor.

4. Bazı ayetler kemik parçaları ve tahta parçaları üzerine yazılarak korunuyor. Arapça’da sessiz harfler olmadığı için ve o dönemde henüz hareke sistemi olmadığı için, yazılı bir ayet çeşitli şekillerde okunabiliyordu. Arapça dilinin bu özelliğinden ötürü bu durum kaçınılmazdı. Ayet yazılmış olsa bile okunması değişik olabiliyordu.

5. Peygamber hayattayken Kuran’ı toplayıp kitaplaştırmak için girişimler yapmamıştır. Peygamber yaşarken yani vahiyler gelirken ortada bir Kuran kitabı yoktu. Bu sebepten Kuran’ın birçok ayetinde kendinden “Kuran”, veya “kitap” diye bahsetmesi bu ayetlerin Kuran kitaplaştırılırken eklenmiş olabileceğine işaret ediyor.

6. Peygamber öldükten sonra değişik coğrafyalarda değişik Kuranlar ortaya çıkıyor. Yani artık kimsenin Kuran’daki hangi ayetlerin peygamberin direk sözü olduğunu bilmesi imkansız oluyor.

7. Peygamberin ölümünden 80 sene sonra değişik kopyalar yakılıyor. Ayetlerin sırası yeniden düzenleniyor ve bugünkü mushafın metni sabitleniyor. Kuran’ı kitaplaştırmak için insanlardan bildikleri ayetleri iki şahit getirerek Kuran’ı toplayan editörlere sunması isteniyor. Kuran bu şekilde toparlanıyor. Yani birisi geliyor, “filan filan bu ayeti peygamberden duymuş ben de ondan duydum” diyor. Editörün aklı yatarsa bu ayeti Kuran’a alıyor ve uygun bir yere ekliyor. Veya eklemiyor.

***

Kuran’ın kitaplaşma süreci bu. Bu süreç tarihsel olarak biliniyor. Gizemli, veya gizli saklı bir durum yok. Peki durum buysa Kuran’ın peygamberin, dolayısıyla Allah’ın, direk sözleri olduğunu söylemek mümkün olabilir mi? Olamaz. Eğer bu tarihsel süreci inkar edip, Kuran’ın peygamberin direk sözleri olduğunu söylersek kendimizi aldatmış oluruz.

***

Bu yazıda Kuran’da lafız/anlam ilişkisine değinemedik, bir dahaki yazıya kalsın.

Notlar:

— Niyazi Beki’nin bu konuda yazıları: Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-1, Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-2Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-3

— Kuran’ın kitaplaşması süreceni anlatan kaynak kitap: Mushaf (Bugünkü Kuran) Kuran’ı Kerim midir? Kuran tarihine metin odaklı eleştirel bir bakış, Tunay Bayrak. Berfin Yayınları, 2015. Tunay Bayrak’ın kitabı ile ilgiyi yazım.

— Faydalandığım diğer 2 kitap: Vahyin Tarihsel Mahiyeti, Hamdi Tayfur, Ankara Okulu Yayınları, 2017. Kuran’ın Metinleşme Süreci, Doç. Dr. Ziya Şen, Düşün Yayıncılık, 2014.

Kuran ile ilgili diğer yazılarım.

Okulcu çelişki bükücülerin Kuran masalları

Kuran’ın kitap halinde mi yoksa peyderpey mi indiği eski bir konudur. Bu konuda tefsirci ulema uzun masallar yazmışlardır. Tefsirci ulemanın tefsir edemeyeceği hiçbir çelişki yoktur. Hatta bu tefsirci ulemaya “çelişki bükücüler” diye teknik bir ad bile taktım.

Tefsir “yorumlamak” demek. Bu kelime önceleri rüya yorumlamak anlamında kullanılırken daha sonra Kuran yorumlama anlamı kazanmış. Bu Kuran yorumcularının yorumları, bilimsellik açısından, hala rüya yorumlama seviyesinde kalmış; bütün yaptıkları Kuran’dan cümleler üzerine masallar yazmak.

Tefsirciler, yani çelişki bükücüler, burada da üstün yeteneklerini göstermişler.

Çelişki bükücülerin çok eski bir okulculuk geleneğinden geldiklerini unutmayalım. Okulcuların işi, o okulun kutsal doktrininde zaman içinde oluşan çatlakları macunlayıp görünmez hale getirmektir. Okulcu profesyoneller, doktrinde (yani kitapta) zaman içinde ortaya çıkan çelişkileri standart demagoji yöntemleri ile kitaba uydururlar. En popüler yöntemlerden biri, bir çelişkiyi meydana getiren lafın ve zıddının birbirlerinin zıddı olmadıklarını laf oyunları ile anlamları bükerek göstermektir. Bunu yapmak için güzel bir masal yazmanız yeterlidir. Burada da yapılan budur.

Çözülmesi gereken çelişki şu:

Kuran’daki bazı ayetlerin, Kuran’ın; hem, 1) mushaf sırasına göre, bir bütün olarak indiğini; hem de, 2) iniş sırasına göre parça parça indiğini söylüyor olmasıdır.

Bizim kısıtlı insan aklımız bir metnin hem bir bütün, hem de parça parça peygambere iletilmiş olacağını kabul edemez. Bizim aklımıza göre, bir metin ya bütün olarak yayınlanmıştır veya parça parça tefrika edilmiştir; ikisi aynı anda olamaz.

Aklımız böyle bir çelişkiye şahit olunca kısa devre yapar ve bir açıklama bulunmasını ister. Kuran herhangi bir kitap olsaydı, hiç düşünmezdik ve böyle bir çelişkinin olamayacağını ve bunu yazanın saçmaladığını veya hata yaptığını söylerdik. Ama Kuran’ın özel statüsü var çünkü Kuran’da çelişki olamayacağını bir önkabul olarak kabul etmişiz ve bu sebepten bu çelişkiyi Kuran’ı incitmeden çözmemiz gerekir.

Çözümün hem akla uygun olması hem de Kuran’ın yanlış olduğunu ima etmemesi gerekir. Bu ince dengeyi en iyi sağlayabilecek olanlar çelişki bükücülerdir; bu çelişkiyi onlara havale edip zihnimizi rahatlatmalarını isteriz.

İçinde yaşadığımız bu dünyada, bir metin hem parça parça hem de bir bütün olarak semalardan dünyaya gelmiş olamaz.

Allah, tam da bu sebepten, tefsirci ulema dediğimiz bu çelişki bükücüleri yaratmıştır.
Onlar için, Kuran’ın hem bir bütün hem de peyderpey indiğini ispatlamak basit bir iştir. Şöyle bir masal ile çelişki çözülebilir:

Kuran’ın bir bütün olarak indiğini söyleyen Kadr suresi doğrudur çünkü, Kuran en yüksek semadan (Allah’ın ve meleklerin katından -haşa-) en alçak semaya, yani biz insanların bölgesine, mushaf sırasına göre düzenlenmiş şekilde inmiştir. Orada Beytül İzzet, yani Yücelik Evi adlı bir mekanda melekler tarafından iniş sırasına göre düzenlenip raflara yerleştirilmiştir.

Kuran parça parça indi diyen İsra ve Furkan sureleri de doğrudur, çünkü Yücelik Evi’nde meleklerin parçalara ayırıp raflara kaldırdığı Kuran, zamanı gelince peygambere iniş sırasına göre servis edilmiştir.

Böylece Kuran’ın çelişkili olmadığı ispatlanmış oluyor.

Yani Kuran, Kadr suresini doğrulamak için, 7. semadan toptan olarak bizim bulunduğumuz 1. semaya iniyor; sonra da İsra ve Furkan surelerini doğrulamak için perakende olarak peygambere iletiliyor. Kuran’da çelişki yoktur.

Bu masalı beğenmeyen çelişki bükücüler de olmuştur; onlar da Kadr suresinin anlamını kindilerine göre eğip bükerek benzer yorumlar yapmışlardır. Unutmayalım ki Arapça’da sesli harf yoktur, noktalama işaretleri yoktur; “Arapça değil mi, uydur uydur söyle” lafı boşa söylenmiş bir laf değildir.

** ** **

Fakat yorumcularımız, tek seferde inen Kuran ile peyderpey inen Kuran’ın sıralamasının değişik olduğuna dikkat çekmemişler ve bu çelişkiyi açıklamak için bir masal yazmamışlardır.

Bu konunun farkında olmamalarına imkan yok; belki de ciddiye almadılar. Ama biz ciddiye alıyoruz çünkü Kadr suresi Azamet gecesinde gerektiği sayıda meleklerin Kuran ile Yücelik Evi’ne indiğini söylüyor. Bunlar katip meleklerdir ve Kuran’ı iniş sırasına göre düzenlemek için gelmişlerdir. Bu meleklerin neden geldiği de böylece açıklığa kavuşmuş oluyor.

Katip melek bunlar. Kitab’ı iniş sırasına göre düzenliyorlar.

Fakat bu masal da tarihsel süreç ile çelişiyor. Biliyoruz ki, Kuran iniş sırasına göre inip, ondan sonra, yeryüzündeki editörler tarafından mushaf sırasına konulmuştur. Mushaf sırasına göre inip daha sonra iniş sırasına konmamıştır.

** ** **

Aslında en iyisi Kuran’ı olduğu gibi bırakmaktır. Çünkü Kuran’daki bu sözde çelişkileri masallar ile insan aklına uydurmaya çalışmak –Kuran’ı insan aklına uydurmaya çalışarak azametini insan aklına indirgemek– Kuran’ın yanlış olduğu ve masallarla düzeltilmesi gerektiğini söylemektir; Kuran’a hakarettir ve Kuran’ı tahriftir.

Kuran’a şerh yazamazsınız. Ama bu okulcu akademik yorumcuların işi Kuran’a şerh yazıp Kuran’ın anlamına değiştirmeye çalışmaktır.

Nedir işleri?

Bunlar yıllarca Kuran’ı inceleyip, ezberleyip, Kuran metni üzerine kariyer yapmış, kariyerci okulcu akademiklerdir. Bütün profesyonel sınıflar gibi, din ulemasının da tek bir hedefi vardır, o da kariyer yapmaktır; bunlar kariyerleri için Kuran’ı malzeme yapmaktan çekinmezler.

Bunlar Kuran’ı eleştirerek Kuran’a şerh yazarak kariyer yaparlar; kendi uydurdukları yorumların tek doğru yorum olduğunu iddia ederler. Bunlar Kuran’da hata bulduklarını söylerler sonra da yazdıkları masallarla Kuran’ın hatalarını düzelttiklerini iddia ederler. Bir de bizden saygı beklerler. Bu profesyonel rahip sınıfı kariyer yapacak diye, Kuran’ın hatalı olduğuna mı inanacağız?

İslam’da rahip sınıfı yoktur, olmamalıdır. Bahsettiğimiz bu profesyonel yorumcular, ne kadar reddetseler de, İslam’ın rahip sınıfıdırlar. Müminlerin bunlardan uzak durması gerekir.

** ** **

Eğer tarihsel gerçekleri esas alıyorsak, Kuran’ın kendisinden “Kuran” diye bahsetmesinin de bir açıklama gerektirdiğini görürüz.

Daha Kuran’ın sadece yarısı inmişken, Cebrail Yücelik Evi’den Kadr suresini peygambere iletiyor ve Kadr suresinde Allah, “Biz Kuran’ı Kadir gecesinde indirdik” diyor. Kuran henüz bir kitap olarak ortada yok; o zamana kadar gelmiş ayetler sadece hafızların hafızalarında saklanıyor. Kemik parçalarına ve yapraklara yazılmış ayetler de olabiliyor. Ama kitap yok.

Bu durumda Peygamber’e biz Kuran’ı bir kitap olarak indirdik diye bir ayet geliyor. Peygamber belki de kendisine gelen ayetlerin ilerde “Kuran” adlı bir kitapta toplanacağını Kadr suresinden öğrenmiş oluyor çünkü kendisi yaşarken gelen ayetleri kitaplaştırmak için girişimlerde bulunmamış.

Bu konu neden önemli?


Notlar:

Ali Sebetçi’ye, bu konu ile ilgili link için teşekkür ediyorum.

Tefsir kelimesinin etimolojisi.

— Okulculuk, o okulun kutsal kitabını korumak, yorumlamak ve okullarda bir sonraki kuşağa aktararak kariyer yapmaktır. Okulcular kitap bilgisini yüceltirler ve kendilerini kitaplardan öğrendikleri gizli bilgileri biz cahil halka açıklayan rahipler olarak gösterirler.

— Kuran bize bir tanımlamalar dünyasında yaşadığımızı da gösteriyor. Bir şey tanımlanınca varoluyor. Çelişki bükücüler Yücelik Evi diye bir yer tanımlıyorlar ve öyle bir var oluyor. Allah cennet ve cehennemi tanımlıyor ve cennet ve cehennem var oluyor. Allah Azalet Gecesi’ni tanımlıyor, ve böyle bir gece var oluyor. Varlık tanımlamadır.

Kuran Kadir gecesinde mi indi?

Kadir gecesi Kadr suresinin beş ayetinde tanımlanmıştır:

1. ayet:

elbette biz onu indirdik gecesinde kadir

2. ayet:

nedir sana bildiren ne olduğunu gecesi(nin) kadir

3. ayet:

gecesi kadir hayırlıdır -dan bin ay-

4. ayet:

iner de iner melekler ve ruh onda izniyle rab’lerinin için her iş

5. ayet:

esenliktir o kadar ağarıncaya tan yeri

** ** **

Kuran’da büyük harf ve noktalama işaretleri yoktur. Kuran’ın en doğru tercümesi kelime kelime tercümesidir. Parantez içinde kelime eklemek de yersizdir.

1. ayette “elbette biz onu indirdik gecesinde kadir” diyor. Kimi mealciler bu ayeti “kadir gecesinde Kuran’ı indirdik” diye tercüme ediyor. “Kuran” kelimesi bu ayette geçiyor mu? Geçmiyor. O zaman eklemeyin. Eklerseniz Kuran’ı tahrif etmiş olursunuz.

** ** **

1. ayet bizi biraz düşündürüyor. Bu ayet Kuran’ın bir gecede indiğini söylüyor. Kuran’ın, bugünkü hali ile; derlenmiş ve sıralanmış bir kitap olarak, bir gecede indiğini söylüyor. Ama tarihsel olarak bunun doğru olmadığını biliyoruz. Kuran 23 yıl içinde peyderpey inmiştir.

Diyanet’in açıklamasına göre, ayette “peyderpey indirdik anlamına gelen “nezzelna” fiili değil de indirdik anlamına gelen “enzelne” fiili kullanılmış. Bu da Kuran’ın tek seferde indirildiğini ima ediyor.

Kuran’ın kendisi, Kuran’ın tek seferde bugünkü hali ile, mushaf sırası ile, bir kitap olarak tek seferde indirildiğini söylüyor. Ayetlerin iniş sırası diye bir şey yok, hepsi bir arada inmiş.

Bu durum bir çelişki yaratıyor. Tarihsel bir gerçek olarak biliyoruz ki Kuran 23 yıl içinde ayet ayet inmiştir; peygamberin ölümünden 80 yıl sonra derlenip kitaplaştırılmıştır. Ama Kuran’ın kendisi, hem de Allah’ın ağzından, “ben bir kitap olarak bir kerede indim” diyor.

“Kadir gecesinde onu indirdik” sözü de yorum gerektiriyor. “Kadir gecesi” diye bir gece yok ki. Allah, bu ayet ile, Kuran’ın indiği geceyi “Kadir gecesi” olarak tanımlamış oluyor. (Ama Kuran bir gecede inmemiş.)

Arapça “kadr” veya Türkçe, “kadir”, azamet demek. Kuran, Kuran’ın indiği geceyi “Azamet gecesi” olarak tanımlıyor. (Yoksa “Azametli gece” mi?)

Kuran’ın indiği gece çok önemli olduğu için, olayın büyüklüğüne dikkat çekmek için, bu geceye “gecelerin gecesi; en büyük gece” anlamında yüceltici bir laf ile özel bir isim veriliyor.

Fakat Kuran’ın inişi tekrarlayan bir olay değil. Bizim her yıl Azamet gecesini kutlamamız filolojik bir yıldönümüdür; bir ismi kutluyoruz; yaşgünü kutlamak kadar abes bir şey.

Kuran bir kere iniyor; doğan bir kere doğuyor. Bir doğum gününün hangi aralıklarla hatırlanacağı bize kalmış bir şey. Her sene doğum günü kutlamak tamamen keyfi bir seçim.

Bir gecenin kutsal olduğuna inanmak için büyük bir soyutlama yapmak gerekir. Takvimde bir gün olmaktan başka bir gerçekliği olmayan bir zaman aralığına; 1400 yıl önce olduğu varsayılan bir olayın kutsallığının geçeceğine inanmak, en büyük bir matematik soyutlamasından daha derin bir soyutlamadır. Matematik soyutlamalarından korkan insanlar, böyle derin bir soyutlamayı yapabiliyorlar ve kabul edebiliyorlar.

İslam dini haktır ve batılın zıttıdır diyoruz. (Kuran’ın kendisi batılı karşı hak, yani gerçek, olduğunu söylüyor.)

Fakat, devletin İslam işleri kurumundaki bürokratlar tarafından keyfi olarak belirlenmiş bir zaman aralığının (bir gecenin); Kuran’ın indiği geceden kutsallık ve azamet alabileceğine inanmaktan daha büyük bir batıl olabilir mi?

** ** **

Kadir gecesinin diğer gecelerden ne farkı olabilir ki? Diyanet işleri, bu sene 31 Mayıs’ı Kadir gecesi olarak tanımlamış. Kuran Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğunu söylüyor. 31 Mayıs 2019 gecesinin nasıl bir hayrı var acaba? Bu hayrı Diyanet mi bu akşama veriyor? Bu sene 31 Mayısta yine melekler ve ruh Allah’ın izni ile yeryüzüne inecekler. 4. ayet öyle söylüyor. Böyle bir şeye inanmak batıla inanmak olmuyor mu?

Notlar:

Diyanet’in Kadr suresi sayfası.

Kadr suresi kelime kelime tercümesi.

— Kadr suresi iniş sırasına göre 25. sure, Kuran’ın bir gece, bütün olarak indiğini söylüyor. İniş sırasına göre 50. sure olan İsra suresi de Kuran’ın peyderpey indiğini söylüyor.

İsra 105.

ve hak olarak biz onu indirdik ve hak ile inmiştir seni göndermedik dışında müjdeleyici olmak ve uyarıcı olmak

İsra 106.

ve kuran’ı parçalara ayırdık okuman için insanlara ağır ağır ve onu indirdik birbiri ardınca

** ** **

Demek ki Kuran Kadir gecesi bütün halinde bir kitap olarak inmemiş. Veya inmiş. Kuran’da çelişki olamayacağına göre…

Güzeli güzel yapan kusurudur

Ali Sebetçi yazdı:

Cevabım:

Eğer “öncül”; “araştırmaya konu edilmeksizin doğru sayılan önerme” ise, benim tavrım öncül veya önkabul değil. “Kuran’da yanlış olamaz, çelişki olamaz; Kuran kayıtsız şartsız doğrudur,” deseydim bu bir önkabul olurdu. Bu duruma göre, sizinki önkabul olmuş oluyor, benimki değil. Ben sorgulayarak anlamayı tercih ediyorum. (Kuran’ı anlamadan kabul etmenin, Arapça bilmeyen birisinin Kuran’ı anlamadan okumasından ne farkı olabilir?)

Sorgulamak Allah’ın biz insanlara verdiği bir yetenektir ve kitapta bu yeteneğimizi kullanmamızı yasaklayan bir yasa yoktur. Sorgulamayı yasaklayan kitabın kendisi değil, hep dini sahiplenmiş olan rahipler sınıfı, yani hiyerarşi, olmuştur. Çünkü onlar her sorgulamayı, kendi kabul ettikleri ve tek gerçek doğru anlam olarak sattıkları anlama karşı bir tehdit olarak görürler; yani kitabı sorgulama, onların varoluş nedenini sorgulamaktır ve cezalandırılmalıdır.

Perinçek’in kitabında detaylandırılan yeryüzündeki efendi/kul ilişkisinin, yeryüzündeki efendiler tarafından gökyüzüne yansıtılıp, sonra kendilerini tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olarak tanımlamaları hikayesi bir tarihsel gerçek olarak aklıma yatıyor. İslamdan önceki bütün dinlerin, özellikle eski Mısır’ın tek tanrılı dinlerinin, bu şekilde gerçekleştirilip halka dayatılan dinler olduğunu siz de kabul edersiniz.

İslam dini de, Arap yarımadasında devamlı kendi aralarında kavga eden çok tanrılı kabileleri tek bir tanrı ve tek bir devlet altında toplamak için tanımlanmış bir din gibi gözüküyor. İslam, ticareti güven altına almak; kabileleri silahsızlaştırıp, silahlanmayı devlet tekeline almak; yeni bir kutsal töre tanımlayarak davranış standartları belirlemek, yani, kabileleri tanımlayan aile bağlarını kopartıp insanları devlete biat etmiş kullar olarak tanımlamak; gibi toplumsal değişiklikler yapabilmek için gereken gücün göklerden geldiğini söylemek için yaratılmış bir ideoloji gibi gözüküyor. Yani, İslam, tarihsel açıdan, yeryüzündeki efendilerin gücünü resmileştirmek için yaratılmış yeni bir düzen tanımlaması gibi gözüküyor. Aynı eski uydurulmuş dinler gibi.

Peki İslam’ı eski uydurulmuş dinlerden farklı yapan nedir? Kuran’ın bu konuda kendi hakkında söyledikleri dışında başka deliller var mı? Hukukta kendine şahitlik yapmak geçerli değildir; Kuran’ın da kendine şahitlik yapması şüphe ile karşılanmalıdır.

Kuran kendisinin tek hak dini olduğunu söylüyor. Bunu kabul edebiliriz veya sorgulayabiliriz; ben şu anda sorgulamayı tercih ediyorum.

Benim için soru şu: Kuran’ı okurken, aklımı kullanarak sorduğum soruları hiç bir sınır koymadan sorabilecek miyim? Yoksa bazı soruların sorulmasının yasak olduğunu kabul ederek sadece cevapları bilinen sorular mı sorabileceğim? Şu anda sorularıma sınır koymuyorum.

Fakat aslında, sorgulamadan kabul etmenin, yani inancın, en doğru felsefi duruş olduğunu düşünüyorum çünkü bu dünya bir tanımlamalar dünyasıdır –varoluş tanımlamadır– öyleyse tanımlamalar arasından birini seçip onu doğru tanımlama olarak tanımlayabiliriz. Önemli olan inanmaktır; inanmak da zaten sorgulanması yasak olan şeyleri sorgulamamayı kabul etmek demektir.

Öte yandan, inandığımız şeyi anlayamayız, çünkü anlamak için soru sormanız gerekir ama inanan birisi soru sormamayı –en azından yasak soruları sormamayı– kabul etmiştir. İnanan için anlamak yasaklanmıştır; halbuki ben anlamak istiyorum. Kuran’da da sorgulanacak çok şey var.

Filolojik ilişkiler var; Kuran’ın diline bakarak, Kuran’ın açıkça söylemediği çıkarsamalar yapabiliriz.

Kuran’ın dedikleri ile çelişen tarihsel olgular var. Kuran’ın kendisinin bir gecede indiğini söylemesi, fakat tarihsel olarak 23 yılda perdeypey inmiş olması.

İbrahim peygamberin dünyanın hareket ettiğini bilmiyormuş gibi konuşması.

Bunlar açıklanması gereken çelişkiler yaratıyor. Eğer aklımızı kullanarak bakarsak bu çelişkileri, masallarla değil fakat sorgulayarak çözmeye çalışmalıyız.

Kimse korkmasın, sorgulamaktan Kuran’a zarar gelmez; kimsenin Kuran’ı onu sorgulayanlardan korumaya çalışması da gerekmez.

Kuran’ın lafızı Kuran değildir; Kuran sadece anlamlar aleminde varolan bir anlamlar kümesidir. Anlam kelimelerde değildir, okuyandadır.

Peki, benim yaptığım gibi, sorgulayarak Kuran’ı anlamak mümkün mü? Hiç zannetmiyorum.

Kuran neden kusursuz olmalı? Kuran sabit tutulan bir metindir, kusursuz değildir; ama kusurlu olmak da bir kusur değildir. Nedir bu insanların kusursuzluk saplantısı? Güzeli güzel yapan kusuru değil midir?

Kuran bir metindir; anlam metinde değil, metni okuyandadır; bu kural Kuran için de geçerlidir. Bu sebepten, bir anlam tanımlayıp o anlama inanmak en doğrusudur.


Notlar:

Doğu Perinçek, Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, Nisan 2019.

Kuran’ın bir gecede indiğini söylemesi tarihsel gerçekle çatışıyor. Kadr suresinde Kuran’ın bir kitap olarak indiği söyleniyor, bu da tarihi gerçekle çelişiyor. Bir ihtimal de, bu gibi ayetlerin, Kuran kitaplaştıktan sonra, Kuran’ı kitaplaştıran editörler tarafından eklendiği olabilir. Kuran bu şekilde tahrif edilmiş midir bilmiyorum. Ama daha sadece 28 ayet inmişken, ortada kitap yokken, Kuran sadece hafızalarda saklanıyorken, 29. ayette, Kuran’ı kitap olarak tek bir kerede indirdik, anlamına gelen bir ayet ne anlama gelebilir? Sorgulamak gerekmiyor mu?

İbrahim’in dünyanın hareket ettiğini bilmemesi hakkında