Mutlak kavramı üzerine…

Ali Sebetçi’nin bir paylaşımına yorum yapmıştım. Paylaşım şu idi:
Sebetçi

En sonunda Ali bey bana Ezeli Hikmet Perspektifinin Merkezi Bir Kavramı Olarak Metafiziksel Sonsuzluk adlı makalesinin linkini yolladı ve okumamı istedi.

Ali Sebetçi beye sormuştum, “mutlak olarak tanımladığınız bazı şeyler nelerdir?” diye. Somut örneklerden giderek mutlak kavramını anlamanın daha kolay olacağını düşünmüştüm. Benim mutlak olarak tanımladığım birkaç örnek:

Evren

Benim için varoluşun tamamı mutlak bir kavramdır ve bütün olarak insanlar tarafından algılanamaz ve anlaşılamaz. Mesela Einstein’ın evrenin yarıçapını hesaplamasını ya inanılmaz bir saflık ya da sahtekarlık olarak görüyorum. Yarıçapı hesaplanan kozmosdur. Kozmos, mutlak bütünün insan boyutuna göre kırpılmış halidir.

Tanrı

Tanrı da mutlak bir kavramdır. Tanrının özelliği yaratılmadan varolmasıdır. Biz insanlar yaratılmadan yaratılmış bir varlığı anlayamayız. Ama anlayamadığımız şeylere pekala inanabiliriz. Zaten inanç bu demektir.

Atom

Fizikte “atom” denen mutlak bölünmez de bir mutlaktır. Bu mutlak bölünmez bizim anlayamayacağımız bir şey olduğu gibi doğada da varolması imkansız bir şeydir. Bu mutlak bölünmez bölünemediği için başka hiç bir madde ile iletişime geçemez. Çarpma olayı mutlaka esneme gerektirir ama bölünmez esneyemez. Aynı tanrı gibi kendisi hiç bir parçadan meydana gelmemiş bir bütündür. Hareket bile edemez çünkü kendisi mutlak bir kopukluktur halbuki doğada mutlak kopukluk yoktur. Bu mutlak bölünmezin kendisi absürtlüğün tanımı olduğu halde Newton’dan beri fiziğin temel kavramı olmuştur. Newton’cu atomik maddeciliğin esasını teşkil eder.

Mutlak başlangıç

Mutlak başlangıç da mutlak bir kavramdır ve bilimsel araştırmaların dışında kalır. Ama fizikçiler Büyük Patlama diye mutlak bir başlangıç uydurmuşlar ve yıllardır bizi kandırıp dururlar.

Biz insanlar olarak mutlak olarak tanımladığımız şeyleri bilemeyiz. Daha doğrusu bir şeyi mutlak olarak tanımlayabiliriz ama o mutlak olan şeyi algılayamayız ve bilemeyiz. Ben böyle diyorum.

Kozmos

Ali Sebetçi’nin makalesini dikkatlice okudum. Bir çok şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Makalede beyan edilen bir çok fikre de katılıyorum. Fakat makalenin ana fikrinin mutlak olmadığını ve konunun çok dağıtıldığını düşünüyorum. Kısaca, bu makalede, benim dediğim “mutlak bilinemez” lafının doğru olmadığını ispatlayan bir tez veya kanıt bulamadım.

Benim yorumlarım aşağıdaki gibi:

Özet: Bu makalede, Gelenek Ekolü öncülerinden Rene Guenon’un bilhassa “İnfinitezimal Hesabın Metafizik Prensipleri” adlı eserinden hareketle, Ezeli Hikmet (Perennial Philosophy) perspektifinde merkezi bir rol oynayan metafiziksel Sonsuzluk kavramı üzerinde durulmaktadır.

“Ezeli Hikmet”, “Eski Gizli Sebep” olmalı. Veya “Başlangıcı Olmayan Gizli Sebep” olabilir. Ama İngilizcesi olan “Perennial Philosophy”, her yerde ve her zaman geçerli olan ilahi bir gerçeğin olduğunu ve kitap dinlerinin bu gerçeği kendilerine has dillerle anlattıklarını söyleyen mistik bir ekolmuş. Mutlak kavramını anlamak için böyle bir gizemci çerçeveye ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum. Kendimiz düşünerek yeterli ipuçları bulabiliriz diye düşünüyorum.

“Sonsuz” kavramını neden “metafiziksel” kelimesi ile çeşitlendirme ihtiyacı duyulmuş acaba?

Sonsuzlukla sonsuz arasında ne fark var?

Bu ekole göre sonsuzluğun herhangi bir çelişki doğurmayan, geçerli ve tek bir doğru anlamı vardır; mutlak manada hiçbir sınır ya da tespitin olmaması.

Ama zaten mutlak sınırın ve mutlak yüzeyin olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Sonsuzu “sınırsızlık” olarak tanımlamak zaten “sonsuz” ve “sınırsız” kelimelerini eşanlamlı olarak tanımlamaktır bence.

Sonsuz kavramını anlayamayız ama sınır kavramını anlayabiliriz çünkü günlük hayatımızda gözlemlediğimiz sınır kavramını soyutlayıp sonsuzlukla ilişkilendirebiliriz. Bu sebepten, sonsuzu sınır ile tanımlayarak belki anlaşılır yapmış oluyoruz.

hem mutlak hem de sonsuz olanın farkına varır hale gelebilme yeteneği.

Sonsuz olanın farkına varabilme veya sonsuz olanı bilme imkanımız yok. Ancak bir şeyi “sonsuz” diye tanımlayabiliriz ve bildiğimizi iddia edebiliriz. Gül bahçesindeki bir gül için bahçıvan sonsuzdur çünkü gülün ömrü bahçıvanın ömründen çok kısadır. Biz insanlar da sonlu olduğumuz için sonsuzu anlayamayız ve bilemeyiz. Aynı şeyi mutlak gerçek için de söyleyebiliriz. Mutlak gerçeği de bilemeyiz.

Ezeli Hikmet perspektifinin ana teması, kâinatı mutlaktan göreceliye doğru inen ontolojik bir hiyerarşi biçiminde açıklayan varlığın mertebeleri doktrinidir.

Kainatın da bütününü bilemeyiz. Kainatın bilinebilir olarak tanımlanmış bölümüne ise kozmos denir. Bu işlerle uğraşan okulcu akademiklerin temel görevlerinden biri tanımladıkları kozmosun kainat olduğu yalanını yaymaktır. Bu eskiden biri böyledir.
Ontoloji, “varlık bilimi ve varlığı bütünü ile inceleyen bilim” demektir. Bu kelime bu makalede çok sık kullanılmasına rağmen bir çok cümleye hiç bir anlam katmıyor. Mesela, “…kâinatı mutlaktan göreceliye doğru inen […] bir hiyerarşi biçiminde açıklayan varlığın mertebeleri doktrinidir,” yeterli bence.

Ama bu cümledeki “mutlaktan göreceliye” ne demek acaba? Mutlak ile görece arasında bir geçiş olabileceğini zannetmiyorum. “Mutlaktan göreceliye inen” bir hiyerarşi ancak Grek mitolojisindeki gibi hayali bir dünya olurdu. Mutlaktan göreceliye geçişin olduğu bir dünya, ancak ölümsüz tanrıların, yarı tanrıların, ve ölümlülerin hiyerarşik olarak sıralandığı gerçeküstü varlıklardan meydana gelmiş hayali bir dünya olabilir ancak.

Kozmos2

… tüm kavramların kökeni olan metafiziksel sonsuzluk nosyonuna …
“Metafizik”; “doğa üstü” veya “doğa ötesi” veya “fizik ötesi” olarak tercüme edilebilir.

Neden acaba sonsuzluk kavramının “doğa üstü” tanımlaması esas olarak alınıyor? Buna anlam veremedim.

Bu makalenin, ana konusu mutlak kavramı değil, sadece sonsuzluk kavramının mutlak ile ilişkisi irdelenirken mutlak kavramından da bahsediliyor.

Makalenin yazarı Ali Sebetçi ile olan anlaşmazlığımız mutlak olarak tanımlanan şeylerin bilinip bilinemeyeceği hakkındaydı. Bu makale bu konuda açıklık getirmiyor.

Guenon’un şu cümleleri metafiziksel sonsuzluk kavramını oldukça net bir biçimde ortaya koyar:

Sonsuz kelimesinin tek bir tanımlaması olmadığı anlaşılıyor. Çeşitli akademik uzmanlık alanlarında çalışanlar sonsuzu kendi alanlarında işe yarayacak şekilde tanımlamışlar: Metafiziksel sonsuz, matematiksel sonsuz, fiziksel sonsuz, gibi. Burada, açıkça söylenmese bile “sonsuz” kavramının cisimleştirildiğini (reify) anlıyoruz. Aslında “sonsuz” bir sıfattır ve bir isimle kullanılması gerekir. Ama burada sonsuz cisimleştirilmiş ve kendi başına varolan bir cisim olmuştur. Bu cisimleştirme olayı akademik fizikte kullanılan en eski okulcu tekniklerden biridir. Daha genel olarak, kavramları cisimleştirmek (to reify) akademik okulculuğun yeni yorumlama konuları yaratmak için kullandığı tekniklerden biridir. Fizikte, zamanve mekan da cisimleştirilmiş kavramlardır.

‘sonlu’ açıkça ‘sınırlı’nın eşanlamlısı olduğuna göre Sonsuz, herhangi bir sınırı, hududu olmayan demektir; dolayısıyla bu terim, mutlak anlamda hiçbir sınırı olmayan, bütün imkânları ve ihtimalleri içinde barındırdığından herhangi bir şey tarafından herhangi bir biçimde sınırlandırılmayan Evrensel Tümel’den, Âlemşümul Küll’den (Universal All) başka bir şeye doğru bir biçimde uygulanamaz.

“…mutlak anlamda hiçbir sınırı olmayan, bütün imkânları ve ihtimalleri içinde barındırdığından…” Sınır ile ihtimaller sanki ayrı ayrı şeyler gibi geliyor bana. İhtimaller varolmayan şeyler olduğuna göre “sonsuz” varolmayan şeyleri nasıl içinde barındırabilir? Barındırabiliyorsa bile, hangi ihtimallerin gerçekleşeceğine sonsuz nasıl karar veriyor? Sonsuzda gerekircilikten bahsetmek doğru olmaz herhalde.

sadece bir tane Sonsuz olabilir; çünkü iki ayrı sahte sonsuz, birbirini sınırlayacak ve mecburen bir şekilde diğerini dışlayacaktır.

Ne kadar doğru! Keşke bu basit mantığı “multiverse” diye birden fazla “Alemşümul Kül”ler yaratan şarlatan fizikçilere anlatabilsek. Multiverse saçmalığını pazarlayan şarlatan fizikçiler arasında şunları sayabiliriz: Brian Greene, Max Tegmark, Alan Guth, Michio Kaku, David Deutsch, Leonard Susskind, Neil deGrasse Tyson, Lawrence Krauss, Sean Carroll ve Stephen Hawking. Tabii bu “meşhur” ve rütbeli fizikçiler (yoksa medya şahsiyetleri mi desek?) kendilerini normal mantık kurallarının üstünde tuttukları için birden fazla tümün olamayacağını kabul etmezler. Onlar yarattıkları bu tip absürt kavramlardan beslenirler ve yarattıkları absürtlükleri halka açıkladıkları kitaplar yazarak para kazanırlar.

… Sonsuzluk kavramı toptan gözardı edilmektedir ya da onun yanında bir başka sonsuzluğun varlığı kabul edilmektedir ki böyle bir kullanımın hatalı olduğundan a priori emin olabiliriz.

Aynı şey herhalde “mutlak” kavramı için de söylenebilir. Yani birden fazla mutlak olamaz. Yani tanrının mutlak olduğunu söylersek sonra iki tane mutlak tanrının olduğunu söyleyemeyiz. Bu konu Kuran’da belirtilir. Allah, İbranilerin ayrı bir tanrısı ve Hristiyanların ayrı bir tanrısı olmadığını ve bütün kitapları kendisinin –yani Allah’ın– gönderdiğini söyler.

Metafiziksel Sonsuzluk nosyonun kritik özelliği, sonsuzluk kavramının herhangi bir tür, cins, sınıf, kip, seviye, ya da özel tümel için kullanımını reddetmesidir.

“Özel Tümel” çelişkili bir kavram olmuyor mu? Tümel tümse, özeli geneli olamaz. Bu da akademik okulculuğun en eski safsata üretme tekniklerinden biridir. İki zıt kelimeyi yanyana getirip yeni bir absürt kavram yaratırsınız ondan sonra da yarattığınız kavramın neden absürt olduğunu ve neden absürt olmadığını derinlemesine irdeleyen bir makaleler dizisi yazarsınız. Okulcu akademikler çağlar boyunca bu şekilde akademik puanlar toplayarak hiyerarşide yükselmeye çalışmışlardır.

Bu yüzden Sonsuz fikrini verilen herhangi bir tespite, örneğin niceliğe, mekâna, zamana, ya da bunların o veya bu biçimine uygulamak anlamsızdır.

Neden? Ben tam aksini düşünüyorum. Sonsuz ille de bir isimle kullanılmalıdır. Yoksa cisimlendirilmiş bir kavramdır ve hayalidir.

“Açlık” da benzer bir kavramdır. Açlık kelimesinin de tek başına bir anlamı yoktur, ille aç olan birini ifade etmelidir. Sonsuz da başka bir şeyin özelliğidir. Kendi başına bir anlamı yoktur çünkü sonsuz diye bir şey yoktur. Sonsuz mekan, sonsuz tanrı, sonsuz zaman, sonsuz sayı olabilir.

Dolayısıyla skolastiklerin metafizik Sonsuz ile eşanlamlı olan infinitum absolutum (mutlak sonsuz) terminolojisinin yanında infinitum secundum quid (belli bir anlamda sonsuz) ifadesini de kullanmış olmaları hatalıdır.

Bir şeyin sonsuz olup olmadığını bilemeyeceğimiz için, sonsuzluk atfedilen her şey bir tanımlamadır. Sonsuz olduğu varsayılan Pi sayısını ne kadar hesaplarsak hesaplayalım sonu var mı bilemeyiz. Ayrıca, hiç bir sınırın mutlak sınır mı yoksa bizim ölçme teknolojimizin sınırı mı olduğunu hiç bir zaman bilemeyiz.

“Belli bir anlamda sonsuz” gibi kavramlar cisimlendirilmiş sonsuzun okulcu akademikler tarafından üretilmiş yorumlardır. Sonsuz, sınırsız olarak tanımlandı yukarda. Yani sonsuz ile sınırsız eşanlamlı kelimelerdir. Sınırın doğa üstü olanı, mutlak olanı, “belli bir anlamda” sınırlı olanı yoktur. Öyleyse sonsuzun da doğa üstü olanı, mutlak olanı, “belli bir anlamda” sonsuz olanı yoktur.

Metafiziksel Sonsuzluk…

Aslında metafiziksel olan sonsuzluk değil, herhalde cisimlendirilmiş sonsuzluğu okulcu akademik kavramlarla tartışmak “metafizik” olmuş oluyor. Belki de “felsefi” sonsuzluk demek istenmektedir.

Evrensel Tümel…

Tümel zaten evrensel olan demek değil mi?

Kozmos3

Evrensel Tümel’in dışında sadece ontolojik imkânsızlık vardır.

Yine “ontoloji” kelimesi  gereksiz yere kullanılmış bence. “Evrensel”e de gerek yok: “Tümel’in dışında sadece imkansızlık vardır,” bence daha iyi ve yeterli.

Ayrıca Tümel’in dışında “imkansızlık” da yoktur. Çünkü zaten tümel’in dışı yoktur. Dışı olmadığı için “dışında hiç bir şey yoktur” gibi cümleler kuramayız. “Tüm” kelimesini kullandığımızda zaten tümün dışı olmadığını varsaymış oluruz. Dışı olmayan bir şey, yani mutlaklık ve sonsuzluk bizim anlayabileceğimiz kavramlar değildir. Bu sonsuzluğun sonunda ne olduğu okulcu akademiklerin bin senedir tartışa tartışa bitiremedikleri bir konudur zaten. Bizden sonra da bin sene devam edecektir mutlaka. Akademik skolastiklerin bir problemi çözmek gibi bir hedefleri yoktur. Tam aksine onlar konulara kılı kırk yararak yeni yorum konuları çıkartırlar çünkü kariyerlerini yorum yazarak yaparlar. Bugün de okulculuk aynı şekilde deval etmektedir. Bir zamanlar Aristo’ya yorum yazmaktan bir şey yapmamakla suçlanan peripatetiklerin akademik torunları aynı üniversitelerde yarattıkları başka şeyhlerin kutsal kitaplarına yorum yazmaktadırlar. Bu yeni akademik şeyhler Newton’dur, Einstein’dır, Darwinder. Okulculukta değişen bir şey yok, isimler dışında.

Bir kavramın sahte olması, yani ontolojik bir gerçekliğe karşılık gelmemesi, böyle bir kavramın tasavvur edilip dile getirilebilmesiyle aynı şey değildir.

“Ontolojik bir gerçeklik” yani “varlıkbilimsel bir gerçeklik” ne demek? Varlıkbilimsel gerçekliğin yalın “gerçeklikten” ne farkı var?

Mutlaklık: Bütün tespitler kendileri dışında başka imkânlar, kendileri kadar mümkün başka ihtimaller bırakmak zorunda oldukları için aslında bir sınırlamadırlar. Ne olursa olsun her özel ve belirlenmiş şey, kendi tabiatı tarafından sınırlandırılmıştır. Bir şeyin tabiatı, o şeyin tanımıdır. Her sınırlama, o sınırın dışında kalan her şeyi reddetme olduğundan gerçekte bir nefiy, bir olumsuzlamadır.

Yukardaki mutlaklık tanımından, benim dediğim gibi, mutlak olanı bilemeyeceğimiz sonucu çıkıyor. Mesela, “Tanrı mutlaktır” deriz ve buna inanırız. Ama tanrının mutlak olup olmadığını bilmemize imkan yoktur.

Metafiziksel Sonsuzluk tüm sınırların inkarı olduğuna göre o aslında tüm nefiylerin nefyidir.

Sınırsız olan şey zaten yoktur. Yani bütün olarak yoktur. Varolduğu anda (yani tanımlandığı anda, yani sınırlandığı anda), sınırsızlığı yani sonsuzluğu kaybolacaktır.

Birlik ve Bütünlük: Herhangi bir sınırı olmayan sadece bir tane Mutlak Sonsuzluk olabilir, çünkü iki ayrı sözde sonsuz birbirini sınırlayacak ve mecburen bir şekilde birbirlerini kendi dışlarında bırakacaklardır.

Çok doğru, içtenlikle katılıyorum. Yine akla “multiverse” ineğini yıllardır sağan akademik fizikçiler geliyor. Bu mantık onlara açıklanabilse veya onlar bu mantığı anlayabilseler… ama anlamak istemezler. Kim altın yumurtlayan tavuğunu kesmek ister.

Bunun tam aksine bütünlük karakterine kendi tabiatıyla sahip olan gerçek bütünlük, mantıksal olarak parçalarından önce gelmelidir ve onlardan bağımsız olmalıdır.

Parçası olan sonsuz veya sınırsız olamaz gibi geliyor bana.

Metafiziksel Sonsuzluk, ontolojik olarak göreceli ve sonlu olan parçalardan önce geldiği için gerçek bir bütünlüğe sahiptir. Böyle bir bütünlükten başlayarak daha alt seviyelerde bulunan parçaları oluşturmak mümkündür ama aşağıdaki parçaların analitik toplamıyla yukarıdaki bütüne ulaşmak, onu bu şekilde oluşturmak mümkün değildir. Başka bir deyişle gerçek Sonsuzluk, Mutlaklık düzleminde olduğundan parçasızdır. Parçalardan söz etmek demek Mutlaklık seviyesinden ayrılmak, daha alt bir düzlemden bahsetmek demektir.

Bütün parçalar tanımlamadır. Dünya tektir. Mutlak parça yoktur. Çünkü bildiğimiz bu dünyada mutlak kopukluk olamaz. Bütün yüzeyler tanımlamadır. Mutlak yüzey yoktur. Zaten aşağıda, bölünebilirlik ile ilgili bir bölümde, mutlak bölünmezin olamayacağı kabul ediliyor. Mutlak kopukluk olmadığı için mutlak bölünmez de yoktur.

Varlık Ötesine Tekabül Ediş: Varlık (Being), Aşkın Varlığın (Non-Being) …

Niye (Non-Being) “Aşkın Varlık” olarak tercüme edilmiş? “Non-being”, “Varlık olmayan” demek, “varlık üstü varlık” yani “aşkın varlık” değil.

Matematiğin konusu ister sayı gibi ayrık isterse geometrik uzunluklar gibi sürekli olsun, niceliktir.

Matematiğin konusunun sadece nicelik olduğunu söylemek doğru mu acaba? Mesela, matematiğin bir dalı olan topolojinin konusu nicelik değildir, formlardır.
Geometrik uzunluk sürekli mi? Çizgilerin noktalardan meydana geldiği düşünülebilir. Veya hareket eden noktanın çizgiyi yaptığı düşünülebilir. Bu aslında ayrıntılı olarak tartışılması gereken temel bir konudur. Bütün çizgiler de tanımlamadır diyebiliriz.

Sonunda sonsuz o kadar göreceli bir hâl alır ki bu şartlar altında artık yetersiz kalmaya başlar ve sonsuzdan büyük nicelikler kümesini tarif etmesi için ‘sonlu ötesi’ (transfinite) kavramı icat edilir.

“Göreceli sonsuz…” Göreceli olmayan ölçülemez ve bilinemez. Ölçülebiliyorsa da sonsuz olamaz.

> IV. Sonsuzluk ile Belirsizliğin Farkı

Sonsuzluğu bilemeyiz ama belirsizliği bilebiliriz.

… bazı şeylerin sınırlarına fiilen ulaşamamadır.

Mutlak sınıra ulaşamayız çünkü hiç bir zaman ulaştığımız sınırın mutlak sınır mı yoksa bizim gözlem gücümüzün sınırı mı olduğunu bilemeyiz. Fizikçiler bu hatayı hep (bile bile) yaparlar. Fizikçiler için, en son parçacık hızlandırıcısının bulduğu parçacıklar “maddenin yapı taşlarıdır”. Bir kuşak sonra gelen fizikçiler daha güçlü bir hızlandırıcı inşa ederler ve onlar da buldukları şeyleri “maddenin yapı taşları” olarak ilan ederler. Bu böyle devam edip gider. Bu arada, astrofizikçiler de en son teleskopları ile uzaya bakarlar ve evrenin sınırlarını gördüklerini ilan ederler. Bir kuşak sonra daha yüksek çözünürlü teleskoplarla uzaya bakan fizikçiler de kendi gördüklerinin evrenin sınırı olduğunu söylerler. Yani akademik fizikçiler gerçekten de “metafizik prensiplerden habersiz” fakat aşırı üstünlük kompleksi olan safsata felsefecileridir.

sınırlarına fiilen ulaşamadığımız imkânların devamı ve gelişimi anlamına gelen ‘belirsizlik’ (indefiniteness) mefhumudur.

Belirsizlik yok. Bilinmezlik var. Bir sınıra ulaşsak bile onun mutlak sınır olduğunu bilemeyiz.

Descartes’a göre sınırlarını idrak edemediğimiz şey belirsizdir ve belirsiz bir şey öyle olduğunu ispatlayamasak dahi gerçekte sonsuz olabilir.

İyi demiş bence. Pencerenin camı sinek için sınırdır ama ışık için sınır değildir.

Oysa Guenon, tespit edilmiş herhangi bir şeyin…

“Tespit edilmiş”ten kasıt “tanımlanmış” mıdır?

İster uzam, ister süre, ister bölünebilirlik veya isterseniz başka bir imkân olsun, belirsiz olan sonsuz olamaz çünkü o daima belli bir tespiti ima eder.

Mutlak olanı bilemeyiz. Sonsuzluk da mutlak olarak tanımlandığı için, sonsuzluğu bilemeyiz.

Uzam ve zaman gibi sürekli nicelikler, ne kadar çok bölünürse bölünsünler, ne kadar çok küçülürse küçülsünler, asla bir daha bölünemez ve küçültülemez hale gelemez, sabit ve değişmez bir en küçük parçaya, bölünemez atoma ulaşamazlar.

Çok doğru. Bunu kabul ediyorum. Hemfikirim. Peki neden?

Dolayısıyla sürekli nicelikler için bir belirsizlik ve değişkenlik söz konusuyken ayrık nicelikler (sayı) belirli ve sabittir.

Çünkü sayılar tanımlanmışlardır. “1” sayıların birimidir. Yani sayı, 1 birimine göre tanımlanmış, sıralı niceliklerdir ve +1 olarak büyürler. Tanımlama icabı.

Başka bir deyişle ayrık ve sürekli niceliklerin tabiatları birbirinden farklıdır ve birinden diğerine geçiş bir süreksizlik ima eder.

(Yukarda bahsedilen mutlak ve görece arasında varsayılan geçişe benziyor sanki.)
Mutlak kopukluk yoktur. Tanımlanmış kopukluk vardır.

… bilim işte bu yüzden hiçbir şeyin doğru açıklamasını verme yeteneğine sahip değildir.

Buradan bilimden kasıt fizikse, fizik ölçüm bilimidir, “doğru” açıklama gibi şeylere girmemesi gerekir. Ama fizikçilerin asıl mesleği felsefecilik olduğu için (fizikçilerin mesleki titrleri “felsefe doktorudur, PhD), onların asıl sevdiği şey ölçmek değil felsefe yapmaktır. Ama malesef 30 seneye yakın süren eğitim sürelerinde bir sömestir bile felsefe dersi almamışlardır. Yani felsefeden haberleri yoktur üstelik felsefeye düşmandırlar ama felsefe yapıp dururlar.

Ayrık tabiatlı bir niceliğin analitik bir biçimde toplanması, bir araya getirilmesi veya koleksiyonuyla sürekli bir nicelik oluşturulamaz.

“Ayrık” = Nokta. “Çizgi” = Sürekli

Bu özellikler ayrık değil sürekli niceliğin özellikleridir.

Biz sürekli olanı da ölçemeyiz. Eğer bildiğimiz her şeyi ölçerek bildiğimizi varsayıyorsak, devamlılığı ölçemeyiz, çünkü bütün gözlemlerimiz mecburen noktalardır. Devamlılık ise çizgi olmalıdır. Ölçtüğümüz noktaları birleştirip çizgi yaparız ve gözlemlediğimiz olayın devamlı olduğunu söyleriz. Ama olayın gerçekten de devamlı mı olduğunu bilemeyiz.

Nokta, doğru parçasının bir limiti, bir sınırıdır ve hareketsizlik hâline karşılık gelir.

Tabii, burada bahsedilen “nokta” matematiksel noktadır ve bunun da sorunları vardır çünkü matematiksel nokta fiziksel nokta değildir.

Zira atomculuk, zorunlu olarak her şeyin ayrık olduğunu ima eder. Gerçekten de sonuçta hareket kavramı, bu süreksizlikle bağdaşmaz ve aslında Zeno’nun argümanlarının gösterdiği şey, işte budur.

Ben de aynı görüşteyim. Eğer böyle bir mutlak bölünmez olsaydı hareket edemezdi. Bu çok önemli bir gözlem çünkü bugün doğanın tek gerçek modeli olarak öğretilen Newtonculuk doktrini böyle bir absürd bölünmezin varlığına dayanıyor. Yani eğer mutlak bölünmez yoksa, Newton kültünün doktrinlerinin çöpe atılması gerekir.

Oysa gerçekte mekânın sürekliliğinin noktalardan oluşmaması gibi zamanın sürekliliği de anlardan oluşmaz.

Anlar da tanımlamadır o zaman.

Notlar:

Şarlatan fizikçilerin listesini Wikipedia’dan aldım.

— Twitter’daki diyalog:

BEN: İlginç bir tartışma olmuş ama “evrim teorisi”nin o kadar değişik anlamları var ki artık anlamsız olmuş bir kavram. Bunu yapan da akademikler. Bir tasarımıcı veya tasarımcılar olduğu bence kesin ama bunun mutlak tasarımcı olduğu sonucu çıkmıyor.

Bugünkü uçaklar bisikletten “evrilmiştir”. Tasarlayan da insandır. Tanrı kavramına ihtiyaç yok gözlemleri açıklamak için.

ALİ SEBETÇİ: […] evrimin net ve tüm tarafların üstünde anlaştığı bir tanımının olmadığı hususunda size katılıyorum, eğer söylemek istediğiniz bu ise. Fakat insanın bisikletten sonra otomobili tasarlamasına kıyasla vardığınız sonuç için şunu söylemek isterim: Mesele şu: insan, bisiklet ve otomobilden nitel (ontolojik) olarak farklı.

Evren eğer tasarlanmışsa onu tasarlayan da aynen bu şekilde evrenin kendisinden nitel (ontolojik) olarak farklı olmalıdır. Bu anlamda Tanrı’yı evrenin içinde bulamaz ya da onun içine sığdıramazsınız.

BEN: Tanrıyı evrenin içinde bulamayacağımıza katılıyorum çünkü insan olarak mutlak kavramları anlamamız mümkün değil. Tarih boyunca mutlaklar hep insan boyutuna indirgenip tanımlanmıştır. İlgilendiğim bir konu olduğu için daha uzun bir yorum yazdım.

ALİ SEBETÇİ: […] mesajımı dikkate alıp üstünde durduğunuz için teşekkür ederim. Yazınızda çoğuna pek katılamayacağım bir çok yargıda bulunmuşsunuz. Bazı cümlelerinizi de pek anlayamadım. İnsanın mutlağı anlamasından kasıt onu kuşatmaksa bu mümkün değil bence de.

Fakat insan mutlağa tabiri caizse dokunabilir. Başka bir ifadeyle insan ile mutlak arasında bir bağ vardır. İnsan mutlağı bu anlamda anlayabilir.

Yorum yapmak istediğim ikinci konu ise şu: insanın yaratma eylemi Tanrı’nınkinin alt ontolojik seviyeden bir taklididir ancak.

BEN: Mutlağı anlayamayız çünkü biz sadece oranlarla anlayabiliriz. Bildiğimiz her şey MODEL – GÖZLEM = HATA formülüne göre bilinir. Bu formülü kullanabilmek için bir birim seçmemiz gerekir. Mutlağı ölçecek bir birim olmadığı için de mutlağı bilemeyiz diye düşünüyorum.

ALİ SEBETÇİ: Mutlağı ölçecek bir birimin olmadığını söylemek mutlağa bir biçimde dokunmak, onu bir şekilde tarif etmek değil mi?

BEN: Burada “mutlağa dokunmak”tan kasıt herhalde “bütünü bilemeyiz ama parçaları bilebiliriz” olmalı. Bunu zaten yapıyoruz. Bütün mutlaktır bilinemez. Ama parçaları ölçülebilir. Gerçek mutlaktır bilinemez ama görüntüleri bilinebilir.

ALİ SEBETÇİ: Mutlağın parçası olmaz aslında, kendi seviyesinde. Herhangi bir parçadan söz etmeye başlamışsak mutlaktan uzaklaşmaya başlamışız demektir.

BEN: […] Konuyu biraz somutlaştırmak için, mutlak olarak tanımladığınız bir kaç şeyi örnek verebilir misiniz?

ALİ SEBETÇİ: Bu yazıyı okumanızı rica edebilir miyim? Sanırım sonrasında daha iyi anlaşabileceğiz. Kısa cevap olarak şunu söyleyebilirim: tek ve bir bütün olan mutlak ve metafiziksel sonsuzluk kavramları aynı şeyin farklı adlarıdır

Hint felsefesi mutlak kavramını çözmüş sanki:

Swami Krishnananda says that the “Mahavakyas convey the essential teaching of the Upanishads, namely, Reality is One, and the individual is essentially identical with it … the identification of the self with the Absolute is not any act of bringing together two differing natures, but is an affirmation that absoluteness or universality includes everything, and there is nothing outside of it.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s