Futbol mu? Varbol mu?

Canlı yayında pozisyonların tekrarı yasaklansa seyirci hala futboldan zevk alır mıydı? Almazdı. Çünkü modern taraftar futbolu bir oyun olarak seyretmeyi bilmiyor. Sahada oynanan gerçek oyunu, kurgulanmış sahte oyundan ayrı düşünemiyor. Kurgulanmış oyun, çeşitli açılardan çekilmiş video görüntülerinin ağır çekimler ve yakın plan çekimler kullanarak hikayeleştirilmiş halidir. Kurgu oyun statta bile dev ekranlarda gösterilir. Seyirci bu kurgulanmış sahte görüntülerin oyunun gerçek görüntüleri olduğuna inanır. Sahaya bakacağına ekrana bakar.

Modern taraftar, hakemi ve oyuncuları yargılamak için maç seyreder. O güzel futbol aramaz, adalet arar. Adalet arayışı futbol oyununu analiz edilmesi gereken bir dava dosyasına indirgemiştir.

Oysa, bundan 20 yıl önce seyirciler sahada futbol seyretmek için stada gidiyorlardı. Futbol sahada oynanıyordu ve statta seyrediliyordu. Günümüzde ise sahada oynanan futbolun çeşitli görüntüleri kurgulanıp yeni bir eğlence olarak seyircilere sunuluyor. Televizyona alışmış seyircilere sahada oynanan gerçek oyun yeteri kadar eğlenceli gelmiyor.

Bundan 20 yıl önce, pozisyonların tekrarı diye bir şey yoktu. Hakem kararlarını anında veriyordu ve kararları kesindi. Oyun insan ölçeğinde oynanıyordu. Futbolda milimetrik ofsaytlar ve sadece ağır çekimde ve yakın planda tekrar tekrar izlendikten sonra kendini belli eden penaltılar yoktu. Bu zorlama penaltılar ve ofsaytlar klasik futbolun ruhuna aykırıdır. Video görüntülerinden kurgulanmış oyun sahada oynanan oyundan başka bir gerçekliğin görüntüleridir.

VAR uygulaması ile artık futbol gerçek zamanda oynanmıyor. VAR öncesi klasik futbolda olduğu gibi, hakem önce kararını verip ondan sonra düdüğünü çalmıyor; artık hakem düdüğünü çalıp oyunu durdurduktan sonra düşünerek ve tartışarak karar vermeye çalışıyor. Karar vermek için de oyunun kurgulanmış sahte görüntülerini esas alıyor. Bu klasik futbola ihanettir çünkü şimdi oynanan şey futbol değildir, varboldur.


Notlar:

Diğer VAR yazılarım.

Dansı seyret; dansözü değil

Taraftar artık futbolu seyretmiyor. Oyuncuları ve hakemi yargılamak için maça gidiyor. Sadece skorla ilgilendiği için sahadaki oyunu bir oyun olarak seyredemiyor, tartışmalı pozisyonları ağır çekimde izleyip hüküm vermek için izliyor. Bence yayıncı kuruluşun canlı yayında pozisyonları tekrarlaması yasaklanmalı. Çünkü ağır çekimde ve yakın planda gösterilen tekrarlar başka bir gerçekliği yansıtıyor. Canlı yayında pozisyonların tekrarı yasaklanmalı ki seyirciler tekrar futbol oyununun güzelliklerine odaklanabilsinler.

***

“FUTBOL KEYFİ BURADA…” afişi asılı kahvehanelerden birine girdim. Okey masaları kenara çekilmiş ve iskemlelerden sanal bir tribün yapılmıştı. Sesi sonuna kadar açılmış televizyondan gelen gerçek tribünlerin uğultusu, burada sessizce oturan taraftarları maçın havasına sokmak yerine, onların karanlık bir kahvehanenin tahta iskemlelerinden ekrana bakan sanal taraftarlar olduklarını yüzlerine vuruyordu.

Maçı seyrederken bir yandan da taraftara dikkat ediyordum. Ben futbolu seyretmeye gelmiştim. Onlar taraftarlık yapmaya gelmişlerdi. Tuttukları takımın her ne pahasına olursa olsun kazanmasını istiyorlardı. Futbolu keyif almak için izlemedikleri belliydi. Kendilerine acı çektirmek için buraya gelmişlerdi. Yerini bulmayan her pasa, kalelerine doğru giden her topa “Ahh! Ohh!” diyerek acı içinde tepki veriyorlardı. Takımları gol yiyince yıkılıyorlar ama gol atınca da sevinmiyorlardı; sadece yumruklarını sıkıp vahşi çığlıklar atarak havaya sıçrıyorlardı. Buna sevinmek denemez! Takımları gol attı diye gülen, sevinen ve mutlu olan insanlar değildi bunlar. Futbolun güzellikleri ile mest olmak için değil deşarj olmak ve içlerindeki pislikleri atmak için buraya gelmişlerdi.

***

Taraftar maçı bir oyun olarak seyretmiyor. Pozisyonların ağır çekim ve yakın plan tekrarlarını seyretmekten ve eleştirmekten zevk alıyor. Oyunu bir mahkemede dava izler gibi izliyor. Futbol sahası bir suç alanı ve bunlar da hâkim, savcı ve avukat. Her tartışmalı pozisyon bir suç işlenmiş gibi değerlendirilmeliydi. Bu suçlar ağır çekimde ve yakın planda dikkatlice ve tekrar tekrar izlenmeli ve suçlu bulunup cezalandırılmalıydı. Her ofsayt şüphesi milimetrik olarak incelenmeliydi. Hakemin baş sahtekar ve suçlu olduğuna inanılmalı ve teknolojinin sahte görüntüleri ile hakemin gördüğü gerçek görüntüler geçersiz kılınmalıydı. Hakemi ve oyuncuları yargılanması gereken suçlular olarak gören bu tip bir taraftar kendisinin en doğru kararları verdiğine inanıyordu ama bu sanal taraftarın televizyon ekranında izlediği maç, stattaki taraftarın gördüğü gerçek maç değildi: oyunu çeşitli açılardan gören kameraların görüntülerinin harmanlanarak bir araya getirilmesiyle kurgulanmış bir oyunun görüntüleriydi. Gerçek zamanda akıp giden oyunla bir ilgisi yoktu ve gerçekle ilgisi olmayan sahte bir oyundu.

Bu sahte oyunu kahvede izleyen taraftar da ekranda gördüğü tartışmalı pozisyonları yargılayıp değerlendiriyor ve “Hakem net penaltımızı yedi” gibi hükümler veriyordu. Hakemin gerçek zamanda sahada gördüklerine göre verdiği kararı kendisinin kurgulanmış sahte oyuna göre verdiği kararla iptal edilmesini istiyordu.

Ey futbol tanrıları neredesiniz? Futbol elden gidiyor.

***

Bu hukukçu kafalı taraftar VAR’ı da çok sevdi. Çünkü artık karar vermek için oyun duruyordu. Tıpkı tartışma programlarındaki gibi, taraftar da pozisyonları ağır çekimde inceleyip hüküm verebiliyordu. VAR uygulaması başlayana kadar, yüz yıldır, futbol gerçek zamanda oynanmıştı. Hakem pozisyona anında karar verir ve karar verdikten sonra düdüğünü çalardı. Hakem düdüğünü çaldıktan sonra kararı değişmezdi. Artık hakemlerin otoritesi kalmadı. Hakemler karar vermeye korkuyorlar. Eskiden hakem tek karar verici iken şimdi hakemin üstünde maçı ekrandan izleyen bir ekran hakemi var. Karar vericiler bir katman arttı. Güzel futbol kimsenin umurunda değil. Futbol oyunu hakemin ve oyuncuların cezalandırılması için oynanıyor. Futbol koşularak oynanan bir oyun olmaktan çıkmış ve satranç gibi bir düşünce oyunu olmuş. Hakem oyunu durduruyor, elini kulağına koyup düşünüyor, düşünüyor, düşünüyor… oyuncular bekliyor… ve sahadan kilometrelerce uzakta, kurgulanmış sahte oyunu ekrandan seyreden, hakemlik yetkisi olmayan bir hakem, sahada oyunu gerçek zamanda izleyen hakemin kararlarını tersine çevirebiliyor. Hakem ve oyuncular şaşkın şaşkın VAR’ın kararını bekliyorlar.

Yüz yıldır gerçek zamanda oynanan oyun artık geçmiş zamanda oynanıyor. Kararlar sahada değil ekran başında veriliyor.

***

Sadece ben futbol seyretmek için buraya gelmişim. Oyuncuları yargılamadan, hakemi yargılamadan, kimseyi suçlamadan, sadece oynanan oyunu seyretmeye gelmişim. Hakemin samimiyetine yüzde yüz güveniyorum. Hakemin sadece gördüğünü çaldığına inanıyorum. Hakem görmediğini çalamayacağına göre, hakemin görmediğini çalmaması hakem hatası olamaz diyorum. Ama bakıyorum da oyuncular da hakemler de video görüntülerinin otoritesini kabul etmişler ve artık futbol oynayamıyorlar. Futbolun zevki kaçmış. Güzel oyun Hawk-eye şirketinin yönetim kurulu tarafından ve FiFA’nın işbirliği ile katledilmiş. Yazık! Tek umudumuz futbol tanrılarının devreye girmesi ve VAR’ı devre dışı bırakmaları.

Notlar:

— Taraftarın futbol oyununa odaklanması yerine hakemi ve futbolcuları yargılamaya odaklanması, 90’lı yıllarda video kayıtlarının maç sonrası televizyon programlarında didik didik analiz edilmeleri ile başlamıştır. Bu programlarla büyüyen insanlar futbolu bir oyun olarak sevmeyi beceremiyorlar. Onlar için maç, analiz yapılması gereken bir hammadedir. Video teknolojisi geliştikçe, insanlar ekranda gördükleri sahte ve kurgulanmış görüntüleri maçın gerçek görüntüleri zannetmeye başlamışlardır. VAR teknolojisini futbola monte ederek de FİFA ekrandaki sahte görüntülerin hakemin gerçek zamanda gördüğü görüntülerden daha gerçek olduğunu resmi olarak kabul etmiştir. Böylece artık futbolun gerçek zamanla ilişkisi tamamen kopartılmıştır. VAR ile oynanan oyun futbola benzese bile o oyun futbol değildir; varboldur. Çünkü gerçek zamanda oynanmamaktadır.
— FİFA, kurgulanmış oyunu ekrandan seyreden, hakemlik yetkileri olmayan “hakeme” Video Assistant Referee, yani Yardımcı Video Hakemi diye bir isim koymuş. Ama bu görevlinin ismi “ekran hakemi” olmalıdır. Çünkü yaptığı budur; ekrana bakarak hakemlik taslamak ve sahadaki gerçek hakemin kararlarını geçersiz kılmaktır.
— VAR teknolojisini FİFA’ya satan SONY’ye bağlı Hawk-eye şirketidir.
Diğer VAR yazılarım.

FİFA: Asgari ofsaytı tanımla!

Ofsayt bir tanımlamadır. Doğada ofsayt diye bir şey yoktur. Futbol sahasının dışında varolan “ofsayt” diye bir organizma, bir cisim veya bir kavram yoktur. Ofsayt sadece futbol maçlarında oluşabilen bir pozisyondur.

Ofsayt bir tanımlama olduğu için de bütün özelliklerinin teker teker tanımlanması gerekir. Ofsaydın tanımlanmamış özellikleri olamaz çünkü ofsayt sadece bir tanımlama olarak vardır.

İstenirse yeni tanımlamalar ofsaydın varolan tanımına eklenebilir. Mesela bir asgari ofsayt mesafesi tanımlanabilir. Zaten bir asgari gol mesafesi tanımlanmıştır: gol olması için topun çizgiyi tümüyle geçmesi gerekir. Ofsayt kuralında ise ofsayt mesafesinin asgari bir sınırı yoktur.

Gelişen teknoloji ile giderek küçülen milimetrik ofsaytlar ölçülmektedir. Futbolun 100 yıllık tarihinde hiç çalınmamıştır ofsaytlar şimdi çalınmaktadır. Bunun adalet getirdiğine inananlar var.

Ofsayt tanımında eksik olan bir tanım da ofsaydın dereceli mi yoksa derecesiz mi olduğudur. Eğer ofsayt dereceli olarak tanımlanmışsa, 1 milimetrelik ofsayt ile 1 metrelik ofsayt aynı değerde olamaz. 1 gram altın ile 1 kg altının aynı değerde olamayacağı gibi.

Ofsayt derecesiz ise, yani 1 metrelik ofsayt ile 1 milimlik ofsayt aynı ise, o zaman asgari ofsayt mesafesi tanımlanmalıdır: Ofsayt olması için iki oyunca arasındaki minimum mesafe ne olmalıdır.

Eğer mesafe sıfır ise ofsayt yoktur.

Eğer mesafe 1 metre ise ofsayt vardır.

Peki 1 milimetre ofsayt mıdır?

Peki 0.01 milimetre ofsayt mıdır?

FİFA’nın bu minimum ofsayt mesafesini önceden tanımlaması gerekir.

Ofsaydın tanımlanmasında açıkça söylenmiyor ama FİFA’nın 1 milimlik ofsayt ile 1 metrelik ofsaydın aynı değerde olduğunu varsaydığını anlıyoruz.

FİFA bir maç süresince ölçülen bütün pozisyonların derecesiz olduğunu kabul etmiş.

Ofsayt mesafe ölçerek belirlenir. Hakem göz kararı ile ölçer; teknoloji görüntüyü dondurup hayali çizgiler çizerek ölçer.

Ölçüm yapmanın bilimsel kuralları vardır ve ofsayt ölçümü de bu kurallara uygun olarak yapılır. Ölçüm yapabilmek için bir birim tanımlanmalıdır ve bütün ölçümler aynı birimle yapılmalıdır. Birim olmadan ölçüm yapılamaz.

Günümüzde ölçme teknolojileri devamlı gelişmektedir. Mesafeler çeşitli teknolojiler ile çok hassas bir şekilde ölçülebilmektedir. Önemli olan futbolun doğal ölçeğine uygun bir ölçek bulmaktır.

Bir ton kömürü altın tozu tarttığınız terazide tartamadığınız gibi altın tozunu da kömür kantarında tartamazsınız.

Futbol oyununun da doğal bir ölçeği vardır. Saha içindeki bütün ölçümler bu doğal ölçekte yapılmalıdır.

100 metre koşusu 10 saniyenin altında koşulup biter. Atletler çizgiyi salise farkı ile geçerler. 100 metre yarışında birinci ile ikinci arasındaki mesafeyi milimetre ölçeğinde ölçmek doğaldır. Fotofiniş ile son kare dondurulup çizgiyi ilk geçen bulunur. 100 metre koşusunu bir kronometre ile kararlaştırmak ile fotofiniş ile kararlaştırmak arasında çok fark olacaktır.

Futbolda ise hakemin zamanı bir kronometre ile ölçmesi doğaldır ama VAR gibi fotofiniş teknolojileri futbolun doğasına aykırıdır.

Futbol 10 bin 800 metrekarelik devasa bir alanda renkli formalar giymiş 22 oyuncunun yarım kiloluk bir topu tekmeleyerek 18 metrekarelik bir kaleden geçirmeye çalıştığı kaba saba bir oyundur. Böyle bir oyunun pozisyonlarını milimetre ile ölçmek gülünç olur.

Futbolun oyun süresi 90 dakikadır, 324 bin salise değildir. Bu gözlem bile bize futbolun doğal ölçeğinin dakikalar olduğunu, saliseler olmadığını gösteriyor.

Maçı bitirmek hakemin inisiyatifindedir ve oyun 5-10 dakika uzayabilir.

Futbol bir yarışma da değildir. Yarışma olmadığı için de hassas ölçümler gerektirmez. Bir maç tam 324 bin salise oynanıp bitecek diye bir kural yoktur.

Futbol hata payı çok büyük olan bir oyundur. Taç atışları topun çıktığı milimetrik yerden yapılmaz. Bir kaç adım ilerden yapılırsa hakem taçı tekrarlatmaz.

Ölçümler hata payına göre yapılır. Yaptığınız ölçümün hata payını bilmeniz gerekir.

Altın ve kömür ölçümlerinde hata payı aynı olamaz.

Maçın galibi golleri sayarak belirlenir. Kim daha hızlı koşmuş, kim daha çok koşmuş gibi yarışmacılık kavramları futbolda skora dahil olan şeyler değildir.

Bu dev ölçeklerde ve büyük hata payı ile oynanan bir oyunun doğal ölçeği 1 milimetre olamaz.

Futbolun doğal ölçeği insan ölçeğidir. Bütün pozisyonlar insan ölçeğinde değerlendirilmelidir. Başlangıcından günümüze kadar da futbol insan ölçeğinde oynanmıştır. Bugün futbolu teknoloji ölçeğinde oynattıranlar futbolun zaman içindeki devamlılığını bozmuşlardır. Yani futbola ihanet etmişlerdir.

Evet, kötü niyetli hakemler olabilir ama bunların sayısı yok denecek kadar azdır. Kötü niyetli hakem bile bile görmediğini çalan hakemdir. Zaten kötü niyetli olduğu tespit edilen bir hakem maç alamaz.

Kötü niyetle kusursuzluğu ayırt etmek gerekir. Hiç bir hakem kusursuz değildir çünkü yönettikleri her maç ile tecrübe kazanırlar ve daha iyi hakem olurlar. Bu da oyunun bir parçasıdır çünkü hakem de oyunu oynayan bir aktördür, aynı oyuncular gibi.

Hakemler tribünlerin etkisinde de kalabilir ama bu da oyunun bir parçasıdır ve kötü niyet değildir. Tecrübe ile hakemler tribünlerin etkisinden kurtulur.

Futbolun doğal ölçeğini değiştirerek adalet sağlanamaz.

Eğer minimum ölçüleri bilmiyorsak çözünürlüğü bir önceki teknolojiden daha yüksek olan her yeni teknoloji bir önceki teknolojinin ölçtüklerini değersizleştirecektir.

Bugün 16 kamera ile oynanan VAR’ın kararlarını kutsal sayan taraftarlar, yarın VAR 100 kamera ile oynandığında bugün kutsal saydıkları bir kararın geçersiz olacağını anlayamıyorlar maalesef.

Halbuki 100 yıldır futbol hep aynı ölçekte insan ölçeğinde oynandığı için futbolda bir devamlılık vardı. Artık o devamlılık kalmadı.

VAR’ı 12 kamera ile oynayabilirsiniz; 20 kamera ile oynayabilirsiniz; 100 kamera ile oynayabilirsiniz; 1000 kamera ile de oynayabilirsiniz. 12 kamera ile göremediğiniz ofsaydı 1000 kamera ile görebilirsiniz. Bunların hiç biri “en doğru” ofsayt değildir.

Ofsayt bir tanımlamadır dedik. Eğer ofsayt “yan hakem ofsaydı belirler” diye tanımlanmışsa ve asgari ofsayt “vücudun tamamı geçmeli” diye tanımlanmışsa, o zaman 1000 kameralı VAR’ın çektiği hayali çizgiye göre atomları sayarak hesaplanmış bir ofsayt ofsayt olmaz. VAR’ı reddetmek için bütün anlamamız gereken budur.

Daha iyi daha kötü ofsayt yoktur; sadece resmi olarak tanımlanmış ofsayt vardır.

Bu şekilde tanımlanmış bir ofsayt için kimse çıkıp “hakem ofsaydımızı vermedi” diyemez çünkü ofsayt yan hakemin gördüğü olarak tanımlanmıştır.

Ofsayt sadece hakem ofsaydı çaldığında varolan bir pozisyondur. Hakem çalmazsa ofsayt yoktur çünkü hakemin düdüğü ofsaydı yaratır.

Notlar:

— Futbol kurallarını tanımlayan İFAB adlı kurumdur.

Diğer VAR yazılarım.

Hata

centralpark3

Sorun nedir anlayamadım. Bir yerin ismini yanlış mı söylemiş? İlgimi çekti çünkü ben de yıllar önce benzer bir hata yapmıştım; Centril Park’a gidiyorum diye yola çıkıp Hide Parkında bulmuştum kendimi. Ben diyorum ki, bu hatayı düzelterek ona dikkat çekenler aslında kendi üstün zeka seviyeleri ile övünmek için bunu yapıyorlar. Herkesin bilgi seviyesi bilmekten gurur duyduğu bilginin seviyesindedir. Ben mesela herkesin bilgi seviyesinin bilmekten gurur duyduğu bilginin seviyesindedir bilgisini bildiğim için övünürüm. Bu insanlar ise Centrall parkı nerede ve Hydi parkı nerede gibi bir bilgi kırıntısı ile övündüklerine göre bilgi çıtasını bayağı düşük tutmuşlar demektir. Arama bulma motoru gogleda herkesin kolayca arayıp bulabileceği bir bilgiyi ezbere bildiğini göstermek için sosyal medyada paylaşımlar yapan insanlara sadece acıyorum. Hani, Format’ın son teoreminin ispatında bir hata bulmuşlardır da, onunla övünürler, bunu anlayabilirim; ama dünya üzerinde iki önemsiz parkın yerini bildikleri için övünen insanların olması beni insanlık adına çok üzer. “Bir şeyi ezbere bilmek bilgili olmaktır” prensibi üstüne kurulmuş olan ezberci eğitim sisteminin eğitip eğitip cahil bıraktığı insanlardır bunlar. İnternete ulaşabilen herkes artık herşeyi biliyor. Parkların sadece hangi şehirde olduklarını değil istersek koordinatlarını bile anında bulabiliriz. Uydu resimlerine bakıp o parka gittiğimizde hangi çiçekleri toplayıp hangi bankta oturacağımızı bile planlayabiliriz. Artık hiçbir bilgiyi ezbere bilmeye gerek yok. Bilmek istediğin her şeyi internette anında bulabiliyorsun. Ben bu hatayı yapanı değil de, kendisinin ne kadar bilgili olduğunu göstermek için bu hatayı düzelteni hatalı bulurum. Zaten ortada bir hata yok! Farzedelim ki, google’da aradık ve gördük ki google’a göre central ile hyde parkları sayın CB’nin telaffuz ettiği ülkelerde değilmiş. Ama sayın CB hangi parkın hangi ülkede olduğuna dair bir fikir beyan etmedi ki! Eskiden Londra’ya gidip Central Park’ta dolaştıklarını sanan vatandaşlar olduğuna işaret etti. Sayın CB, 1980’lerdeki, yani AKP iktidarından önceki, eski Türkiye’nin şaşkın vatandaşlarından bahsediyor. AKP’nin dizayn ettiği yeni Türkiye’de artık Londra’ya vize alıp New York’a gittiğini zanneden saftirik vatandaşlar kalmadı. Artık herkes uyanık. Herkes aynı dizileri seyrediyor; aynı internete giriyor, aynı köprülerden geçiyor, aynı kıraathanelerde bedava kek yiyor. Herkesin altını, doları bol, keyfi yerinde. Herneyse ne! Biz google’a mı inanacaz yoksa sayın CB’mize mi? Aslında google’da bulduğumuz bilgi ile sayın CB’nin sözü arasında bir çelişki olsa bile bu sayın CB’nin bu parkların yerini bilmediğini göstermez ki; sadece bu bilgiyi CB’nin prompterinden geçiren asistanın hatalı olduğunu gösterir, o kadar. Ne var bunda? Üstünde durulacak bir konu değil. Velevki sayın CB İngiltere Reis-i Cumhur’u Mister Trumb’un ismini ABD Şansölyesi Tereza Maye ile karıştırmış olsun… Ne olur ki? Al birini vur ötekine. Fakat eleştiri oklarınızı sayın CB’ye hedefleyen ey hadsiz sosyal medya uşakları! Siz yeryüzündeki her memleketin her şehrindeki her parkın ismini biliyor musunuz? Hem siz promptersiz konuşuyorsunuz. Promptersiz konuşmak kolay! Hadi bakalım prompterli konuşun. Prompter görseniz tanımızsınız bile! Bu konuda ben futbolu suçluyorum. Evet, futbolu. Bildiğimiz futbolu. Ülkemizde entellektüel tartışma seviyesi tribünlerde birbirlerine koro halinde küfür eden rakip takım taraftarlarının seviyesindedir. Aziz Nesin’in dediği gibi tezahüratların yüzde 60’ı küfürlüdür. Geri kalanı da imalıdır. Stadyumda rakip taraftar kitleleri en yaratıcı küfürleri birbirlerine ve hakeme iletirler. Tribünlerde entellektüel bir tartışma ortamı yoktur. En fazla bağıran ev sahibi takımın taraftarlarıdır. Zaten kavga çıkmasın diye misafir takımın taraftarı çoğu kez stada alınmaz. Onlar ekran başında bağırır. Çocukluklarından beri karşı takımın bir vajinası olduğu ve kendileri ile cinsel ilişkiye girmeye arzulu olduğu mitosuna inanan bu taraftarların büyüyünce de her konuyu aynı seviyeye indirgemeleri kaçınılmazdır. Siyaset alanında tartışmaların seviyesi daha da düşerken sapıklık seviyesi zirve yapar. Entellektüel gelenekleri futboldan gelen insanlar zaten siyasi tercihlerini takım tutar gibi yaparlar. Bir parti tutup hayatları boyunca aynı partiye oy verirler ve diğer partinin vajinası ile ilgilenirler. AKP partisini tutmayan bu sosyal medya silahşörleri Sayın CB’nin her dediğine bir kulp takmayı marifet sanıyorlar.  Ama olaya bir de şu açıdan bakmakta fayda vardır. Sayın CB son 10 yıl neredeyse 7/24 mikrofon arkasında ve prompter önünde demeçlerini vermektedir. Biz de bu demeçleri almaktayız, sağolsunlar. Bu demeçleri kitaplaştırsak ve sayfaları yanyana koysak Haydee parktan Santral parka yol olurdu da o Central parkın yeşil çimlerinde oturup yakındaki Bing Bang kulesinin çanlarını dinlerdiniz. Ondan sonra arta kalan demeçlerden Pasifik okyanusu üzerinden bir köprü kurup Nakkaştepe parkımıza gelebilirdiniz. Bu şekilde Nakkaştepe’nin dünyanın bütün parklarından daha güzel olduğunu görmüş olurdunuz. Parkı gezdikten sonra geriye kalan demeçleri yanyana koyup Elan Kusk’un roketinden önce Mars’a gidip oradaki parkları da gezmek isterdiniz. Mars’ta henüz park olmadığını görünce elinizde kalan demeçlerden bir kamp ateşi yakıp ısınırdınız ve demeçleri yüzyıllarca yakarak enerji sorununu çözüp insanoğlunun Mars’ta koloni kurmak hayalini gerçekleştirmiş olurdunuz. Demeçlerin ateşi ile işleyen santrallerden çıkan ısı Mars’ta bir iklim değişikliğine yol açardı ve küresel ısınma olurdu. Mars’ın iklimini mahvettikten sonra küresel ısınmayı çok sıcak bulup bu sefer geriye kalan demeçlerle kendinize bir roket yapıp dünyaya geri gelirdiniz ve siz yokken verilen demeçlerle roketinizin deposunu tekrar doldurup güneş sisteminin dışına doğru yola çıkardınız ve güneş sisteminin dışında, samanyolu dikiz aynanızda kaldığında, geriye kalan demeçlerle… diye devam edebilirdik ama burada duruyoruz çünkü bu yazının da sayın CB’nin demeç külliyatı gibi uzayıp gitmesini istemiyoruz. Uzun lafın kısası, 10 yıldır devamlı hem sizin için, hem de memleketin hayrı için (ve hem de yeniden ve yeniden ve yeniden seçilmek için) hiç durmadan demeç veren bir büyük hitabet ustasının demeç külliyatında bulabildiğiniz tek hata bu ise… bu sadece sizin cahilliğinizi gösterir ve sayın CB’nin ne kadar doğru ve yanlışsız konuştuğunu gösterir. Sayın CB’yi bu konuda eleştirenler siz kendiniz 10 yıl boyunca her gün her saat demeç verseydiniz ne hatalar yapardınız kimbilir. Bu hataların memleket için ne kötülükler doğuracağını düşünmek bile istemiyorum. Eğer bu ülkede hukuk olmasaydı ve insanlar vermedikleri demeçler için ve söylemedikleri sözler için içeri alınıyor olsalardı sayın CB’nin bu sözde hatasını düzelttiğini zanneden bu zavallılar o vermedikleri demeçlerdeki hatalar için çoktan Silivri’nin yolunu tutmuş olurlardı. Türkiyenin yetiştirdiği en büyük hitabet sanatı ustasının ustalık döneminde iki parkın ismini karıştırmak gibi bir hata yapabileceğini düşünebilmek bile bu insanların ne kadar fanatik CHP’li olduklarını ispatlıyor. Bunların zaten dış mihraklardan destek aldıkları ve Gezi olayları sırasında aileleri ile Central Park’ta gezmeye gittikleri için gezi olaylarının failleri olarak soruşturulmaları kaçınılmaz olacaktır. Sayın CB olsa olsa bilerek iki küçük parkın yerlerini tersine çevirip söylemiştir çünkü o bütün insanları yaradanın yaratıkları oldukları için sever; cahil olanları da aynı sebepten sever ve onları da, eğer gerekli görürse, eğitilmeleri için Silivri kapalı eğitim tesislerine yönlendirebilir. Dinimizin (c.ç.) Allahın (cc) ve peygamberimizin (ss) ve CB’nin (ç.s) gerekli gördüğü de budur. Bunun aksini söyleyen dinsizlere demeçleri bundan sonra daha dikkatli dinlemelerini tavsiye ederiz.

***
Hata yapmayı suç bilen insanlar var… Hata yapmayı hata sanan insanlar var… Hatanın bir deneme olduğunu anlamayan insanlar var. Bu da eğitim sisteminin bir hatasıdır. Eğitim sistemi hatayı cezalandırmak üzerine kurulmuştur. Halbuki, hata yapmadan hiç bir şey öğrenilemez. Yürümek düşe kalka öğrenilir. Düşmeden yürümek öğrenilemez.  Düşmeden kalkılmaz. Düşmek nedir? Hata yapmaktır. Demek ki hata yapmadan hiç bir şey öğrenilemezmiş. Eğitim kurumu hata yapanları cezalandırdığına göre eğitimin amacı bir şey öğretmek değil, kalıplaşmış bilgileri ezberlettirerek bir üst sınıfa geçmek için sınav geçmeyi öğretmektir. Okullarda hata yapan talebe hata yapmış gibi alaya alınır ve cezalandırılır. Okulda en büyük hata bilmemektir ve bilmemek en ağır şekilde cezalandırılır. Halbuki, tam aksine hata yapan talebeler desteklenmeli ve tebrik edilmelidir. Son söz olarak şunu söyleyebiliriz ki, ortada bir hata yoktur, herkes ne demek istendiğini anlamıştır. Demek istenen şudur: Eskiden bizim anıt parklarımız yoktu; döviz bulabilip de yurtdışına çıkabilen vatandaşlar oradaki anıt parklara bakıp üzülürlerdi. Şimdi bizim de Nakkaştepe’miz var. Öyle dışarlara gidip oralarda cenral parkmış hidy parkmış gibi yerler var diye bilgiçlik taslamayın. Söylenmek istenen budur. Ve doğru olarak söylenmiştir.


Notlar:

Haber.

Zıtlık ve çelişki arasındaki fark

ALİ SEBETÇİ: İki prensip arasındaki zıtlık (antinomy) ile birbiriyle çelişen (contradiction) iki düşünceyi birbirine karıştırmamak gerekir. Prensipler çoğaldıkça zorunlu olarak birbirlerini sınırlarlar, oysa iki düşünce bir çelişki doğuruyorsa en az biri doğru değil demektir.

Zıtlık ve çelişki arasındaki farkı tam anlayamadığım için bu şekli çizdim.

20181211_001904~2247345697..jpg

Bence aradaki farkı iyi anlatıyor. Çelişki aynı şeyi birden fazla etiketle tanımlamak oluyor.

Fanatik aydınlanmacılar

Aydınlanmacı kimdir peki? Akıl ve Bilim kelimelerini fetiş yapmış ve bu kelimeleri kullanmasını aşırı seven birisidir. Aydınlanmacı, Akıl ve Bilim kelimelerinin ifade ettiği soyut kavramları savunmayı hayatının anlamı olarak tanımlamıştır.

Aydınlanmacı karanlığa karşıdır. Kendini aydınlığın kaynağı olarak tanımladığı için etrafının devamlı karanlık olmasını ister ki o karanlığı aydınlatabilsin. Aydınlanmacı için karanlık cahillik demektir. Kendisi hariç herkes cahildir ve aydınlanmaya muhtaçtır.

!!!!Olabilir. Bana ne! Herkes kendini istediği gibi tanımlayabilir.!!!!

Birgül Ayman Güler bu konuda Batıcılık artık fanatiklik adlı güzel bir yazı yazmış. Seçtiğim bir kaç paragrafı kopyalıyorum:

Dünyada uluslararası sistemin yeniden yapılandığı gün gibi açık. Yüzyıllardır süren dünya dengesinde köklü bir değişim süreci yaşanıyor. Bizde ise olup biten hiçbirşey yokmuş gibi, soldan-sağdan siyasetçiler “yönümüz Batı” diyor, “değerlerimiz batı aydınlanması”…

Batı – Doğu karşıtlığı, Batı’da insan – akıl – evrensellik diye yola çıkan aydınlanma düşüncesinin, kilise misyonerliğiyle kolkola, sömürgecilik kervanına adeta kılavuz olmasıyla yükseldi. Batının insanlarıyla doğulular, aşılmaz bir hiyerarşinin basamaklarına yerleştirildi. Asrileştirme adına işgaller ‘ilerleme’ sayıldı. Üç yüzyıl önce bizim buraları ‘asrileştirmek’ için yola çıkanlar, günümüzde işlerine demokratikleştirmek için diyerek devam ediyorlar. Mantıkta değişen hiçbirşey yok; onlara göre dünün barbarları, bugünün dışarıdan iteklenmeye muhtaç olan azgelişmişleri.

Kendini tarihin unsuru değil adeta müşterisi olarak gören bu mantığa hayran olmamak elde değil. Öyle ki, dünyada birileri Batı’da başka birileri Doğu’da birşeyler kurmuş, biz hangisini istersek onu satın alacak gibiyiz. Meğer mesele olmak/yapmak değil, seçmekten ibaretmiş!

Felsefesiz-tarihsiz Batıcılık, günümüzde artık fanatiklikten ibaret.


Notlar:

Türkiye’nin bir numaralı fanatik aydınlanmacı aydınlatıcısı Celal Şengör olmalı. Kör bir batı ve aydınlanma hayranlığını savunur kendisi. Cengiz Özakıncı‘nın bu konuda Celal Şengöre bir cevabını burada okuyabilirsiniz.

Aydınlanma ve aydınlanmacılar hakkında yazılarım.

— Peki ben bu fanatik aydınlanmacılığa neden karşıyım? Çünkü aydınlanmacılar hala 18. yüzyıl Avrupasının dinle bilimin birbiri ile olan sözde kavgasını devam ettiriyorlar. Artık böyle bir kavga kalmadı. Zaten devlet de din de varolduklarından beri güç birliği yapıp bireyi sömürmeyi amaçlamışlardır.

— Birgül Ayman Güler’in yazısı: Batıcılık artık fanatiklik.

Rüyalar, özgür irade ve mikrobiyom

Ali Sebetçi yine ilginç bir konu ortaya atmış. Rüyalar ile bireylerin özgür iradesini ilişkilendirmiş. Ama rüyaların akıl tarafından üretildiğini söylemiş ben buna katılmıyorum:

ALİ SEBETÇİ: Kendi rüyalarımızda başka insanların konuştuğunu, kararlar aldığını görürüz. Tüm bu rüyaları “yaratanın” kendi aklımız olduğunu düşünelim…

BEN: Rüyaları yaratanın aklımız olduğu varsayımına katılmıyorum. En azından bu kadar basit değil.

Uyku demek aklın yani bilincin aradan çekilmesi demek. (Akıl ve bilinç kelimelerini eş anlamlı olarak kullanıyorum.) Uykuda olan bilinçtir. Uyku süresinde bilinç bedende olup bitenden haberdar değildir. Duyular da belli eşikler seviyesinde kapalıdır. Ondan bilinci uyandırmak için uyuyan birisini dürtüklememiz gerekir. Veya biz uyurken yatak odasında ısı düşerse uyanıkken hemen farkına varabileceğimiz soğuğun uykuda iken farkına varamayız.

Peki aklın aradan çekilmesi neden gerekiyor?

İnsan bedeni bir ortak yaşam organizmasıdır. Akıl da bu ortak yaşam organizmasının kendinin farkında olma halidir. Bilinç aktif olduğu müddetçe bedenin hareketlerinde pay sahibi olabiliyor. Bilinç uyku ile aradan çekilince meydan ortak yaşam organizmalarına kalıyor ve onlar da vücudu tamir etme ve yenileme işlemlerini yapabiliyorlar. Bu ortak yaşam organizmaları mikroplardır. Çoğunluğu bağırsaklarda yaşayan ve mikrobiyom diye adlandırılmış olan mikro organizmalardır.

Rüya diye gördüğümüz görüntüler aklın değil bu mikro organizmaların işidir. Akıl uykudadır. Bedende olup bitenin farkında değildir.

Zaten bizim rüya diye hatırladığımız görüntüler sadece uyanmadan önce gördüğümüz veya farkına vardığımız görüntülerdir. Biz uzun bir rüya gördüğümüzü zannedebiliriz ve gördüklerimizi bir mantık sırasına koyabiliriz ama bu görüntüler uyanmadan hemen önce farkına vardığımız görüntülerdir.

Peki bu görüntüler bilinci uyandırmak için mi yaratılıp bilince servis edilir? Yoksa uyku süresince devamlı üretilirler de biz uyanmadan hemen önce mi farkına varırız? Belki de bu görüntüleri bilincin farketmemesi gerekir. Bilmiyorum. Ama bilinç uyanınca görüntülerin kaybolduğu kesin. Bilinç de uyanık olduğu müddetçe rüya göremez çünkü rüya görüntülerini yaratan kendi değildir.

Rüyaların uyandırma görevi olduğunu biliyoruz. Mesela gece çişe kalkmak için bilinci dürtüp uyandırmak gerekir. O zaman bu organizmalar çocuklukta tuvalet eğitimi ile eğitilebiliyorlar ve hayat boyunca bizi tuvalet ihtiyacı olunca uyandırabiliyorlar. Uykuda iken bilinç bedenden gelen duyulara kapalı olduğu için özel olarak uyarılması gerekir.

Bu mikro organizmalar acıktıklarında da bilinci uyandırıp onları doyurmasını isterler.

Mikropların açısından baktığımızda, akıl veya bilinç onlara nasıl görünüyor acaba? Ben bu mikroorganizmaların bedeni bütünü ile tanıdıklarını düşünmüyorum. Onlar sadece kendi çevrelerinin farkındalar. Birçok şeyi genetik olarak bildiklerini düşünüyorum çünkü yaşam süreleri kısıtlı. Bu rüya dediğimiz görüntüleri nasıl ürettiklerini de bilmiyorum.

Ama bilinci uyandıran veya uyandırmaya çalışan bu organizmalar olduğuna göre, rüyaları gösterenlerin de onlar olması doğal gibi geliyor bana. Yoksa uyuyan bilincin kendi kendini uyandırmaya çalışması gibi absürd bir şeye inanmamız gerekirdi.

ALİ SEBETÇİ: Bu düşünceye göre rüyalarımızdaki insanların bizden bağımsız kararlar alma imkanını sağlayan kendi aklımızdır.

BEN: Akıl olamaz çünkü akıl uykuda. Rüya diye algıladığımız görüntüleri yaratanlar bizim ortak yaşam organizmalarımızdır.

ALİ SEBETÇİ: Şimdi rüyayı göreni metaforik olarak Tanrı’ya, rüya içindekileri de insanlara benzetelim. İnsanların özgür iradeleri işte böyle bir şey olsa gerek.

BEN: Tam anlayamadım ama insanın özgür iradesi olup olmadığı tartışılabilir çünkü bireyin bütün kararları bu mikroorganizmaların yönlendirmesi altında veriliyor.