“Teşekkür ediyoruz Azra’nım.”

Zeynep Oral’ın arkadaşı Azra Erhat için ölümünden sonra yazdığı yazı:

Azra hanım, tehlikeliydiniz, biz sizi fakülteden kovduk, hapishanelere soktuk, hücrelerde tuttuk. Hapisten sonra işinizden kovduk. Artık sizi hiçbir yerden kovamayız ya da kapatamayız. Artık Mavi Yolculuklar’daki kuşlar gibi, uçurtmalar gibi, rengarenk rüzgar gülleri gibi özgürsünüz! Özür dilemek için geç kaldık. Teşekkür ediyoruz Azra’nım.”

Bu ne kadar üzücü bir durum…

10 bin yıllık, dünyanın en güçlü devleti, korkusuz Türkiye Cumhuriyeti, edebiyatçı bir vatandaşından korkup onu hapislerde süründürüyor! Devletimiz kendini nasıl bu kadar küçültebiliyor? Nazım Hikmet. Sabahattin Ali. Halikarnas Balıkçısı… Daha niceleri. Peki neden? Devlet bu zararsız fikir insanlarının kendisine nasıl bir zarar verebileceğinden korkuyor?

Devlet Azra Erhat’ın ailesinden özür dilemiş mi? Özür dilemeyi düşünmüş mü?

………………………..

Bence devlet bu konuda ciddi bir çalışma yapıp, devlete zarar verebilecek insanlarla veremeyecek insanları birbirinden ayırabilmek için kendine bir yönetmelik hazırlamalıdır. Böylece, işgüzar veya dış güçlerin güdümündeki bir bürokrat kendi inisiyatifi ile masum insanların hayatını karartamasın.

Şu anda devlet bu ayırımı yapamıyor; şairler içeri alınırken bankaların içini boşaltan insanlar ödüllendiriliyor. Bu iki tip insandan hangisinin devlete zarar verdiğine devlet kendi başına karar veremiyor; onun için böyle bir yönetmelik devletin kendi menfaati için şart.

Bu yönetmeliğin ilk maddesi,

1. İşi gücü eski Yunancadan çeviriler yapıp, mavi yolculuğa çıkan, doğa aşığı, ince ruhlu, gerçek bir Cumhuriyet kadını, övülmelidir, yüceltilmelidir, kesinlikle özgürlükleri kısıtlanamaz…

olmalıdır.

Böyle bir yönetmeliğe göre hareket eden bir devlet dış güçlerin isteği üzerine kendi aydınlarını aşağılayıp süründürmez. Güçlü Türk devletine yakışan da budur.

Notlar:

— Zeynep Oral’ın Azra Erhat hakkındaki yazısını, Melda Davran’ın Kız Gücü Hikayeleri adlı kitabından aldım. Sayfa 37.

Azra Erhat hakkında bilgi.

Korkak devlet istemiyoruz.

Şarkıcıdan korkan devlet.

2023 Eğitim Vizyonu hakkında…

2023 Eğitim Vizyonunun temel amacı; çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış ve bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen, bilime sevdalı, kültüre meraklı ve duyarlı, nitelikli, ahlaklı bireyler yetiştirmektir.

………………

Ne kadar yanlış bir eğitim vizyonu!

Eğer Milli Eğitim Bakanlığı eğitimin amacını böyle tanımlıyorsa, o zaman Türkiye’nin menfaati için çalışmıyor demektir. Bu vizyon zamanın ve memleketin şartlarına uymayan gerçek dışı bir vizyondur. İdealist bir akademik tarafından yazılmış bir martavaldır.

Diyelim ki bu vizyondan geçmiş bir talebe mezun oldu. İş bulamaz ki. Bir de bu vizyon hangi eğitim düzeyi için geçerli olacak? İlkokul mu? Lise mi? Üniversite mi? Bunların hedefleri aynı olamaz.

İlkokul denen olay en fazla, ama en fazla, 6 ay sürmelidir. İlkokulda sadece okuma yazma, çarpım tablosu ve basit oranlarla hesap yapma öğretilmelidir. Bunları bilen bir çocuk artık hayata hazırdır. Gerisini kendi öğrenir. Milli Eğitim bakanlığının hapishanelerinde öğreneceği hiç bir şey olamaz.

En fazla altı ay süren ilkokuldan sonra çocuk —eğer isterse— aktif olarak üretim yapan atölyelerin bulunduğu bir ortama salınır. Bu atölyeler hayatı yansıtan yerler olmalıdır: Resim, müzik, matematik, marangozluk, kodlama, vs. vs. Bu atölyelere serbestçe girip çıkan çocuk istediği atölyede istediği kadar kalıp istediğini yapmakta serbest olacaktır.

Hekimlik ve avukatlık gibi bir kitap bilgisini ezberlemeye dayanan özel uzmanlık alanlarına girmek isteyen çocuklar da bu alanlarda çalışan işyerlerine stajyer olarak yollanır.

Sadece istediğini severek yapan insanlar hayatları boyunca başarılı olurlar.

Bir sınıfta bir sırada oturup bir öğretmenin tahtaya yazdığı şeyleri dinlemenin eğitim olduğu anlayışı yanlıştır. MEB sınıf tahtasını akıllı yapmakla çocukları akıllı yapacağını zanneden bir hiyerarşik kurumdur. “Sınıf” denen tecrit odalarında uygulanan bu sapık sözde “eğitim” sistemi yeryüzünden silinmelidir.

MEB’in vizyonunda konulan hedeflere teker teker bakalım. Hepsi muğlak ve genel kategoriler. Okulcu akademik eğitimcilerin masa başında ve çoğunlukla Amerikan materyallerini birebir tercüme ederek uydurdukları tumturaklı boş laflar. Son moda boş laflara örnek mi verelim? MEB son moda “singularity” kelimesini “tekillik” diye tercüme edip sanki eğitim bağlamında bir anlamı varmış gibi kullanıp duruyorlar. ”Bizim tekilliğimiz” zart zurt…

…çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış…

“Çağın ve geleceğin becerileri ile donanmış” ne demek? Nasıl bir hedef bu? Belki ben bir çocuk olarak, geleneksel el sanatlarına meraklıyım ve minyatür sanatını öğrenmek istiyorum. Veya futbolcu olmak istiyorum. Veya bir bakkal dükkanı açmak istiyorum. Veya aile şirketimizin başına geçmek istiyorum. Bunların hiçbirinin “çağın ve geleceğin becerileri” ile ilgisi yok.

Zaten MEB ağına düşürdüğü talebeleri kendilerine has benzersiz bireyler olarak görmüyor ki. Ülkenin ve talebelerin iyiliğini tek önceliği yapan bir Milli Eğitim Bakanlığının vizyonu şöyle olmalıdır:

Her talebeyi kendine has becerileri ve hayalleri olan bir cevher olarak görüp bu cevherin parlaması için gereken ortamı yaratmak.

Bu kadar basit.

Futbolcu olmak isteyen çocuğu gereksiz yere matematik, edebiyat, tarih, kimya dersleri ve sınavları ile meşgul etmeyin. Eğer bu gereksiz dersleri zorla öğretiyorsanız o zaman sizin amacınız çocuklara faydalı olmak değil öğretmenlerinize daha geniş bir iş alanı yaratmaktır. Eğer çocuk futbolcu olmak istiyorsa sizin göreviniz onun en iyi futbolcu olması için gerekli olan ortamı yaratmaktır.

Matematikçi olmak isteyen bir talebeyi neden bir sürü gereksiz derslerle meşgul ediyorsunuz? Gönderin çocuğu Matematik Köyü’ne orada istediği gibi matematik yapsın. Yüzde yüz randımanlı olarak matematik öğrensin.

Siz bütün çocukların aynı olduğunu varsayıp hepsini aynı sınıfa tıkıp kafanıza göre uydurduğunuz çoktan çürümüş bir müfredatı zorla öğretmeye çalışıyorsunuz. Neden? Çünkü eğitim uzadıkça ve müfredat şiştikçe öğretmenlerinize yeni kadrolar açılmış oluyor. Zaten eğitimin amacı öğretmek değil sınavdan geçirmektir. Eğitimin asıl amacı ise devletin memurları olan öğretmenlere iş alanı yaratmaktır. Bu gerçeği görelim.

…ve bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen…

Bu çağın becerileri ile donanmış çocuklar bir de bu becerilerini “insanlık hayrına” sarf etmeliymişler. Bu nasıl bir saçmalık? Nasıl böyle bir şey düşünebiliyorsunuz? Bu çocukların sadece ve sadece kendi menfaatlerini düşünmeleri gerekir. Kendileri için iyi olan neyse onu yapmalılar. MEB için iyi olanı zorla yapmaları gerekmiyor. Sevdikleri işleri yapanlar zaten memleketlerine de faydalı olurlar. İnsanlıkla ne alakası var bunun? Boş laflar bunlar.

…bilime sevdalı…

“Bilime sevdalı” olmalıymış. Neden? Belki ben sanatçıyım. Sana ne ey MEB! Benim neye sevdalı olacağımı bana dayatmak sana mı kalmış? Bunlar Avrupa aydınlanmacılığı hayranlığına saplanmış kalmış insanların palavralarıdır. MEB ve bu kökten aydınlanmacılar veya bir türlü aydınlanamayanlar ve aydınlanmayı bir hedef zanneden aydınlanma yobazları hala 17. yüzyıl Avrupa aydınlanmacılığı hayranlığı ile kalkınacaklarını zannediyorlar. Sanki Avrupa aydınlandığı için kalkınmış gibi. Avrupanın uydurduğu bu propagandaya hala inananlar siz aydınlanmanıza aydınlanma saplantınızdan kurtularak başlayın.

Bilim nedir ki? En azından teknoloji deyin. Bilimin kalkınma ve ilerleme ile alakası yok. Teknolojinin var. Ama teknoloji herkes için değildir. Her çocuğun teknoloji alanında kendini göstermesi gerekmez. Belki ben ticaret yapmak istiyorum. Teknoloji ve bilimle hiçbir alakam yok. Ama MEB’in vizyonunda bilim sevdalısı olmak var diye MEB zorla beni bilim adamı yapmaya çalışacak. Bilerek okumamayı seçip ticaret hayatına atılan bir Vehbi Koç mu yoksa bilim adamıyım diye ortada dolaşan bir Celal Şengör mü memlekete daha yararlı işler yapmıştır. Siz belki bilemezsiniz, okumayan Vehbi Koçlar, Hacı Sabancılar memlekete daha faydalı olmuşlardır.

İşte sizin bu vizyonunuzun ideal ürünü Celal Şengördür. Sizin amacınız Celal Şengörler yetiştirmektir. İşte bilim adamı. İşte bilim sevdalısı. İşte insanlığa faydalı olduğunu iddia eden birisi. Tam sizin adamınız.

Bilim adamı dediğin bir akademiktir. Bu akademiklerin ülkenin kalkınmasına katkısı sıfırdır. Neden çocukları bilim adamı olmaya zorluyorsunuz? Bilim adamı olmak isteyen varsa onları teşvik edersiniz. Siz bütün çocukları aynı kalıba sokarak hiçbirinin istediği alanda gelişmesine fırsat vermiyorsunuz. Yazıklar olsun.

…kültüre meraklı ve duyarlı…

“Kültüre meraklı ve duyarlı” nasıl bir vizyondur ya! Belki ben kendimi bilgisayar bilimine vermek istiyorum ve bütün zamanımı bilgisayarlarla çalışarak geçirmek istiyorum. MEB bana zorla kültür öğretecekmiş! Kültür dediği nedir? Tiyatroya mı gitmeliyim? Dizi mi seyretmeliyim? Neymiş bu kültür? Operaya mı gitmem gerekiyor? Neden? Böyle bir vizyon olabilir mi? Bir kere bu özel hayata girer. Her ailenin kültür anlayışı değişik olacaktır. MEB’in kültür vizyonu olamaz. Boş laflar.

…nitelikli…

“Nitelikli” ne demek? Hangi konuda nitelikli? MEB talebelere tek bir konuda nitelik veriyor o da sınav geçmek. MEB sınav robotları yetiştiriyor. MEB bir de utanmadan böyle bir vizyon ile ortaya çıkıyor. Pratikte MEB bakanlığının bir tek vizyonu var, açıkça söylenmeyen tabii, o da çocukların okula başladıklarında içlerinde olan cevheri sistematik olarak öldürmek. Bunu da acımasızca kendi öğretmenleri aracılığı ile yapıyor. Yani MEB ülkenin en değerli insan kaynağı olan çocukları ve gençlerin yaratıcılıklarını ve yaşama isteklerini sistematik olarak körleten bir sistemi devam ettiren bir suç örgütüdür.

…ahlaklı…

“Ahlaklı bireyler” mi? Ey MEB sana ne çocukların ahlakından. Ahlak ailelerin çocuklarına vereceği bir şeydir. Senin tek bir hedefin ve görevin olabilir o da çocukları bireyler olarak görüp her bireyin istediği alanda parlamasını sağlamak için gereken ortamı yaratmaktır. İşe bütün öğretmenlerini işten atarak başla. Ondan sonra bütün okullarını kapat. Yani sınıfları boşalt, sıraları at. Bütün okulları çalışır atölyeler haline getir. Bırak çocuklar istedikleri gibi çalışsınlar. Her çocuk ne yapmak istediğini sizin hazırlayacağınız şişmiş müfredattan çok daha iyi bilir. Sınav denen olayı eğitim sürecinden atın. Hiç bir çocuk hiç bir zaman hiç bir sınava girmesin.

Eğer bu dediklerimi yaparsanız ancak o zaman ülkenin en değerli insan kaynağı olan çocuklarımıza hakları olan değeri vermiş olursunuz.

Notlar:

— Milli Eğitim Bakanlığı 2023 Eğitim Vizyonu.

Vehbi Koç ve eğitim.

Celal Şengör, bir akademik yobaz.

Nesin Matematik Köyü

Ali Nesin konuşması ve bir oyun olarak matematik

Videoyu ilgi ile izliyordum ama bir yerden sonra o durmadan araya girip Ali beyin lafını kesen beyefendiden sıkıldığım için izlemeyi bıraktım. Halbuki ilginç şeyler öğreniyordum. Fakat o beyefendinin hareketleri bir konuyu da açıkça görmemi sağladı.

Ne yapıyordu peki o beyefendi? Ali Nesin’in daha genç talebelerinin sorgulamadan kabul edeceği bazı sözlerini kabul etmiyor ve sorguluyordu.

Ben de şöyle düşündüm.

Matematik bir oyundur. Bu oyunu profesyonel matematikçiler kendi aralarında oynarlar. Oyun nedir? Oyun oyunun kurallarını tanımlamaktır. Yani profesyonel matematikçilerin işi bu oyuna yeni kurallar üretmek ve kendi aralarında tartışarak (oynayarak) bu kuralları geçmiş kurallarla uyumlu hale getirip resmi matematik kuralları kitabına eklemektir.

Bir oyunun sınırları da olmalıdır. Profesyonel matematikçiler (aslında profesyonel demeye gerek yok, sadece matematikçiler diyelim) kural koydukları gibi oyunun sınırlarını da belirlerler. En önemli sınırlardan biri analiz derinliğidir. Her cevap yeni sorular ürettiği için (ispatı?) soruların bir yerde durdurulması gerekir. Matematikçiler bu sorgulama sınırlarını da belirlerler. Matematiği kendi aralarında oynadıkları için de tanımlanıp kabul edilmiş sınırları gerçek sınırlar olarak kabul ederler ve bu sınırları sorgulamazlar.

Zaman içinde bu sınırları sorgulayan matematikçiler çıkar ve yeni sınırlar belirlerler. Eğer bu yeni sınırları diğer matematikçilere kabul ettirebilirlerse isimlerini de matematik tanrıları arasına yazdırmış olurlar.

Oyun kuralları ve sınırları sadece matematikçiler tarafından resmi kanallarda tanımlanabilir, tartışılır ve belirlenebilir. Matematikçi olmayanların ne kuralları ne de sınırları sorgulama veya yeniden tanımlama yetkileri vardır.

Bu yüzden bir sınıfta veya dershanede veya konferans salonunda bir matematikçiyi dinleyen bir kişinin matematiğin kurallarını ve sınırlarını sorgulaması ve konuşmacıyı soru yağmuruna tutması hoş karşılanmaz. O kişi oyunu iyi oynamıyor demektir. Onun bu oyundaki rolü seyirci ve dinleyici olmaktır. Onun matematik eksiği vardır ve konuşmacının sayesinde bazı eksiklerini tamamlayabilecektir.

Dershane kural ve sınır belirleme ortamı değildir. Konuşmacı matematikçi bile bilinen kuralları ve sınırları dinleyicilerine aktarmaktadır. Yeni bir buluş sunmamaktadır. Bir dershanede oynanan oyun matematikçilerin kendi aralarında oynadığı oyun değildir.

İşe böyle bakarsak matematiğin iki yüzü olduğunu da görebiliriz: ezoterik ve eksoterik. Yani içe bakan ve dışa bakan. Ezoterik matematiği matematikçi olmayanlar tam olarak anlayamazlar.

Ders vermek demek zaten ezoterik matematiği eksoterik dile tercüme edip halka sunmaktır. Matematik oynamayı meslek edinmek isteyenler resmi kanallara yani okullara başvurarak ezoterik matematiği öğrenmeye başlayabilirler.

Matematik bir oyunsa matematikteki kesin ispatlar nasıl varolabiliyor? Matematik bir oyun olduğu için! Zihinsel bir oyun olduğu için. (Videoda Ali bey zaten herşeyin zihinsel olduğunu bir kaç kez tekrarladı.) Matematik kendi kurallarına göre oynanan bir oyun olduğuna göre matematiğin kesin ispatları da sadece bu oyunun içinde geçerlidir. Gol kavramının sadece futbol oyunu içinde anlamı olduğu gibi.

Notlar:

Bahsi geçen video.

— Her cevabın yeni sorular ürettiği nasıl ispatlanır? Bu sorunun cevabı nedir ve yeni sorular üretiyor mu?

— “Zaman içinde bu sınırları sorgulayan matematikçiler çıkar ve yeni sınırlar belirlerler.” Euclid’in sınırlarının zorlanıp yeni geometriler tanımlanması gibi.

— Ezoterik ve ekzoterik hakkında Samih Rifat’ın Aristoteles’in Poetika’sına yazdığı önsözden: “Önceleri derslerini yürüyerek veren, “gezimci” felsefeci Aristoteles’in öğretisinin, iki metin grubunda toplandığını söylüyor eski kaynaklar. Antikçağ’da yaygın bir kanıya göre sabahları, kendi öğrencilerine, —demek ki bir seçkinler topluluğuna ders verirmiş Aristoteles— bu derslerde anlatılan konular, verilen bilgiler, ezoterik (esoterikos: içerde olan içrek) öğreti grubunu oluşturmuş. Akşamüstleri de daha yaygın bir gruba, halktan insanlara, “dışarı”ya ders verirmiş; burada anlatılanlar da, daha kolay anlaşılır, ekzoterik (eksoterikos: dış, dışa dönük) metinler grubunu oluşturmuş. Sağlığında yalnızca bu ikinci grup derslerini, çoğunlukla da diyalog biçiminde yayınlamış […] Aristoteles); ezoterik öğretisini de, hiçbir zaman yayınlamadığı ders notları biçiminde ölümüne dek saklamış.” Aristoteles, Poetika, Şiir sanatı üstüne. Çeviri: Samih Rifat. Can Yayınları. Sayfa 11.

— Johan Huizinga, Homo Ludens.

Hoparlör medeniyeti

Yine seçim var yine hoparlörlü minibüsler yollara dökülmüş. Ben de bu eski yazıyı bulup çıkardım:

Minibüse hoparlör bağla, propaganda resimleri mantola, hoparlörü sonuna kadar aç bangır bangır marşlar ile bütün mahalleyi ayağa kaldır! Sonuç? Bir tek allahın kulunun bile bu hoparlör canavarlarının marşlarını duyup da oyunu değiştirdiği görülmemiştir. Gürültü kirliliği yapmıştır o kadar.

Kamyona hoparlör bağla “HURDACI GELDİ HURDACI! HURDALAR ALIYORUM! diye mahalleyi ayağa kaldır. Yine de seçim minibüsleri kadar gelişmiş ses sistemi olmadığı için bu seçim propagandacıları kadar gürültü kirliliği yaratamaz.

Zerzavatçı kamyonunu unutmayalım. O da patates soğan domates fasulye yükler hoparlörü ile satar. Bazı canı sıkılmış ev hanımları, dizilerin reklam arasına rastlarsa, balkondan “1 kilo patates” diye seslenir; çırak bir kilo patatesi tartar bayana götürür 2 lirayı alır gelir. Mazot parası çıkar mı belli değil.

Bir de Diyanet’in hoparlörcüleri var; bunlar da Mimarların mimarı Koca Sinan’a saygısızlık yapmayı kendilerine vazife bilirler ve Selimiye gibi bir başyapıtın minaresine hoparlör takarlar. Ve Süleymaniye’yi hurdacı kamyoneti seviyesine indirirler. Bunların sanat eserine saygıları bu kadardır. Daha küçük ilçe camilerine daha da büyük saygısızlık yaparlar, minareyi baz istasyonu yaparlar.

İlçe belediyelerinin hoparlör sevdası minarelere hoparlör bağlamakla bitmez; ilçedeki her elektrik direğine üç adet, her yöne bakan, hoparlörler asmadan duramazlar. Bunlar için medeniyet demek üstünde hoparlör olan elektrik direği demektir! Bu direklere astıkları hoparlörlerden de saçma sapan anonslar yapmayı çok severler. Sadece bu iş için işe alınmış kadrolu bir kız vardır; her anonsu ikişer defa okur, o sinir sesi ile. Nedense belediye anonsu yapan bütün kızlar hep aynı ses tonu ile anonslarını yaparlar, sanki hepsi aynı yerde eğitim almış! Tam anneler bebeklerini uyuturlar, başlar belediyenin gereksiz anonsu ve bebekler uyanır. Gürültü kirlililiği artık bir yaşam tarzı olmuştur. Belediyenin hoparlörleri bi sussa insanlar o sessizliğe dayanamazlardı.

Boğaz turu diye motora binersin her tarafını ses sistemi ile donatmıştır bütün boğazı Tarkanın en son mega hiti ile inletir. Yalılarda yankılanır. Belediyeye şikayet edersin, “yapacak bir şey yok hiç bir kanunu aykırı bir hareket yapmıyorlar” derler.

Fakat en tehlikeli hoparlörcüler ellerine hoparlör geçirmiş bürokratlardır. Bunların da en gaddar ve acımasız olanları toplu taşıma araçlarının hoparlörlerini ellerine geçirenlerdir. Kitap ve okuma, sessizlik düşmanı olan bu işgüzar bürokratlar, her gün milyonlarca insanın, işten eve evden işe gitmek için mecburen metrobüslere metrolara binen insanları, yaptıkları saçma sapan kayıtları dinlemeye zorlarlar. Bu ilkel kafalı insanlar trenlerde telesekreter sistemi var diye ille kayıt yapıp insanları aynı kayıtları durmadan tekrarlayarak taciz etmeyi modernlik sanacak kadar ilkel kafalı insanlardır. Hergün aynı trene binen insanlara gelecek istasyonun ne olduğunu söylemenin absürtlüğünü bana kim açıklayabilir? Bırakın sessiz bir ortamda kitabımızı okuyalım, hülyalara dalalım, gazetemizi okuyalım, ne yaparsak yapalım ama sizin bu işgüzar anonslarınızı duymayalım. Ya İngilizce anonslar!!! Bu ilkel insanlar hala İngiliz turistlere yalakalık yapmayı marifet zannediyorlar. İngilizce anons duyduğum her seferinde etrafıma bakıyorum! Ortalarda turist murist yok. Neymiş efendim, bir İngiliz turist metrobüse binecek de ve ona bu yalakalar gelecek istasyonu İngilizce olarak söyleyecek! Bırak ne hali varsa görsün! Yanlış istasyonda insin. Sen bir turiste yalakalık yapacam diye milyonlarca insana bir İngiliz sömürgesinde yaşadıklarını söylemiş oluyorsun her İngilizce anonsunla. Burası muz cumhuriyeti mi ki İngilizce anonslar yapılıyor? Ey turist yalakası, hoparlör sapığı bürokrat! Londrada New York’ta, ey ilkel yalaka bürokrat, Türkçe anons yapılıyor mu ki sen Türkiye’de İngilizce anons yapıyorsun? Artık turistlere yalaka olma devri çoktan geçti. Bu yalaka ilkel bürokratlar tabii hiç metrobüse binmedikleri için ofislerine özel arabaları ile gidip geldikleri için o devirlerin çoktan geçtiğinin farkında değiller. Bunlar 1950lerde kalmış insanlar. O zamanlar konuşan trenler bir yenilikmiş. Şimdi insanlar sessizlik istiyor. Anons yapmayın. Yolcuların şahsi alanlarına gürültü kirliliği yaparak taciz etmeyin!

İşte bu hoparlör medeniyetidir. Her şeyin en kolayını yaparak bir iş yapıyormuş gibi görünme sanatıdır. Metrobüsler pis, kalabalık, ikide bir kaza oluyor, kliması çalışmaz, çalışıyorsa üstüne üfleyip hasta eder, ama bir de üstüne insanları İngilizce anonslarla taciz ederler.

Bu anonsları yaptıran insanı o metrobüse hapsedip aynı anonsları tekrar tekrar dinleteceksin günlerce aylarca ve yavaş yavaş nasıl delirdiğini çıldırdığını ve hoparlörlere saldırıp “yeteeer susturun şunu” diye yalvardığını kayda alıp sosyal medyada yayınlayacaksınız bakın bakalım ondan sonra yolculara anons yoluyla tecavüz edebiliyorlar mı.

Bu arada, aynı elektronik kaydı insanlara tekrar tekrar dinletmek yeni işkenceci CİA başkanının Singapur’daki hapishanelerde uyguladığı işkence çeşitlerinden biridir. Şaka değil bu. İnsanları delirtmenin en kolay yolu onlara aynı elektronik sesi tekrar tekrar dinletmektir. O zaman, metrobüs şöförüne şemsiye ile saldırıp kazaya sebep olan yolcuyu suçlayabilir misiniz? Herkesin sinirlerinin tepesinde olmasının ve yolcuların bir hiç uğruna birbirleri ile kavga etmesinin sebebini şimdi anlıyor musunuz?

Siz de artık yeter deyin. Bu gereksiz işkenceye dur deyin. Bu ilkel ve işgüzar yalaka bürokratların masum insanlara hergün CİA işkenceleri ile delirtmelerine izin vermeyin.

Toplu taşıma araçlarında -insanlar rahat kitap okusunlar diye- ama sadece bu sebepten, anons yapılmadığı zaman, artık biz de uğruna bu kadar uzun zamandır beklediğimiz medeniyet seviyesine ulaşmış olacağız.

Notlar:

— Meğer Kültür ve Turizm Bakanlığının bir kararı varmış ve tarihi camilerin hoparlörlerle tahrif edilmelerini yasaklıyormuş. Ama Kültür ve Turizm Bakanlığının bir “İlke Kararı”nın bu ortamda na etkisi olabilir, uygulanmıyor tabii ki.

İlke Kararı- Karar No: 731 / Karar Tarihi: 19.06.2007:

Minarelere ve kubbe çevrelerine özellikle yapıyı tahrip eden elektronik malzeme (hoparlör ve modern aydınlatma armatürleri gibi) elemanların konulamayacağına, ancak paratoner, kandillik ve mahya gibi özgün biçim ve malzemeye uygun tesisin yapılabileceğine,

· Minarelerde fiziksel tahribata neden olan ses düzeni yapılmamasına, eskiden var olanların yeni onarımlar sırasında kaldırılarak yapının orijinal durumuna getirilmesine…

— Her nedense blogdaki en popüler yazılardan biri: Metrobüste İngilizce anonslar.

Devlet gençlerini (ve kendini) nasıl kandırıyor?

Olduğu gibi kopyalıyorum:

Bu durumda Türkiye’nin ekonomi-politik sistemi, kendi gençlerine geleceğe dair yalan söylüyor. Sistem, onlara bir şekilde üniversite diplomasına sahip olurlarsa, yüksek gelirlere ve saygın mesleklere erişmenin ciddi bir ihtimal olduğu yalanını söylüyor. Gençler dikey hareketlilik hayalleriyle, ilgi ve yeteneklerine uygun olmayan bir üniversite öğrenimi sürecine yönlendiriliyorlar. Bu beklentiyle yıllarını üniversitede harcadıklarında, ekonomide bir karşılıklarının olmadığını, sistemin onlara sırtını dönmüş olduğunu fark ediyorlar. Hayata atılmayı ertelemiş olmalarının bir ödül getireceğini beklerken, üniversite okumasalar da yapabilecekleri meslekleri kabul etmek zorunda kalıyorlar. Öğrenim görmek cezaya dönüşüyor. Bu geleceksizliği fark eden öğrencilerin henüz okul sıralarında uğradıkları öğrenme motivasyonu kaybından hiç bahsetmeyelim bile.

İnsan kaynaklarının böylesine savurganca harcanması olayı sadece Türkiye’ye özgü değil, neoliberal tercihin kaçınılmaz bir sonucu. Örneğin “İspanya’da öğrencilerin yüzde 40’ı mezun olduktan bir yıl sonra, edindikleri becerileri kullanmalarını gerektirmeyen düşük ücretli işlerde çalışıyorlar.” Böyle bir manzaranın hiçbir ülke için sürdürülebilir olmadığı ortada.

Notlar:

— Alıntı Atakan Hatipoğlu’nun Gençlerine yalan söyleyen sistem adlı yazısından.

Eğitimle ilgili yazılarım

Bir suç örgütü olarak eğitim: “Eğitim sistemi denen bu karanlık sektör çocukların içindeki cevheri acımasızca öldürdüğü için ülkede faaliyet gösteren en tehlikeli suç örgütü olarak kabul edilmelidir.”

Kutsal dil olarak Arapça

Türkiye’de İslama inananlar için yapılan namaza çağrının hangi dilde okunacağının neden birdenbire tartışma konusu olduğunu anlayabilmiş değiliz.

Bu ezan işini ne kadar yanlış anlıyor bu insanlar. Ezan sadece “İslam’a inananlar” için mi okunuyor? Olur mu hiç. Kamu alanlarında mümkün olan en yüksek desibelde okunuyor. Hangi dinden olduğunuz önemli değil. Ayrıca ezan insanları namaza çağırmak için okunan bir şey değil. Öyle olsaydı ezanı duyan insanlar namaza giderdi. Ezan okunurken etrafınıza bir bakın. Özellikle büyük şehirlerde. Ezanı duyup da namaza giden insan görüyor musunuz? Ezanı duyan her yüz bin kişi içinde belki en fazla 10 kişi gidiyor. Onlar da zaten namaz vaktini biliyorlar. Caminin avlusunda oturup laklak yapan emekliler oluyorlar. Camilerin asıl müşterileri onlar. Ezanın namaza çağırmak gibi bir işlevi yok. Ezanın sadece ideolojik ve propaganda işlevleri var. Bu sebeplerden okunuyor.

İşi gücü dini siyasete bulaştırmak isteyen çevrelerin, yaratılan bu ortamın üstüne atlamaları çok doğaldı, öyle de oldu…

“Dini siyasete bulaştırmak” isteyen çevrelerden bahsediliyor. Din zaten köküne kadar siyasete batmış. Neden? Çünkü İslam dinini siyasetten ayrılamaz. İslam dininin kendi hiyerarşisi yoktur. Bu sebepten devletin hiyerarşisine sızmıştır ve devletin bir parçasıdır. Yani Türkiye’de devletin bir dini vardır. Yani din devletin işlerinden biridir. Devlet din işinden çıkmadığı müddetçe laiklikten söz edilemez. Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmalıdır.

Atatürk’ün, 1932’de namaza çağrıyı Türkçeleştirmesi, tarihsel bir reform atılımıdır. Reform diyoruz, çünkü Atatürk, Martin Luther’den yaklaşık 400 yıl sonra İslamda reformun ilk adımını atan devrimcidir.

Atatürk’ü Martin Luther’e benzetmek sorunlu bir benzetme bence. Bir kere ezan dinin bir parçası değildir. Ne Arapça ne Türkçe okunması gerekmiyor. Eğer laiklikten bahsediyorsak devletin dini olmaması gerekir. Devletin yapılarından, devletin memurları tarafından kamu alanlarında halka dayatılan özenti bir Arapça tekerlemeyi okutan bir devletin din ve devlet işlerini ayrı tutması beklenilebilir mi?

Martin Luther, nasıl İncil’i, dini çıkarları uğruna kullanan Papa’nın ve ortaçağ papazlarının elinden kurtarıp Almancaya çevirerek Batı dünyasını yeni bir sürece soktuysa, Atatürk’ün yaptığı da benzeri bir dönüşümdür.

Bu örnek hep veriliyor. Luther Papa’nın başında olduğu Katolik kilisesinin hiyerarşisine karşı bir hareket başlatmış. Peki Atatürk kime karşı bir hareket başlatmıştır? Hangi hiyerarşiye karşı? Katolik kilisesinin bir hiyerarşisi vardı ve bu hiyerarşi halkı sömürüyordu. Latinceyi kutsal dil yapmışlardı ve halkı cahil bırakarak kendilerini yüceltiyorlardı ve Tanrı adına halkı yoluyorlardı. Ama İslamın böyle bir hiyerarşisi yoktur. Kuran net olarak İslam dininde bir rahipler sınıfı oluşmasını istememiştir. Ama hiyerarşisi olmayan bir kurum varlığını devam ettiremez. Bu sebepten, kendi hiyerarşisi olmayan İslam dini devletin hiyerarşisine sızarak devletin hiyerarşisini kullanır. İslam başlangıcından beri bir devlet dini olmuştur. Bugün de öyledir. İnsanlar yavaş yavaş devletin dini olarak İslam’ın aynı Luther’in zamanındaki Katolik kilisesi gibi halkı aldatmakta ve sömürmekte olduğunu anlıyorlar. Kilise Latinceyi kutsal dil yapmış, bunlar Arapçayı kutsal dil yapmışlar. Katolik kilisesi kendi icatları bazı ritüelleri kutsallaştırmışlar, bunlar ezanı kutsallaştırmışlar.

Kilisenin kutsal dil gibi gösterdiği Latinceden sıyrılıp herkesin anlayabileceği bir dile kavuşunca, İncil ortacağ karanlığının halkı sömürme aracı olmaktan kurtarılmıştı.

Ezanın dili önemli değil ama Kuran’ın Türkçe okunması önemli. Ama Kuran’ın zaten neredeyse başlangıcından beri Türkçe tercümesi var. Hacı hoca takımı yani ulema halkı kandırmakta o kadar ustalaşmışlardır ki Kuran’ın Türkçe olması bir engel değildir.

…Kuran’ı ve namaz çağrısını Türkçeleştirmesindeki amaç, İslama inananların, Tanrı’nın kendilerine neyi ilettiğini, dini tekelinde tutan imamlardan, şıhlardan, şeyhlerden, seyitlerden ve tarikatlardan bağımsız öğrenmelerini sağlamaktı.

Notlar:

Alıntıların alındığı yazı: Ezan – Doğu reformunu bastırmak, Işık Kansu, 17 Kasım 2018

Ezan ile ilgili diğer yazılarım.