Dipsiz kuyuya atılan boş laflar

Dipsiz kuyuya attığım boş laflar bunlar… Dipsiz kuyu tabii Google… Bu dünyada her şey boş olduğuna göre yazdıklarım da boş demektir. Dipsiz kuyu Twitter de olabilir. Bu blog da olabilir. Peki yazı yazmak bu kadar boş bir şey mi? Yazının ve sözün insanlar üzerinde hiç bir etkisi olamaz mı? Olmaz olur mu? Bazı yazıların insanlar üzerinde tartışmasız büyük etkisi olmuştur. Dünyayı değiştiren yazılar vardır. Mesela Kuran. Mesela İncil. Mesela Marx’ın yazıları. Mesela Atatürk’ün sözleri… O zaman her yazının boş laf olduğunu söyleyemeyiz. Evet, en son aşamada her şey boş, öyle bakarsak, çünkü hesap günü yazdıklarımıza değil yaptıklarımıza bakılacak. Ama yazmak da bir eylem değil mi? Şu anda yazı yazıyorum, yani bir şey yapıyorum. Fakat,

Bu söz dedikleri harf kelime cümle değil
Söz manaya derler biçim ile lafız değil.

Yani önemli olan anlamdır. Öyleyse, hesap günü ne yaptığımıza değil yaptıklarımızın anlamına bakacaklar. Yaptıklarımızın anlamı da “neden yaptın?” sorusunun cevabı olacaktır. Eğer bir dilencinin önüne cebimdeki bozuklukların ağırlığından kurtulmak için sadaka verirsem bu amel defterime iyilik olarak kaydedilecek mi bakalım? Yoksa görevli melek olayın nedenine bakıp bu eylemi iyilik hanesine yazmayacak mı? Hesap gününde kendimizi savunma ve pazarlık yapma imkanımız olacak mı acaba? Yukardaki bürokrasinin karşısına çıktığımızda bize söz hakkı verecekler mi?

MELEK: Sen cebindeki bozuk paralardan kurtulmak için dilenciye 1 TL vermişsin. Bu iyilik sayılmaz.

BEN: Öyle olsa bile, dilenci 1 TL’yi aldı mı almadı mı? Aldı. O zaman iyilik yapmış oldum.

MELEK: (Önündeki İyilikler Hukuku adlı kalın kitabı açar, biraz karıştırır ve “Sadakalar” ana bölümünde “Dilencilere verilen sadakalar” cüzünü bulur ve kelimeleri eli ile tek tek göstererek okur) “Dilenciye verilen sadakalarda niyet ve anlam çok önemlidir. Burada amaç dilencinin iyiliği değil, sadaka verenin kendinden fedakarlık yapmasıdır. Cebindeki son 1 lirası ile ekmek almaya giden bir insan, o son 1 lirasını dilenciye verip kendi aç kalırsa o amel iyilik hanesine yazılır. Hem de iki iyilik olarak yazılır. Ama eğer cebinde 5 kuruş, 10 kuruş gibi hiç bir işe yaramayan bozukluk olan bir kişi, cebindeki bu ağırlıktan kurtulmak için onları bir dilencinin önüne atarsa bu iyilik sayılmaz. Dilencinin “Allah razı olsun. Allah kazadan beladan saklasın” gibi lafları da geçerlilik kazanmaz.” Görüyorsun kanun çok açık. Sen dilenciye değil kendine iyilik yapmış oldun.

BEN: İyi o zaman, sen de kabul ediyorsun, ben de iyilik yapmışım. Ben de bir insan olduğuma göre ve kendime iyilik yaptığıma göre bunun da iyilik hanesine işlenmesi gerekir. Üstelik kendime iyilik yaparken başka bir garibana da bir ekmek parası vermişim ve kazan kazan bir durum olmuş. Aslında bu durumda bana iki iyilik yazman gerekir.

MELEK: Kanun çok açık, iyilik yazamam.

BEN: Aslında bu iyilik olayına bakış açınız yanlış…

MELEK: Allah’ın kanununa saygılı olalım…

BEN: Saygıda kusur etmeyiz ama bu iyilik olayına evrensel açıdan bakmanız gerekirdi. Yani iyilik yapanın ve iyilik yapılanın dışından tarafsız olarak bakmanız gerekir. Siz iyilik yapanın açısından bakıyorsunuz. Eğer tarafsız bakarsak, son parasını dilenciye verip kendini aç bırakan adamın kendine kötülük yaptığını görürüz. Bu da onun kötülük hanesine yazılmalıdır. Karnını doyurmak için ayırdığı son parasını dilenciye verdi ve kendi aç kaldı. Evrensel ve tarafsız açıdan baktığımızda –ki tanrıların bakış açısı bu olmalıdır– bir kişi aç kaldı, bir kişi karnını doyurdu. Halbuki her insanın ilk görevi kendine iyi bakmaktır. Kendi bedenine iyi bakmaktır. Bu adam, ise sizin yeryüzündeki ajanlarınızın din propagandasına kanmış, ve kendini feda edip, başkasına iyilik yaparak, sizin gözünüze girmek istemiş. Yani onun yaptığı bencillik ve yalakalık. Anlatabiliyor muyum? O aslında zavallı bir dilenciye iyilik yapmayı düşünmüyor, kendi menfaatini yani bu hesap günü için takva puanı toplama hesapları yapıyordu. O son parasını dilenciye verip kendi aç kalarak duble takva puanı alacağını biliyordu. Ondan dilenciye son parasını verdi. O buraya geldiğinde ona ne diyeceksiniz? “Bravo! Son paranı dilenciye vermişsin. Al sana iki takva puanı” mı diyeceksiniz?

MELEK: Evet.

BEN: Bu işlerin böyle olduğunu bilseydim ben de hayatım boyunca kendime işkence ederdim. Kendimi bir mağaraya kapatıp inzivaya çekilirdim; aç dururdum; kimseyle konuşmazdım. Yani hem kendime kötülük yapmış olurdum, hem de kimseye iyilik yapmamış olurdum. Amel defterime yazılacak tek bir iyiliğim olmazdı. Bütün yaptığım kötülükler de kendime yaptığım kötülükler olurdu. İdeal insan olarak tanımladığınız insan tipi bu mu?

MELEK: Kendine yaptığın kötülükleri amel defterine iyilik olarak yazardık.

BEN: Demek çile çeken tasavvuf erbabı bu işi biliyorlarmış. Çile çektikçe iyilik yapmış oluyorsun. Ama ne bu dünyaya ne de başka insanlara bir iyiliğin dokunmamış oluyor.

MELEK: Bir mağarada bir lokma bir hırka hayatı sürsen bile bir insana olmasa bile bir canlıya iyilik yapmış olurdun. Mesela aç bir kediyi beslemişsindir.

BEN: Besledim belki ama yemek artıkları ile besledim. Yani niyete bakarsanız siz bunu da iyilik olarak saymazsınız.

MELEK: Saymayız.

BEN:Kendim açken lokmamın yarısını kediye vermişsem… o zaman sayarsınız.

MELEK: O zaman sayarız.

BEN: Öyleyse, anlama değil amele baksaymışsınız daha iyi olurmuş. Hem bunun adı amel defteri değil mi? Bir de ayrıca anlam defteri mi var?

MELEK: Yok.

BEN: O zaman siz tam dünyadaki kaypak hukukçular gibi davranıyorsunuz! İşinize geldiğinde anlama bakıyorsunuz işinize geldiğinde eyleme bakıyorsunuz.

MELEK: Defterde ne yazıyorsa o.

BEN: Siz hala bu kayıt işlemlerini defterlerde mi tutuyorsunuz? Aşağıda artık bu işler bilgisayarlarda yapılıyor. Teknoloji iyice ilerledi. Böyle büyük defterler kalmadı.

MELEK: Bu deftere büyük defter değil, Defter-i Kebir deriz.

BEN: Sizin bürokrasinin resmi dili Arapça mı yani?

MELEK: Evet.

BEN: Bak buna çok şaşırdım. Aşağıda biz Türkler kendi aramızda ikiye ayrılmış durumdaydık. Bir yanda Arapça’nın kutsal olduğuna inananlar vardı. Bunlar ibadetlerini Arapça yapmazlarsa dualarının kabul olunmayacağına inanırlardı;  Türkçe’yi bile Arap aksanı ile konuşurlar ve kullandıkları kelimelerin yarısından fazlası Arapçadır. Osmanlı döneminde Fransız hayranı bir Monşer tiplemesi vardı, Fransız gibi giyinip Fransız gibi konuşurlardı, bunlara da Arap özentisi El-Monşer diyebiliriz. Diğer tarafta da benim gibi “dinin dili yoktur; Arapça kutsal değildir; istediğiniz dilde ibadet edebilirsiniz,” diyenler vardı. Şimdi Arapça’nın kutsal olmadığına inanmam benim aleyhime mi yazılacak?

MELEK: Hayır. Böyle önemsiz ıvır zıvır konuları biz ciddiye alıp değerlendirmiyoruz. Boşuna kendinizi kasmışsınız.

BEN: Şu işe bak sen yaa! Amma büyütmüşüz olayı. Arapça ezan, Türkçe ezan diye birbirimize girmişiz. Peki madem öyle, böyle yanlış anlamaları önlemek için neden biz insanlara daha net ve açık talimatlar yollamadınız?

MELEK: Kafanızı kullansaydınız. Akıl verdik ya.


Notlar:

— Kuran’da yazılanlar hem insanları etkilemiş hem de yeryüzünün şeklini etkilemiştir. Uzaydan gelip dünyaya bakan dikkatli bir uzaylı, milyonlarca binanın neden hep bir noktaya bakacak şekilde yapıldığını farkederdi. Bu noktanın da Kabe olduğunu bulurdu. Bu binaları lep aynı döndürenin de Kuran’ın gücü olduğunu bulması zor olmazdı. Bu tabii tanrının varlığının da bir ispatı olurdu.

— Arapça ezan/Türkçe ezan konusu hakkında bakınız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s