Büyük kozmoloji aldatmacası

Hubble
Edwin Hubble’ın 1929 yılında yaptığı bu 24 gözlemden astronomlar tüm evrenin 14 milyar yıl önce bir nokta olduğunu çıkarsamışlar! Gülünç bir çıkarsama.

Matematiğin doğayı şaşırtıcı derecede doğru olarak tanımladığı söylenir. Fizikçi Eugene Wigner’in meşhur lafıdır; matematik, doğayı hiç de makul olmayan, çok başarılı bir şekilde açıklar demiştir. Wigner’e göre, matematik doğayı o kadar iyi açıklar ki bu akıl dışıdır; anlaşılamaz. Matematik doğayı neden bu kadar iyi açıklayabiliyor diye şaşkınlığa düşmüş fizikçi Wigner.

Matematik doğayı gerçekten de bu kadar iyi açıklıyor mu? Açıklamıyor diyenler de var. Mathematica’nın yaratıcısı, Stephen Wolfram, matematik doğayı anlaşılmaz ve şaşırtıcı bir şekilde açıklamıyor demiş.

Wolfram, matematikçilerin ve fizikçilerin sonsuz doğa olayları arasından sadece çözebileceklerini seçtiklerini söylüyor. Durum böyle olunca matematik doğayı mükemmel bir şekilde açıklıyor gibi görünüyor, ama sadece seçilmiş olayları açıklıyor. Biz insanlar, doğayı açıklamak için matematiği icat etmişiz ama sadece bildiğimiz matematikle açıklanabilecek doğa olaylarını açıklamış oluyoruz. Geriye matematiğin açıklayamayacağı bir sürü doğa olayı kalıyor.

Matematikçiler ve fizikçiler kendilerine soruyorlar: “biz ne kadar matematik biliyoruz ve bildiğimiz bu matematikle neleri açıklayabiliriz?” Bunu tespit ettikten sonra, matematik seviyelerine uygun doğa olaylarını seçiyorlar. Yani önce oku atıyorlar sonra hedefi okun etrafına çiziyorlar ve “Tam isabet! Ne büyük okçuyuz biz!” diye kendi kendilerini methediyorlar. Zaten Wigner bu sözü ile matematikten çok kendini ve fizikçileri yüceltmek istemiş.

** ** **

Bu işlerle uğraşanların ellerindeki teknolojiye göre problemler seçtikleri yeni bir şey değil.

Matematikle ve doğa bilimleri ile ve astronomi ve kozmoloji ile uğraşanlar, yani bu konuların sahipleri, hep profesyonel bir rahip sınıfı olmuştur. Profesyoneller bilmediklerini itiraf etmekten hoşlanmazlar çünkü otoriteleri bilinemez şeyleri bildiklerini iddia etmelerinden gelir.

Örnek olarak, eskiden beri kozmologlar, gözlem aletlerinin sınırları ile sınırlanmış bir kozmos tanımlarlar, sonra bu kozmosun bütün evren olduğunu iddia ederler. Kozmos, bütün evrenin bilinebilir bir parçası demektir. Yani, ellerindeki matematik teknolojisi ile –bildikleri matematik ile– bütün evrenin ne kadarını açıklayabiliyorlar? Bunu belirledikten sonra evrenin o bölümünü kesip alıp bir kozmos yaratıyorlar. Bu kozmosun özelliği, bu ulemanın bildiği hatta keşfettiğini söylediği yasalara göre hareket ediyor olmasıdır.

Kendi kozmoslarını tanımladıktan sonra, gizli olarak, bu kozmosu, evrenin tümü olarak tanımlarlar ve kozmosu bildikleri için evrenin tümünü bildiklerini iddia ederler. Mesela, kozmosta bulunan 24 galaksinin hareketlerine bakıp başlangıçta bütün evrenin bir noktaya sıkışmış olduğunu iddia ederler. Ve bu profesyonellerin otoriteleri o kadar güçlüdür ki bu gülünç iddiayı gerçek diye kabul ettirebiliyorlar.

Buna “Büyük Kozmoloji Aldatmacası” diyebiliriz çünkü bu insanlar matematiği yalancı şahit olarak kullanarak bizi aldatıyorlar. Bugün de aynı aldatmaca başarı ile kullanılmaktadır.


Notlar:

— Eugene Wigner’in matematiğin akıl almaz başarılarını açıklayan yazısı. Bu tip yazılarda matematiğin ne olduğu tanımlanmadığı için zaten Wigner’in vecizesi boş bir laf olmuş oluyor. Matematikçilere sorarsak, onlar matematiği “matematikçilerin yaptığı şey” diye tanımlarlar. Fizikçiler de fiziği, aynı şekilde, “fizik, fizikçilerin yaptığı şeydir” diye tanımlarlar. Bunlar da dairesel ve anlamsız tanımlamalardır.

— Stephen Wolfram’ın matematik ve doğa ilişkisinden bahsettiği video.

WolframAlpha.

— “Biz insanlar, doğayı açıklamak için matematiği icat etmişiz…” diye yazmışım ama matematiğin icat edilmediği sadece keşfedildiğini söyleyenler de var.

Kutsal nedir?

Kutsal bir taş, taş olarak kalmaktadır.
—Lutfi Kaçan

KUTSAL NEDİR?

Özet

1. Her kutsal bir tanımlamadır.

2. Her kutsalın bir sahibi vardır.

3. Kutsal bir metadır ve her meta gibi alınıp satılabilir.

4. Kutsal, varlığını kuşaklar boyu devam ettirebilir.

5. Kutsal değişik alanlarda değişik isimler alır.

6. Saygı isteyen kutsal değil kutsalın sahibidir.

7. İnsanların ve egemen güçlerin kutsala ihtiyaçları vardır.

8. Her kuşak, geçmiş kuşakların kutsallarının sahte kutsallar olduğuna inandırılır.

9. Kutsalı sorgulayanlar cezalandırılır.

** ** ** ** **

I. TANIMLAMA

Her kutsal bir tanımlamadır.

  • Herhangi bir şey kutsal olarak tanımlanabilir; fikirler, eşyalar, kavramlar, davranışlar; soyut veya somut herşey kutsal olarak tanımlanabilir.
  • Kendiliğinden kutsal olan bir şey yoktur.
  • Kutsal, kutsal olarak tanımlanmış şeyin özünde olan bir şey değildir. Öyle olsaydı ölçülebilirdi. Fakat kutsal ölçülemez; fiziki bir şey değildir ve derecesi yoktur.
  • Bir şey kutsal olarak tanımlandığında, onu kutsal yapan şey de tanımlanmalıdır. Daha doğrusu, kutsalı tanımlayan, kutsalının gerçek kutsal olduğuna müşterilerini inandırmak zorundadır; bunu, müşterilerine inandırıcı gelebilecek deliller sunarak yapar.
  • Mesela, doğa üstü bir varlık, kutsalın sahibini kutsamıştır, o da doğaüstü varlıktan aldığı bu güçle, kutsal olarak tanımladığı şeyi kutsar ve o şeyi kutsal yapmış olur.
  • Fakat kutsalı tanımlamak ve kutsalın kaynağını isimlendirmek yetmez; yeni tanımlanan bu muhtemel kutsal ciddi bir pazarlama kampanyası ile hedef kitleye, yani kutsalın müşterilerine, kabul ettirilmelidir. Bu da kolay bir iş değildir. Ama hedef kitle bir kere kabul etti mi, kutsalın sahibi o kitleyi istediğini yaptırabilir. Çünkü, yaptırmak istediği şeyi kutsalın bir parçası olarak tanımlar. Bütün kitap dinleri böyle çalışır. Televizyon reklamları da böyle çalışır.
  • Kutsal fiziki bir şey değildir, bir tanımlamadır, eşyadan eşyaya geçemez. Mesela, bir Kuran kitabının hiç bir kutsallığı olamaz çünkü ona kutsal bir kaynaktan fizik olarak geçen bir kutsallık yoktur. Kutsallık ölçülebilir bir şey değildir. Soyut bir tanımlamadır. Bu tanımlamaya inananın, inandığı bir şeydir. Kutsallık inanandadır, cisimde değil.

II. TANIMLAYICI

Her kutsalın bir sahibi vardır.

  • Kutsal bir tanımlama olduğuna göre bir tanımlayıcısı olmalıdır.
  • Bir kutsalı ilk tanımlayan ve kutsal olarak kabul ettiren onun ilk sahibi olur.
  • Kutsal, o kutsalın sahibinin sorgulanmasını yasakladığı bir tanımlamadır.
  • Kutsalın sahibi, kutsalını önemli bir marka gibi korur. Kutsalını sorgulayanları cezalandırır.

III. META

Kutsal bir metadır ve her meta gibi alınıp satılabilir.

  • Kutsal olan eşyanın kendisi değildir; kutsal bir fikrî mülkiyettir. Alınıp satılan fikrî mülkiyet hakkıdır. Aynı bir marka gibi.

IV. DEVAMLILIK

Kutsal, varlığını kuşaklar boyu devam ettirebilir.

  • Kutsal eskidikçe, onun sadece bir tanımlama olduğunu hatırlayan kalmaz ve kutsallığın gerçek kutsal olduğuna inananlar artar; kutsalın sorgulanması güçleşir; toplumun yerleşik ve saygı duyulan değerlerinden biri olur.

V. İSİMLERİ

Kutsal değişik alanlarda değişik isimler alır.

  • “Kutsal sabit tutulan şey” olarak tanımlandığı için, bir alanda sabit tutulan şeylere bakarsak o alanda neyin kutsal olduğunu anlamış oluruz.
  • Dinde sabit tutulan şeylere kutsal denir. Bir toplumda sabit tutulan şeylere töre denir. Egemen güçlerin tanımladığı ve insanların uymasını istediği sabitlere yasalar denir. Fizikte sabit tutulan şeylere birim denir. Matematikte sabit tutulan şeylere aksiyom denir… gibi. Bunların hepsi sabit tutuldukları için kutsal olarak tanımlanmış şeylerdir. Bu sabitlerin zaman içinde birer tanımlama oldukları unutulur ve tek doğru ve gerçek değerler olarak algılanırlar.

VI. SAYGI

Saygı isteyen kutsal değil kutsalın sahibidir.

  • Kutsala saygı duyulmaz; kutsalın sahibine saygı duyulur.

VII.  İŞLEVİ

İnsanların kutsala ihtiyacı vardır.

  • Kutsallar, sabit olduğu sorgulanmadan kabul edilmiş değerlerdir.
  • İnsanlar değişimden korkarlar; özellikle sonu belli olmayan değişimlerden korkarlar. Devamlı değişen bu dünyada sabitlere ihtiyacımız vardır. Belirsizliklerden korkarız.
  • Uzay istasyonunda her yön aynıdır. Aşağı yukarı yoktur. Bu insanları çok rahatsız eder. Bir iş yapabilmek için astronotun kendini bir yere sabitlemesi gerekir. Yeryüzündeki insanlar da, sabitler tanımlayarak kendilerine bir referans çerçevesi tanımlarlar ve onun içinde kendilerini emniyette hissederler. Kutsalın bir işlevi budur.
  • Devamlı değişen bu dünyada sabitlere ihtiyacımız vardır. Dünyadaki yerimizi bu sabitlerle tanımlarız.

Egemen güçlerin kutsala ihtiyacı vardır.

  • Tarihin başlangıcından beri kutsal, egemen güçlerin, insanları kolayca idare etmesini sağlayan güçlü bir araç olmuştur.
  • Egemen güçler kutsal olarak tanımladıkları tanrılar ile özel ilişkileri olduğunu iddia ederler ve kendi yasalarını tanrıların yasaları olarak halka sunarak onlara istediklerini yaptırırlar.
  • Egemen güçler artık açık olarak “biz tanrıların yeryüzündeki temsilcileriyiz” demeseler bile, kendilerini dinin gerçek sahipleri olarak göstererek aynı şeyi başarırlar.Egemen güçlerin kutsala ihtiyacı vardır.

VIII. ALDATMACA

Her kuşak, geçmiş kuşakların kutsallarının sahte kutsallar olduğuna inandırılır.

  • Kutsalın sahipleri, kendi kutsallarının hak, geçmiş kutsalların batıl olduğuna halkı inandırırlar.
  • Her kuşak, geçmiş kuşakların saf, kendinin akıllı olduğuna inanır. Eskiler, batıla ve aptalca kutsallara inanırken, kendisi akıl yolu ile vardığı ve bilim ile ispatlanmış kutsallara inanmaktadır. Kendisinin de ne kadar saf olduğu ona hiç söylenmez.
  • Bu manipülasyonları yapan kutsalların sahipleridir. Çünkü onlar, en değerli markaları olan kutsallarını korumak için gereken her şeyi yaparlar ve kutsallarını çağın gerçeklerine ve müşterilerinin entelektüel seviyelerine göre ayarlarlar.
  • İnsanlık tarihinin bir döneminde, halkın çoğunluğunun okuma yazma bilmediği zamanlarda, Latince bilen bir rahip sınıfının okuma yazma bilmeyen halkı Latince ile kandırmaları çok kolaydı. Halk okuma yazma öğrendi diye, profesyonel rahip sınıflarının halkı aldatmaktan vazgeçtiğini sanmak saflık olmaz mı?
  • Halk okuma yazma öğrenince, kutsalın sahipleri de çıtayı yükseltirler ve yeni gizli diller yaratarak insanları kandırmaya devam etmenin bir yolunu bulurlar. Onların işi budur.

IX. CEZA

Kutsalı sorgulayanlar cezalandırılır.

  • Kutsalı sorgulayanlar, kutsalın sahipleri tarafından cezalandırılırlar. Kutsalın sahibi ne kadar güçlü ise verdiği ceza da o kadar ağır olur. Bu sebepten, devletin kutsallarını sorgulayanlar en ağır cezalara çarptırılırlar.
  • Bir kutsalı sorgulamanın, sorgulayana ne kazandırdığı şüphelidir. Sorgulayan kazanırsa, o da yeni kutsal tanımlamaları yapma hakkı kazanır ve halkı kutsallar ile kandırma işine kendi tanımlamaları ile devam eder.

** ** ** **

Yukardakinin tekrarı:

Kutsal nedir? İnsanlar neden bazı şeyleri kutsal kabul ederler? Neden bazı şeyleri kutsal olarak tanımlayıp ondan sonra o tanımladıkları kutsalın koruyuculuğunu üstlenirler?

Kutsal saygı ile ilgili. Çünkü hiç bir şeyin veya kavramın kendi özünde kutsal olma özelliği yoktur. O şeyi kutsal olarak tanımlayan insanlar vardır. Ondan sonra bu insanlar (veya kurumlar) kutsal olarak tanımladıkları şeye diğer insanların saygı duymalarını isterler.

Bir kutsala saygı nasıl gösterilir? Saygı aslında kutsala gösterilmez, kutsalın sahibine gösterilir. Saygı isteyen kutsal değil, kutsalın sahibidir.

Kutsala veya sahibine saygı göstermek demek kutsalı sorgulamamak demektir. “Şu kutsal dediğin şey neden kutsal acaba?” diye sorgulanmayacak; kutsalın kutsal olduğuna inanılacak. Kutsalın olduğu yerde inanç vardır. Kutsala olan inanç sorgulanmayacaktır.

Kutsal ile ilgili ritüeller vardır; bunlar da sorgulanmayacaktır. Kutsalın kutsal olduğunu tekrar tekrar onaylamak için kutsalın sahibi ritüeller yaratmıştır. Bu ritüeller sorgulanmayacak, onların kutsalın bir parçası olduğuna inanılacak ve onlar gerektiği zamanda ve yerde usülüne uygun olarak ve usülüne uygun giysiler ile uygulanacaktır.

Bunlardan çıkan sonuç şu herhalde: kutsal, hep saygı, inanç ve sorgulamamak ile beraber bulunuyor.

Kutsalı sorgularsanız, sorguladığınız kutsalın sahibinin elinde bulunan güçlere orantılı olarak cezalandırılacaksınız. Bir kutsalı sorgulamadan önce cezalandırılabileceğinizi bilmeniz ve kabul etmeniz gerekir.

Devletin sahibi olduğu kutsallara saygısızlık yaptığınızda –bütün güç devlette olduğu için– devlet tepenize biner ve sizi keyfine göre orantılı veya orantısız cezalandırır. Onun için devletin kutsallarına saygı duymak mutlu bir hayat sürmek için gerekli önemli bir unsurdur. Devletin kutsallarını en ufak bir saygınız olmasa bile, saygınız varmış gibi görünmeniz menfaatiniz icabıdır.

Kurumlar dışında bireylerin de kutsalları vardır. Bireyler genelde kurumların kutsallarını sahiplenirler ve bu kutsalları savunan askerler olurlar. Bunlardan da korkulur. Çünkü bunlar genelde tek olmazlar, cemaatler, örgütler, tarikatlar kurarlar ve kutsallarına saygısızlık yapanlara karşı cezalandırma girişimlerinde bulunurlar.

Sosyal medyada iyi örgütlenmişlerdir ve bunların kutsallarına bir laf edecek olursanız sizi linç ederler.

Bütün bu saygısızlıkların hep sözlü olması ne garip. Kutsal, söz söyleme hürriyetini engelleyen bir şey olmalı. Kutsala söz söylemek saygısızlık olabiliyor.

Örgütlenmiş kutsal koruyucuları ve kutsalın askerleri sizi belki devlet gibi cezalandıramayabilirler ama uğraştırırlar.

Aslında saygı nedir ona bakmamız gerekiyor. Çünkü saygı ile kutsalı birbirinden ayırt edemiyoruz.

Saygı nedir? Rütbeye, otoriteye, yaşlıya saygı vardır. Saygı bir davranış biçimi olmalı. Saygı güç ile de ilgili bir şey olmalı. Güçlüye veya güçlü olduğuna inandığımız birine veya kuruma saygı duyarız. Gelenekler de bazı şeylere saygı duymamızı emreder. Biz güçlendikçe saygı duyduğumuz şeyler, kurumlar ve kişiler azalır.


NOTLAR:

— Lütfi Kaçan, Kitab-ı Mukaddes ve İslam Geleneğinde Ahid Sandığı‘ndan kutsal ile ilgili alıntılar:

Önsöz, s.7
Herhangi bir nesne kutsalı açığa çıkartırken, kendi olmaya son vermeksizin başka bir şey haline gelmektedir. Çünkü etrafındaki kozmik ortama katılmaya devam etmektedir. Kutsal bir taş, taş olarak kalmaktadır. Görünüşte —daha kesin olarak, din dışı bir bakış açısından— hiçbir şey onu diğer taşlardan farklılaştırmamaktadır. Bir taşın kutsal olarak göründüğü kişiler için, onun hemen o andaki gerçeği, yukarıdakinin tersine olarak, doğa üstü bir gerçek haline dönüşmektedir. Başka terimlerle ifade edersek; dinsel bir deneyimi olanlar için doğanın tümü kendini kozmik kutsallık olarak açığa çıkarma yeteneğine sahiptir. Evrenin tümü, bütünü itibariyle bir kutsalın tezahürü haline dönüşebilir.

S.36-37
Hayatın manevi yüzü yalnız maddi tezahürlerle açıklanabilir. Nasılki rüzgarın varlığı çayırların titremesiyle anlaşıldığı gibi, İlahi gerçeğin anlaşılması da, Mutlakın tecrübesi de, görünen nesnelerden başlamakla olur. Kutsalın merkezi varlığını bir ışık kaynağına benzetirsek, merkezden aydınlanan diğer varlıklar da ışıkla ilişkileri oranında kutsallık kazanırlar. Nitekim putperestlikteki put objesi olan taş, ağaç gibi nesnelerin kutsallığı, kendilerinden değil, içlerinde barındırdıklarına inanılan tanrısal ruh veya güçten kaynaklanmaktadır. Taşa taş, ağaca ağaç olarak tapan tarihte hiçbir topluluk yoktur. Kutsal nesneler, objeler, derûni kutsalla, yani tanrıyla ilişkisi derecesinde kutsal sayılır.

… Mesela Mana’da tabiatüstü güç ve kuvvet vardır. Bu güç içine girdiği her nesneyi etkin ve üstün kılar. Aynı zamanda Mana’ya sahip olan bir nesnenin taşıyana güç verdiğine inanılırdı. Tabi sayılması gereken bir nesneye dokunulması yasak olduğu gibi Tabu olan yiyeceklerinde yenmesi yasaktır.

… İlahi dinlerde kutsalın belirleyicisi bizzat kutsalın kendisidir.

… Eski Ahid’de kutsallık en yüce anlamda Tanrı’ya verilmiştir. Tanrı’nın mutlak kutsallığı onun yaratıklardan farklılığını ve yüceliğini ifade eder.

… Ahid Sandığı, kutsallığın asıl nedeni olan Tanrı’yla bir çok ilişkisinden dolayı kutsallık vasfını kazanmıştır.

Hırka-i-saadet dairesi ve kutsal emanetler.

Hindistan’ın kutsal inekleri. İslamın kutsal hayvanı: domuz.

Evrimle ilgili yanlışlar…

Mustafa Acungil’in bu paylaşımı dikkatimi çekti:

Ve bu cümle:

Oysa yaratımın en büyük araçlarından biri bence evrim. Allah’ın eşsiz sanatlarından bir sanat.

Bunu okuduktan sonra, tesadüfen Fârâbî’nin felsefesini anlatan bir kitapta şu cümleye rastladım:

Tanrı, tek ve gerçek sebeptir. O, herşeyin ve bütün varlığın kaynağıdır.

Mustafa Acungil de aynı varsayımı yapmış bence: Tanrı tek ve gerçek sebep olduğuna göre, evrim varsa onun sebebi de Tanrı’dır (Allah’tır).

Zaten bu çok eski skolastik bir tartışmadır. “Hareketsiz hareket veren” veya “ilk hareket veren” diye de geçer.

Fakat burada gizli bir varsayım var, o da Tanrı’nın var olduğu varsayımıdır. Yani “Tanrı, tek ve gerçek sebeptir…” ifadesi bir tanımlamadan başka bir şey değildir. Fakat bu tanımlama Tanrı’nın varlığı ile ilgili hiç bir şey söylemez.

Bu konuda Fârâbî’nin aşağıda kopyaladığım fikirleri (Doç. Dr. Fahrettin Olguner’in anlatımı ile) çok aydınlatıcı. Fârâbî Tanrı’nın “hiçbir surette tarifi yapılamaz” diyor. Biz Tanrı’yı “gerçek bir benzerlik olmamakla birlikte, […] insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız.”

Yani Fârâbî, insanların Tanrı’yı bilemeyeceğini söylüyor. Tanrı’yı bilemeyiz, sadece onu bildiğimiz şeylerle mukayese ederek anlamaya çalışırız, diyor. Bu ne demek? Tanrı’nın var olup olmadığını bilmiyoruz, bilemeyeceğimizi de biliyoruz, fakat bu bilgilere rağmen, Tanrı’nın var olduğunu varsayıyoruz. Tanrı’yı varsaydıktan sonra, onu bilemeyiz diyoruz. Bilimsel bir düşünceye bağlı bir sonuç gibi gelmiyor bana. Tanrı’nın varolup olmadığını bilemeyeceğimizi biliyorsak, onun varlığını nasıl varsayıyoruz?

Zaten, Tanrı kavramını sadece dilimiz aracılığı ile bilebiliriz. Duyularımızla bilemeyiz. Fârâbî’nin, Tanrı’yı “insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız” cümlesindeki “anlamak” dil ve akıl aracılığı ile anlamaktır, duyularla anlamak değil.  Yani, Tanrı’ya isimler vererek onu bildiğimizi zannederiz.

Evrim konusunda ise, ben ne “ateist saiklerle [güdülerle]… evrimi inat ve ısrarla ispatlamaya” çalışıyorum ne de dindarlar gibi “acayip bir bağnazlıkla” evrim karşıtlığı yapıyorum. Ben iki aşırı kutuptan bağımsız olarak olaya bakıyorum ve Darwin’in yazdığı kitaptaki her kelime için okulcu akademiklerin milyonlarca kelime yorum yazarak onu anlamsız bir kutsal doktrin haline getirdiklerini görüyorum. Bu okulcu akademikler “evrim” kelimesine o kadar çeşitli ve birbirine zıt anlamlar yüklemişler ki, kelimenin hiç bir anlamı kalmamış. Üstelik, bu okulcu akademikler bu doktrini sahiplenmişler ve dışardan birinin bu konuda katkı yapması imkansızlaşmış.

Evrim, Okulcu Doktorların (seküler ulemanın) malı olduğu için ve gizli bir doktrin olduğu için, ulema olmayan birinin evrimi kendi başına anlaması da mümkün değildir. Sadece ulemanın bize öğrettikleri arasında seçim yapabiliriz belki. Bu sebepten,

…evrimin var olması ya da olmaması itikadi bir konu değil. Bilimsel araştırmayla bulunacak bir bulgu

olduğuna katılmıyorum. Kuşaklar boyudur ulemanın kutsal bir doktrin haline soktuğu gizli bir bilgi sistemi bilimsel yöntemlerle anlaşılamaz; sadece bir inanç sistemi olarak varolur.

***

Bahsettiğim yazıyı aşağıya kopyalıyorum.

***
Fârâbî, Doç. Dr. Fahrettin Olguner, Akademi Kitapevi, İzmir, 1993.
Sayfa 89.

C – FELSEFENİN ANA PROBLEMLERİ

1. Varlık – Varlığın Ortaya Çıkışı ve Varlık Kademeleri

Acaba günlük hayatta “var” dediğimiz şeyler, gerçekten var mıdır ve bunlar hangi türden varlıklardır? Şayet bunlar “gerçekten var” iseler, nasıl oluşmuşlardır?.. gibi, varlığın gerçekliği, kaynağı ve mahiyeti hakkında sorular, Fârâbî’nin düşüncesinde son derece belirgin, cevapları da açık ve kesindir. Söylemek gerekirse her kademedeki varlık konusunda Fârâbî, tam bir “realist” dir. Yani, varlıkları aynı olmamakla birlikte her kademedeki varlık, Fârâbî’ye göre, belli bir gerçekliği ifâde eder. Sözgelimi bu dünyadaki bizler gerçek birer varlıklarız ve biz asla hayâl ve gölgeler aleminde yaşıyor değiliz.

Fârâbî’ye göre varlıkların zirvesinde “Tanrı” bulunmaktadır. Fârâbî’nin dili ile bu “ilk” dir. Varlık bütün olgunluğu ve dolgunluğu ile O’nda bulunur. O’nda “yokluğun” hiçbir izi, hiçbir surette, bulunmaz. O, her türlü noksandan arınmıştır. O’nun varlığının mertebesinde olan ve O’na benzeyen bir başka varlık mevcud değildir. O’nun ne zıddı, ne de benzeri vardır. O, her bakımdan “bir” ve “ilk” tir. O hangi mânâda olursa olsun, çeşitli unsurlardan meydana gelmiş bir terkip (bir kompozisyon) değildir. O, kelimenin tam mânâsıyla “bir” dir, “tek” dir. O; bilen, irâde eden, yapan… “bir tek zat”dır. Yani, O’nun varlığı ile zatı, mahiyeti ve sıfatları “aynı”dır. Dolayısıyla O’nun hiçbir surette tarifi yapılamaz ve gerçek bir benzerlik olmamakla birlikte, biz O’nu insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız.

Fârâbî, varlıkların “ilk” i olarak ortaya koyduğu Tanrı’yı “Vacib’ül-Vücûd — Zaruri Varlık” diye nitelendirir. Bu; “yokluğu düşünülemeyen; dâima ve her şartta varlığı zârurî olarak düşünülen” demektir. Fârâbî, “imkân” ve “sebep” kavramlarından bu sonuca ulaşmış bulunmaktadır. O’na göre mademki Tanrı’nın dışındaki varlıklar “mümkün”dür ve mademki mümkün olan şey, herhangi bir sebep ve tesir olmadan ortaya çıkamaz, öyleyse mümkün olan şu âlemin de var olup ortaya çıkması için mutlak surette bir sebebe ihtiyaç vardır. Ancak, mümkünü var eden, onu ortaya koyan sebebin kendisi “imkan” ile sıfatlanamaz, ona “mümkün” denemez. Çünkü, böyle olursa onun da bir başka sebebe ihtiyacı olur ve hiçbir surette “mümkün” olan şey “var” olamaz. Mademki “mümkün” olan şeyler “var” dır. Öyleyse, onlara sebep olan ve varlık veren bir şey vardır ve bu şeyin kendisi, “mümkün” değil “zarûrî”dir. O’nun varlığının ortaya çıkışı söz konusu değildir. O, sebepsiz olarak ve dâimâ vardır. İşte bundan dolayı kendisine “Zarurî Varlık — Vacibü’l Vücûd” denir. Bu ise “Tanrı”dır.

Tanrı, tek ve gerçek sebeptir. O, herşeyin ve bütün varlığın kaynağıdır.

Notlar:

— Fârâbî’nin, Tanrı’yı “varlıkların “ilk” i olarak” tanımlaması da ilginç geldi. Bu yazıda “varlık” kelimesinin bir kaç değişik anlamda kullanıldığı anlaşılıyor. Bu konuda incelenmeli.

Mustafa Acungil’in kitapları.

— Bu yazı ile ilgili bir kaç not daha eklemek istiyorum (italik yazılar Mustafa Acungil’in paylaşımından alıntılardır):

  • Aslında Mustafa Acungil “evrimle ilgili yanlışlar” hakkında yazmamış, çünkü evrim teorisi hakkında hükümlerde bulunmuyor; evrim teorisi ile ilgili yanlış yorumlar ve algılardan bahsediyor.
  • Allah’a gerek kalmayacak” ne demek? Bir sebep olarak Allah’a gerek kalmayacak demek. Bu ifade bana Napolyon ile Laplace anektotunu hatırlattı. Laplace’ın Newton mekaniğinden ilham alarak yazdığı kitabını inceleyen Napolyon, “Neden Evrendeki hareketleri belirleyen bir kitapta Tanrı’nın adı geçmiyor?” diye sorunca, Laplace, “böyle bir hipoteze ihtiyacım yok” diye cevap vermiş. Laplace’ın kitabı mutlak ve ilk sebeplerle ilişkili olmadığı için, bir ilk yaratıcı fikrine ihtiyacı yok. Gözlemlenen olaylardan matematik aracılığı sonuçlar çıkarmış.
  • İtikat” Arapça’dan dilimize girmiş ve ilk anlamı “düğümlenip kalma, bağlanma” olarak verilmiş (Ötüken Osmanlı Türkçesi Sözlüğü). Bu da inanç kavramını güzel açıklamış bence.
  • Kuran ayetlerini insanlar yazmış olsaydı, onlarda bilimle yaman çelişkiler olurdu.” Ben Kuran’ın içeriğini ve güncel yorumunu, bilimin güncel hükümleri ile karşılaştırmaya karşıyım. Böyle bir karşılaştırmanın ne bilime faydası vardır ne de Kuran’a. Bilim bugün “doğru” dediğine yarın “yanlış” diyebilir. Kuran’da kelimeler aynı kalır ama yorumlar yani anlam, çağlara göre değişiklik gösterebilir. Kuran’ın bilim diye adlandırdığımız alanda tavsiyeleri yoktur; örnek olarak, Kuran gezegenlerin yörüngelerinin nasıl hesaplanacağını bildirmez.
  • Hiç endişe etmeye gerek yok, yeter ki gerçek bilimsel saiklerle bilimsel çalışmalarla dünyaya bakalım. Orada bulduklarımız Kuran ayetleriyle kol kola giden ayetler olacaktır. Şu ana kadar da zaten öyle oldu.” Kuran’la bilim ayrı alanlarda hüküm verirler. Mesela, Kuran cennet ve cehennemden bahseder; bunlar bilimi ilgilendiren konular değildir.
  • “…evrim, günümüzde sıradan insanın anlaması gereken bir konu haline geldi.” Evrim kelimesi burada sanki “Darwin’in Evrim Teorisi”nin içeriği veya ana fikri hakkında bilgi veren bir kelime gibi kullanılmış. Ama öyle değil. Tek bir kelimenin, “Evrim” kelimesinin, okullarda en az 4-5 yıl ders olarak okutulan ve bu konuda akademik uzmanların bile tam olarak anlayamadığı bir doktrinin içeriğini anlatması mümkün olabilir mi? Olamaz. O zaman “Evrim” kelimesi sadece bir etikettir. Mesela, “Ceza Hukuku” bir bilgi sisteminin ismidir; o bilgi sisteminin içeriği hakkında hiç bir bilgi vermez. “Evrim” de öyledir. Bir doktrinin ismidir. Bu doktrinin içeriği hakkında hiç bir bilgi vermez. Peki, bu doktrini, uzman olmayanlar için, bir kaç cümle ile özetlemek mümkün olabilir mi?
  • Kuran’daki ve doğadaki (Sunnetullah) ayetlerini kullanarak O’nunla ilgili izlenimler oluşturabileceğimizi düşünüyorum.” Bu bana pek inandırıcı gelmedi. Kuran’da 4 tane Sünnetullah ayeti buldum. Bunlarda sadece Allah’ın kanunlarının değişmez olduğunu söylüyor. Yani, bu ayetlerden alabileceğimiz tek izlenim Allah’ın insanlara, Allah’ın kanununun değişmez olduğunu söylediğidir.İsra 77: […] asla bulamazsın bizim yasamızda bir değişiklik
    Ahzab 38: […] ve emri Allah’ın bir kaderdir takdir edilmiş [yani değiştirilemez]
    Fatır 43: […] bulamazsın yasasında Allah’ın bir değişme ve bulamazsın yasasında Allah’ın bir sapma
    Fetih 23: sünnetidir (yasasadır) Allah’ın öyle ki süregelir ötedenberi ve asla bulamazsın yasasında Allah’ın bir değişme
  • Sünnetullah kelimesi, Allah’ın sünneti demek. Sünnet de Arapça, “işlek yol” demek. Başka anlamları da var. “İyi ya da kötü yol” gibi. Yani sünnetullah “Allahın yolu” demek. Böylece Arapça’da, İslam dini bağlamında, sünnet kelimesinin hem “Allahın yolu” hem de “Peygamberin yolu” anlamına geldiğini anlamış oldum. Ama bu 4 ayette gördüğümüz gibi, Kuran’da sünnet sadece Allah’ın yolu olarak geçiyor, Peygamberin yolu anlamı Kuran’da yok. Herhalde hadisçiler böyle bir kavram kargaşası yaratmayı uygun görmüşler.
  • Bu Allah’ın yolu ayetlerini okuyanlar, Allahın yolu kavramını önce Allah’ın kanunları olarak anlamlandırıyorlar, ondan sonra da bir ileri gidip Allah’ın yolunun doğanın yolu olduğunu söylüyorlar. Yani, Allah’ın yolu, Allah’ın yarattığı doğa kanunları oluyor. Böylece gözlemlenen bütün doğa olaylarına Allah’ın sebep olduğunu söyleyebiliyorlar.
  • Fakat bu yararlı bir açıklama değil. Bilimsel olarak hiç bir işe yaramıyor. Bir açıklama bile değil. Bilimsel bir açıklama hiç değil. Tam aksine, bu bilim öncesi insanlarının, şamanların, ve rahiplerin kullandığı açıklama türü. Eskiler, bilim öncesi insanları, doğa olaylarını nasıl açıklarlarmış? Her olayı bir tanrı ile ilişkilendirirlermiş. Yıldırım olayını gözlemlediler; merak ettiler ve sordular: Neden yıldırım düşer? Cevap hazır. Hemen yıldırım olaylarından sorumlu bir tanrı tanımlayalım ve yıldırımı o tanrının yolladığını söyleyelim. Böylece yıldırım tanrısı Zeus doğmuş olur. “Anne, yıldırım neden düşer?” Çok basit, oğlum. Zeus yıldırım tanrısıdır, o bize yollar.” O zamanlar İnternet olmadığı için çocuk açıp bakamıyor tabii, Zeus’a inanmak zorunda.
  • Fakat artık biz insanlar olarak bu seviyeyi aşmışız. Artık her doğa olayı için bir tanrı yaratmak gibi düşük randımanlı bir entellektüel seviyeyi aşmışız. Her doğa olayı için yeni bir tanrı yaratıp tanrı enflasyonu yaratmaya ne gerek var; zaten bu tanrılar sonra birbirleri ile kavga edip duruyorlar. Artık tek bir tanrımız var ve bütün doğa olaylarını onun yarattığına inanıyoruz.
  • Bu devirde doğa olaylarını tanrının işi diye açıklamayı seçen insanların olması da ilginç tabii. Sanki bilimsel devrim hiç olmamış gibi.
  • Ama bazı insanlar, Arapça olan her kelimenin, her cümlenin, her Arapça sesin, kutsal olduğuna ve direk olarak Allah’ın kelamı olduğuna inanırlar. Onun için “sünnetullah” Arapça kökenli bir kelime olduğuna göre Allah’ın kutsal bir sözü olmalı ve bunu sorgulayan birisi de kafir olmalı. Ama ne kadar Kuran okursanız okuyun, Kuran’da Ay’a bir uzay aracı yollamak için gerekli olan bilgiyi bulamazsınız. Acaba bu sebepten mi, Çin bile, hatta İsrail bile, Ay’a gidebiliyorlar ama biz gidemiyoruz? Hala sünnetullahı tartışıyoruz da ondan mı?

DNA şapkasından tarih çıkartma işi…

Levent Yıldız’ın sunduğu, Cengiz Özakıncı ile Tarihin Bilinmeyen Yüzü programının 21 Nisan, 2019 tarihli bölümünün her zamankinden de daha önemli bilgiler içerdiğini düşünüyorum. Cengiz Özakıncı’nın deyimi ile, “DNA şapkasından tarih çıkartma işi” ile ilgili bölümlerin yazıya döktüm ve aşağıda paylaşıyorum. Videonun tamamını buradan izleyebilirsiniz.

Orijinal makale ile ilgili bir not:

Orijinal makalede İngiltere’de M.Ö. 8500 ile 2500 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen 73 insan kalıntısından alınan örneklerde DNA incelemesi yapılmış. Yapılan bilimsel araştırma bu kadar. Bu DNA incelemesi, aynı devirlerde Batı Avrupa’da yaşamış olan avcı toplayıcı insanların DNA’sı ile “genetik yakınlık” gösteriyormuş. Bu insanlardan bazıları da İberya’da yaşıyormuş. Fakat İberya’da yaşayanların Akdeniz yolu ile Ege’den gelmiş olan çiftçiler olduğu biliniyormuş. Yani Anadolu’da yaşayanlar Britonmuş ve tabii Göbeklitepe’yi yapanlar da Britonlardır iması yapılmış oluyor. Böylece bu makalenin yazarları “DNA şapkasından tarih çıkartmakta” usta olduklarını göstermiş oluyorlar.

Peki orijinal makalede, ne Anadolu, ne Stonehenge, ne de Göbeklitepe’den bahsedilmediği halde bu ilişkileri kim kurmuş? Onu da BBC’nin propagandacıları uydurmuşlar. Hedef, Sayın Cengiz Özakıncı’nın anlattığı gibi, Anadolu’yu sahiplenmek için tarihsel taban hazırlamak.

Zaten bu sahiplenme girişimi Cengiz beyin programda bahsettiği Ancient Architect kanalında yayınlanmış videoda açıkça söylenmiş:

Bu yeni araştırma, Türkiye’de bulunan Göbeklitepe’nin medeniyetin doğduğu yer olduğunu gösteriyor. Kendilerini Batı Avrupa kökenli sayan insanlar, Göbeklitepe’yi yapanların sizin ecdadınız olduğuna inanabilirsiniz.

***

0:54
Levent Yıldız: Son dönemlerde bir araştırma ulusal ve uluslararası basında yoğun yer buldu. Habere göre İngiliz bilim insanları DNA incelemeleri sonunda Britanya adasında Neolitik dönemde yerleşik olanların Anadolu’dan yola çıkıp İber yarımadası üzerinden gelerek adaya yerleştiklerini saptadı. Peki bu araştırmanın hedefi gerçekten de bilimsel gerçekleri ortaya çıkarmak mı yoksa yüzyıllardır belki de yaptıkları gibi hedefleri doğrultusunda propagandalara destek sağlamak mı? Bu akşam hem bu soruya yanıt arıyacağız, hem de Hitit uygarlığında Turani Türk varlığını ortaya koyan Atatürk’ün oluşturduğu Türk tarih tezine karşı çıkarak Hititleri İndo-Germen, İndo-Aryan Avrupalılar olarak gösteren bilimsel etiketli propagandalara yanıtlar vereceğiz.

[…]

LY: Hocam iyi akşamlar.

Cengiz Özakıncı: İyi akşamlar.

LY: Hafta içersinde bir gelişme oldu, sizle de haberleştik,

CÖ: Evet.

LY: Hatta, sosyal medya üzerinden haberleştik

CÖ: Teşekkürler. Haber verdin, ben de, bir şeyler yaptım.

LY: Yani işte bu Stonehenge’i inşa edenler Anadolu’dan mı göç etti diye bir başlık altında, böyle çok acayip propaganda. Yani daha doğrusu, çok yaygın bir medya ağı ile bir anda piyasaya girdi. Bütün dünyada girdi, sadece Türkiye’de değil. Ama daha yoğunluklu Türkiye’de. Doğa ekolojisi ve Evrim adlı bir bilimsel yayın bu. Sizi kızdırayım, İngilizcesini söyleyeyim. Nature Ecology and Evolution. Daha havalı oldu mu?

CÖ: Oldu.

LY: Öyle oluyor ya. Hani Türkçe diyince, bazen İngilizce diyince, daha iyi hissediyor bazı kimseler. Ama biz Türkçesini kullanalım.

CÖ: Küresel oluyorlar, bir dakikada. Yani Türkiye sınırlarını aşıyorlar, herhangi bir sözcüğü İngilizce olarak dile getirdiklerinde, derhal Türkiye sınırlarını parçalayıp aşıp dünya vatandaşı haline geliyorlar.

3:05
LY: Türkçemiz dil bayrağımız.

CÖ: Evet. Aynen öyle.

LY: Biz dil bayrağımızı hep en tepede dalgalandırmaya devam edelim. Kim ne yaparsa yapsın. Doğal Ekolojisi ve Evrim dergisi böyle bir yayın yaptı. Siz bunu incelediniz. Nedir bu, hocam?

3:18
CÖ: Ben de baktım, BBC, İngiltere’nin haber kurumu, böyle bir haberle… İşte İngiltere’de, bu şekilde, devasa büyüklükte, bir kaç insan boyu büyüklüğünde taşlar bir araya getirilip böyle bir çember halinde dizilmişler. Bu işte gizemli bir anıt olarak kabul ediliyor, uzun süredir. Kim yaptı? Neden yaptı? Neydi amaçları? Bunlar uzaylı mıydı? Uzaydan mı geldiler? Gibi pek çok varsayım üretilmişti. Şimdi diyorlar ki İngiliz “flim” insanları, diyorlar ki, DNA’larına baktık, bunlar Anadolu’dan gelmişler. Ne zaman? 6 bin yıl önce gelmişler. 6 bin yıl önce Anadolu’dan gelip…

LY: taşı dikmişler…

4:28
CÖ: …bu taşları buraya dikmişler diyorlar. Şimdi tabii, bu halkın, bakın, İsa’dan önce 4 bin yıllarında Britanya’ya ulaştığı belirlendi, diyor haberin içinde. Ve işte, İsa’dan önce 6 binlerde başlayan büyük bir nüfus hareketliliğinin bir parçası olduğu vs. vs. Hatta göç edenlerin fotoğrafını da, şaşırmayın, bakın göç edenlerden birinin portresi. [

LY: 6 bin yıl evvel?

Stonehenge2

5:05
CÖ: Tabii, 6 bin yıl önceki, Britanya’ya Anadolu’dan gelen kardeşimiz buymuş. Yani bu ve bu gibi görünümlere sahiplermiş. Yani görsel olarak da destekliyorlar haberlerini. Daha da beteri, ya da daha da ilginci, ya da daha da önemlisi, bunlar çiftçi. Bu çiftçinin neden göç ettiğini tabii açıklayamıyorlar. Madem bunlar çiftçi, ekip biçiyor, ve yerleşik bir yaşam kurmuşlar, zorları neymiş de, Anadolu’dan, ki Anadolu’nun zirai durumu çok güzel, verimli bir ülke, uzun süre sisli bulutlar içinde yaşayan bir ülkeye göç etmesi bir çiftçinin tabii akıl alır bir şey değil. Fakat tabii, bu haber, İngiltere’de şöyle de yayınlara yol açtı. Ancient Architects, ne diyeyim size, Antik Mimarlar, Mimari, [YouTube] kanalında Early Neolitic Britons came from Turkey. Gelenlerin kim olduğunu da böylece söyledi, yani gelenler Türk değil, haa! Evet bunlar İngiltere’ye Anadolu’dan geldiler, ama onlar Briton’du Anadoludayken de. Briton olarak geldiler. Bu önemli değil mi sizce?

LY: Hem de nasıl. Bir daha gösterir misiniz? O çok önemli. Yani Neolitik dönemdeki Britonlar…

7:03
CÖ: Bakın biz diyoruz ki, proto-Türk diyorsun, [karşındaki adam] “On bin yıl önce Türk mü vardı?” diyor. İngiliz’e göre, 10 bin yıl önce Briton var.

LY: Bu duyguyu nasıl… hocam bir dakika, bunu nasıl aşacağız? Biz bunu dediğimiz zaman, dediğiniz gibi “Aaa, tamam herkes Türk, işte Amerikalılar da Türk, kızılderililer de Türk… Evet…”

LY: “10 bin yıl önce Türk mü vardı?”

LY: Ama bunu alkışlıyorlar…

CÖ: 10 bin yıl önce Briton mu varmış?

LY: Bunu okuyunca, “bu çok bilimsel bir yayın…” diyiveriyorlar.

7:38
CÖ: Ve kutlama yapıldı bu haber üzerine, biliyor musunuz? Buyurun kutlama fotoğrafı. Gittiler o Britonlar, o Stonehenge’in yanına, ellerinde biralarını, şaraplarını, rakılarını aldılar neyse, içeceklerini, müziklerini de götürdüler yanlarında, çılgınca “Atalarımız Britonlar…

LY: Anadolu’dan gelmişler…

8:01
CÖ: Anadolu’dan gelmişler, bunu atalarımız Britonlar dikmiş. Yani uzaylılar değil; Fransızlar değil; yani bir yabancı anıt değil bu artık, bizim, bizim, atalarımızın yaptığı şeyler şeklinde benimseyerek, mesela bakın “kutladılar” diyor, ve kim “Ancestor”, yani ne demek, akrabaları.

LY: Çok enteresan

Stonehenge1

8:40
CÖ: Burda, biz ok çizsek “hadi canııım!” oluyor ya, ama onlar ok çizebiliyor. Anadolu’nun Ankara’sından, Tuz gölünün civarından getirmiş oku, bööyle, getirmiş taa, İspanya ile Fransa’nın arasına sokmuş, oradan da götürüyor İngiltere’ye.. Denizler aşıyor falan falan… Daha da ilginci… Göbeklitepe’yi de Britonlar yapmış! Çünkü 6 bin yıl önce Anadolu’da Briton varsa, Anadolu’da da Stonehenge’e benzeyen dev taş anıtlar varsa, kim yapmış olabilir sizce? Değil mi? Anadolu zaten Briton yurdu. Değil mi?

LY: Gelmiş orda da yapmışlar; gelmişler burda da yapmışlar.

9:42
CÖ: Tabii. Zaten hep yaparlar. Yani, demek ki, Çatalhöyük olsun, Alacahöyük olsun, Göbeklitepe olsun, alayı Briton. Zaten Anadolu da Briton yurdu. Niçin gelmişlerdi zaten 1. Dünya Savaşında işgale?

LY: Çünkü burası Britanya. Yani eski Britanya.

CÖ: Kendi atalarının yurduna geldi adamlar.

LY: Tabii.

CÖ: Şimdi bakın.

LY: İşgal gerekçesi buydu yani.

10:11
CÖ: Bakın. Bu DNA şapkasından tarih çıkartma işi, özellikle 1990’lardan günümüze sürüyor. Bir takım tartışmalı tarihsel konular, kesin kanıta bağlanamamış, sadece varsayım düzeyinde kalmış bir takım tarihsel iddiaları, kendi lehine kanıtlamak isteyen emperyalist ülkeler –yarı sömürgeler, sömürgeler, yapamıyor bunu– emperyalist ülkeler, kim onlar, Fransa, İngiltere, Almanya vs.

LY: Amerika…

10:50
CÖ: Amerika. Onlar, efendim, biz DNA laboratuarı kurduk… Ben o DNA’dan, diyor, şunu bile anlıyorum diyor, yani, şurdan çıkmış yola, şuraya uğramış, buraya uğramış, Bering boğazına uğramış, İspanya’ya uğramış, Normandiya’ya ayak basmış, ordan Manş’ı geçmiş… ne yapıyorsun sen yaa??

LY: Tipini bile çizmiş…

11:13
CÖ: O nedenle diyorum ki, bilim insanları var, bir de “film” insanları var. “DNA’ya dayalı senaryo yazılır,” diye bir takım üniteler kurulmuş, onlar Ari ırkın üstünlüğüne dayalı tarih tezlerinin inanılmazlığını, dayanaksızlığını, saçmalığını, ve gerçekle örtüşmezliğini… Filanca filanca şey DNA ile kanıtlandı diyerek insanların ağzını kapatmak yoluna gidiyorlar. Tarih tezlerinin ispatında DNA’lara lütfen şüphe ile bakalım, lehimize bile olsa… Bakın ne diyorum, lehimize bile olsa, “şu, şu, şu tez DNA ile kanıtlandı” deniyorsa, lehime bile olsa şüphe ile bakarım.

LY: Yani onu bizim DNA laboratuarlarımızda da kanıtlamamız gerekir, en azından…

CÖ: Yok öyle bizim şeyimiz… o kadar gelişmiş durumda değiliz yani…

LY: Belki onlar da değil. Görmedik ki DNA laboratuarlarını.

CÖ: Ben diyorum ya film insanları DNA üzerine senaryo yazıyorlar diyorum.

LY: Peki neden şimdi? Ve amaç ne? Tekrar altını çizmeniz için soruyorum.

12:39
CÖ: Şimdi, bakın, Türkiye 1. Dünya Savaşında işgaline uğramış olduğu ülkelerin hala hedefindedir. Nokta. Bu gerçeği hazmettiğimiz zaman anlayabileceğiz emperyalistlerin bir takım davranışlarını. Bu çok önemli.

17:05
CÖ: Stonehenge’leri, bu İngiltere’de bugün BBC’nin haberine konu olan efendim işte Anadolu’dan 6 bin yıl önce gelen Britonlar kurdular bu taş büyük anıtları haberine konu olan o taş anıtları 1872 yılında bir başka İngiliz Turan ırkından olan insanların yaptığı anıtlar olarak değerlendirmişti. Ve buna yönelik kitabı çok önemli bir kitap olarak yıllarca ders kitabı olarak okutuldu. Şimdi, demek ki, şunu söyleyebiliriz, Stonehenge’lerle ilgili olarak daha önceki bir yargının silinip atılması kastıyla DNA’larla ispatlanmıştır ki falan falan işte bir yayın yapılıyor. Ferguson’u unutturmak için. Ferguson’un bulgularının üstünü örtmek için. Bir zamanlar bunları yazan Ferguson’un kraliçeden bilim ödülü aldığını unutturmak için. Evet. Durum budur. Önümüzde iki Stonehenge değerlendirmesi var. Biri BBC, DNA ile yaptık; öbürü Ferguson…

LY: Dönemin şartları ile… Siz ikisine de karşısınız da… bunu biliyorum, ama, sonuç olarak peki Göbeklitepe ile bağ kuruyor musunuz?

CÖ: Kurmuşlar.

LY: Yani bu haberin, şimdi zamanlaması, hem de şimdi çıkartmaları…

18:41
CÖ: Göbeklitepe’yi, Anadolu’yu tümden sahiplenme; kendi ata yurtları olarak değerlendirme girişimidir. Bu korkutucu bir…

LY: Arkası tehlikelidir diyor musunuz?

CÖ: Tabii, diyorum. Bütün bunların hepsi birikim, ve ilerde yeni bir paylaşım savaşında Anadolu kimin cebine girecek.

LY: Peki. bizim medyamızın bunu alkışlayarak haber yapmasına ne diyorsunuz?

19:05
CÖ: Ya, Fransa’da bir Atatürk düşmanının Mustafa Kemal ile ilgili makalesi yazının içeriği Atatürk’ü aşağılamalarla dolu olduğu halde, bir Fransız tarih dergisi Mustafa Kemali kapak yaptı diye sosyal medyada on bin kere paylaşıldı “gördünüz mü Mustafa Kemal’i Batılılar bile el üstünde tutuyor” falan dediler. Halbuki yazının tamamında Atatürk aşağılanıyordu. Burda da Anadolu lafı geçti ya, tamam, hah, zannediyorlar ki, İngiliz Anadolu derken Türk’ü kastetti. Hayır.

LY: Hocam, emin olun, içimizde Türk değil İngiliz olmak isteyen Türkler var.

CÖ: Evet.

LY: Medyanın belli kesimlerinde de yani. Mesela, Türkçe’yi reddedip İngilizce konuşuyorlar. Bu da bir şey değil mi?

CÖ: Yani.

LY: Bir şey ifade etmiyor mu?

CÖ: Ediyor. Çok şey ifade ediyor. Ama anlayana. …

CÖ: Atatürk ne diyor, “ben sporcunun, zeki, çevik ve ahlaklısını severim.” Ben de diyorum ki, “Ben Türk’ün, ve Atatürkçü’nün zeki, çevik ve ahlaklısını seviyorum.”

LY: Ve okuyanının…

CÖ: Ve okuyanını. Ve okuduğunu da anlayanını. Sırf okuması da yetmiyor. Okuduğunu anlayacak, özümseyecek, değerlendirecek, yorumlayacak…

LY: Sorgulayacak.

CÖ: Sorgulayacak.

LY: Atatürk gibi düşünmeye çalışacak.

CÖ: Aynen öyle.

LY: Hocam buna ekleyeceğiniz var mı?

CÖ: Şimdi, tabii, İngiltere tarihine Turanlı sokulmamış oluyor bu haberle. Briton Briton’a yapmışlar ne yapmışlarsa. Anadolu Britonların anayurdu olmaya doğru, böyle gıdım gıdım, küçük küçük senaryolarla, götürülüyor.

CÖ: Görüyor musunuz, uydurulan bir senaryonun, film adamları tarafından uydurulan tarihsel senaryoların, eninde sonunda sömürgecinin sömürge çıkarlarını korumak sömürgesini akla uygun tarihe uygun hatta etnik hak olarak filan gösterme çabalarının bir aracı haline geliyor. O nedenle bu gibi yayınları son derece dikkatle izlemekte yarar var. Bir de şunu sormak gerekir. 6 bin yıl önce Anadolu’da kim vardı da sen onlara Briton diyorsun? Soru bu. Şimdi Hititlere geleceğiz.

LY: Bağlantılı ya konu zaten.

24:59
CÖ: Şimdi bakın. Hitit denilen, halkın Anadolu’ya İsa’dan ince 2. binde, işte, kuzeyden geldiği, söylenir. Genel kabul edilmiş bir yargıdır bu. Ee, demek ki Hititler’den önce bir halk var. Yani gelenler Hititler değil yani. Kim o? Hititler’den önce Hatti’ler varmış. Bu da ayrı bir macera. Hititlerden önce Anadolu’da Binlerce yıllık bir varlığı ile Hatti’ler varmış. Hititler İndo-Ari ve Aryan ırkındanmış, fakat Hititlerden öncekiler, Hattiler yani, Ari dili kullanmıyorlarmış. Onlar eklemeli, Türkçeye benzer eklemeli bir dil kullanıyorlarmış. O zaman kim gitmiş oluyor 6 bin yıl önce? Hattiler gitmiş oluyor. Stonehenge haberi, DNA vs. dili Hint-Ari olmayan Hattileri Briton yapma çabasıdır ki, aman Allahım. Türk tarih tezi, Hattilere dayanır. Türk varlığının, Turani varlığın, dili Türkçeye benzer, eklemeli dil kullanan bir toplumun, Anadolu’da ilk uygarlığın sahibi olduğu tezi, Hattilere dayalıdır. Bunu birazdan göreceğiz. İşte Türk tarih tezinin, Türk benzeri, Türkçe benzeri dil kullanıyor dediği Hattileri, DNA testi yaptık onlar Britonmuş demeye çalışan bir İngiltere ile karşı karşıyayız. Daha ilerde, daha ayrıntısı ile bu konuyu işleyebiliriz.

31:32
CÖ: Tarih tezi masum bir şey değildir. Saldırıya ya da savunmaya yönelik sonuçları olur tarih tezlerinin, dedik. İndo-Avrupa tarih tezi, saldırgan emperyalist bir tezdir, dedik. Türk tarih tezi, anti-emperyalist, saldırılara set çeken, bir tarih tezidir, dedik. Bunları tekrar hatırlatalım.

Notlar:

Tarihin Bilinmeyen Yüzü programının 21 Nisan, 2019 tarihli bölümü.

— Programda adı geçen Ancient Architects kanalında yayınlanan program. Stonehenge Builders Revealed? Early Britons Came from Turkey (İngilizce)

— Neolitik çağ, Cilalı Taş Devri imiş M.Ö. 5000-8000 yılları arası.

İngilizlerin Göbeklitepe’ye Çökme Operasyonu.

İnanç nedir?

İnanç bir silahtır… —@Eris_Bey

………………………………

1. İnanç dediğimiz şey, en temel ve en genel anlamı ile, sabit tutmaya ve sorgulamamaya karar verdiğimiz ifadelerdir.

2. Matematikte bu tip sabit tutulan önermelere aksiyom denir.

3. Fizikte sabit tutulan miktarlara birim denir. Bazen fizikçiler daha önce tanımladıkları bir birimi “doğa sabiti” diye kutsallaştırırlar.

4. Töre de sabit tutulan davranış biçimleridir; bir toplum bazı sözleri ve davranışları sabit tutar ve kuşaktan kuşağa aktarır. Kutsallaştırılmış bu inanç sistemi o toplumun varlığını bir bütün olarak devam ettirmesini sağlamak için vardır.

5. İnanç sadece din ile ilgili bir kavram değildir. Bilimde bile inanç vardır. Mesela son günlerde medyaya servis edilen karadelik sözde fotoğrafına herkes sorgulamadan inandı. Kimsenin aklının ucundan geçmiyor acaba karadelik diye bir saçmalık var mı ki fotoğrafını çekmişler diye…

6. Yani, inançsız yaşayamayız.

7. Matematikte olduğu gibi hayatımızda da hem değişkenler (sorgulanabilirler) ve de sabitler (sorgulanamazlar) vardır.

8. Bütün inançlar tanımlamadır. Kimin tanımlamasını kabul edeceğiniz size kalmıştır.

9. Her sabitin bir sahibi vardır; genelde onu ilk tanımlayan o sabitin sahibi olur. Daha sonra sabitler el değiştirilebilir veya alınıp satılabilir. Her ticari markanın bir sahibi olduğu gibi. Markanın da bir sabit olduğunu söylemeye gerek var mı?

10. Karadelik tanımlamasının sahipleri fizikçilerdir ve onu değerli bir marka gibi korurlar ve parlatırlar. Fizikçi olmayan birisinin karadelik kavramını sorgulaması ciddiye alınmaz.

11. Dinin sahibi inananlar değil dinin hiyerarşisidir. İslamda din hiyerarşisi ile devlet hiyerarşisi birbirinden ayrılamadığı için din sabitlerinin sahibi devlettir. Dinin sabitlerini kutsallar da denir.

12. İnanç bu anlamda bir silahtır; devlet dinin sahibi olduğu için, halkına yaptırmak istediklerini din aracılığı ile kolayca yaptırabilir.

13. Her inanç sorgulanabilir çünkü her inanç bir tanımlamadır. Güçlünün size dayattığı inançlarını sorgularsanız sonuçları olabilir.

Notlar:

İnancın bir silah olduğunu söyleyen paylaşım.

Karadelik fotoğrafı neyin fotoğrafı?

Çağrı Mert Bakırcı’nın 14 Nisan 2019 tarihinde Birgün gazetesinin Pazar ekinde çıkan, İlk defa görüntülenen karadelik neden önemli? adlı yazısının bu konuda medyada gördüğüm en bilgilendirici yazı olduğunu düşünüyorum.  Fakat asıl sorulması gereken soru şu: Karadelik diye bir şey doğada olmadığına göre bu “bilim insanları” olmayan bir şeyin fotoğrafını nasıl çekmişler? Çağrı beye açık mektubumu aşağıya kopyalıyorum.

……………………………….

Çağrı bey,

Medyada bu konuda gördüğüm en bilgilendirici ve en eleştirel yazı olduğunu söyleyebilirim. Teşekkür ederim. Fakat siz bile bu “bilim insanlarının” otoritelerini sorgulamadan kabul ediyorsunuz ve asıl sorulması gereken soru olan “Karadelik diye bir şey var mı ki fotoğrafı çekilebilsin?” diye sormuyorsunuz.

Evet, medyaya servis ettikleri görüntünün bir fotoğraf olup olmadığını sorguluyorsunuz ama sonunda fotoğraf olmasa bile fotoğraf denebileceğini kabul ediyorsunuz. Bence bu bir fotoğraf değil çünkü toplanan veriler daha önceden belirlenmiş bir model ile karşılaştırılarak o modele uygulanıyor. Ortaya çıkan kaba görüntü de grafik iyileştirme algoritmaları ile temizleniyor ve ortaya istenen görüntü çıkıyor. Buna fotoğraf demek zor. Sizin de işaret ettiğiniz gibi, bir çok teleskoptan gelen verilerin birleştirilmesi olayı da var ama bir de verileri önceden belirlenmiş bir modele uydurma var. Yani eski karadelik görsellerine simülasyon deniyorsa; bir fotoğraf olduğu iddia edilen bu görüntü de büyük ölçüde simülasyon bence.

Ama bu görselin fotoğraf olup olmaması o kadar da önemli değil. Fotoğraf olmayan bir şeye fotoğraf diyerek fotoğraf kelimesini yeniden tanımlamaları sadece bu “bilim insanlarının” yalan söylediğini gösterir. Asıl önemli olan doğada varolmayan bir şeyin fotoğrafını çekmeleri.

Karadelik nedir? Karadelik fizikçilerin uydurduğu bir etikettir. Neyin etiketidir veya neyin ismidir? Matematikteki tekillik kavramına fizikçilerin verdiği bir isimdir. Tekillik ise sıfırla bölünme olayına fizikçilerin verdiği bir isimdir. Yani bu “bilim insanları” sıfırla bölünmenin fotoğrafını çekmiş oluyorlar. Böyle bir şey olamayacağına göre, bu ya bir mucizedir veya sahtekarlıktır. Ben mucizelere inanmam; o zaman bunun bir sahtekarlık olduğunu söylüyorum.

Karadelikler konusunda medyada tekrarlanan standart fizik propagandası vardır. Nedir bu propaganda? Schwarzschild diye bir fizikçi Einstein denklemlerine bulduğu bir çözümde bu karadelikleri öngörmüş. Bu öngörü de bu fotoğraf sayesinde kanıtlanmış.

Ben Schwarzschild’ın makalesine baktım. Orada sadece 2 tane sıfırla bölünme olayı var ve Schwarzschild sıfırla bölünme olayının doğada olmayan sonuçlar verdiği için onlardan kurtulmayı deniyor. Matematiksel oyunlar ile bir tanesinden kurtuluyor ama diğeri kalıyor. Yani Einstein denklemleri doğada tekillik olduğunu öngörüyor. Sadece bu sebepten zaten o denklemlerin çöpe atılmaları gerekir. Ama fizikçiler denklemleri düzeltmek ve çöpe atmak yerine matematik oyunları ile tekillikleri halı altına süpürmeyi tercih ediyorlar.

Einstein da denklemlerinin tekillik doğurduğundan memnun değil; o da bir makale yazıyor ve tekillik diye bir şey doğada yoktur diyor.

Fakat fizikçiler Einstein’ın otoritesini korumak ve yüceltmek için sıfırla bölünme olayını cisimleştiriyorlar ve onlara karadelik diyorlar. Doğada olmayan bir şey cisimlendirilmiş oluyor ve bir de fotoğrafı çekiliyor.

Tekrar teşekkürler.

Notlar:

Çağrı Mert Bakırcı’nın bahsedilen yazısı.

— Avusturalya’lı araştırmacı Stephen Crothers’in karadeliklerin olmadığını ispatlayan yazılarını burada okuyabilirsiniz. (İngilizce)

— Karadelik fotoğrafı ile ilgili diğer bir yazım: Asrın Buluşu: Mickey Mouse’un doğada fotoğrafı çekildi!

Asrın Buluşu: Mickey Mouse’un doğada fotoğrafı çekildi!

Uluslararası bilimadamları bir ormanda gezen Mickey Mouse’un fotoğrafını çektiler.

Türkçe adı Miki olan, Mickey Mouse, Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisinin bir öngörüsüdür. Einstein Denklemleri’nin Walt Disney çözümlerini alıp, De Sitter Evreninin bir versiyonu olan Disney World evrenine uygularsanız Miki’nin öngörüldüğünü anlarsınız.

Bugün yaptıkları basın toplantısında bu değerli bilim adamları, aslında Miki’nin kendisini değil gölgesini fotoğrafladıklarını açıklamışlardır. Genelde, kalabalıklardan kaçan ve çok utangaç olan Miki’nin aniden ortaya çıkmasının sebebi bu bilim adamlarına “Kara Delik’ler sadece benim kadar gerçektir. Nasıl fotoğrafını çektiniz diye” sormakmış.

Notlar:

— Kara deliklerin fotoğrafını çektiklerini söyleyen “bilim” insanlarının basın toplantısı:

— Aslında neyin fotoğrafını çektiklerini açıklayan güzel bir yazı. (İngilizce)