Yerçekimi: Newton ve Einstein

Ali Sebetçi:

[…] yerçekimi tek bir olgu fakat bu olgu iki ayrı teori ile açıklanabiliyor: birisi Newton’ın klasik genel çekim yasası, diğeri Einstein’ın genel görelilik kuramı

Yerçekiminin açıklanması konusundaki gözleminize katılamıyorum.

Genel görelilik kuramı ile genel çekim yasası temelde birbirleri ile çelişkilidir ve aynı olguyu açıklayamazlar. Einstein, Newton’un varsaydığı doğaüstü güç kavramına tepki olarak kendi yerçekimi kuramını geliştirmiştir. Einstein’ın kuramı yerçekimini çekim gücü diye bir şey olmadan açıklar. Yerçekimi ya çekim gücüdür ya da değildir. Aynı olgu (yerçekimi) hem çekim gücünü varsayan bir kuramla, hem de çekim gücünü yadsıyan bir kuramla açıklanamaz.

“Yerçekimi: Newton ve Einstein” yazısını okumaya devam et

Futbolda Gol çizgisi teknolojisi

Bakıyorum da bir çok futbol adamı son zamanlarda futbola dayatılan çizgi teknolojilerini beğeniyor ve savunuyor. Bugün ofsaytlar futbolcunun saçının tek telinin ofsaytta olduğunu belirleyebiliyor. Sonra da kilometrelerce uzakta maçı ekrandan seyreden birisi hakeme “ofsaytı ver” diye emir veriyor. Futbol bilginlerimiz de bu durumu gayet olağan karşılayıp çizgi teknolojisinin futbola adalet getirdiğini söylüyorlar. “Artık hatalı ofsayt olmaz” diyorlar. Halbuki ofsayt tartışmaları aynen devam ediyor!

Gol çizgisi teknolojisi topun çizgiyi geçip geçmediğini milimetre ölçeğinde ölçebiliyor. Bu bir ton kömürü en hassas altın terazisinde ölçmeye benziyor. Çok gereksiz bir işlem.

Gol çizgisinin kalınlığı zaten 12 santimetre. Topun çapı 22 santimetre. Oyun alanı 120 metreye 90 metre olan koskoca bir alan. Oyun süresi 90 dakika. Böyle devasa ölçeklerde oynanan bir oyunda kararları milimetre ölçeğinde ölçümler yaparak vermek futbolun ruhuna aykırıdır. Oyun içindeki kararlar oyunun oynandığı ölçeğe uygun tek bir ölçek kullanılarak verilmelidir.

Oyun içinde bazı kararları insan ölçeğinde bazı kararları teknoloji ölçeğinde vermek oyuna çok büyük adaletsizlikler getirir.

Atletizmde bazı koşularda fotofiniş kullanılır. Yüz metre 10 saniyenin altında koşulmaktadır. Böyle bir yarışı kimin kazandığını anlamak için milimetrik ölçüm teknolojileri gerekli olabilir çünkü insan gözü fotofiniş kadar hassas değildir. Fakat maraton 3 saatte koşulur ve fotofiniş gereksizdir.

Futbol insan ölçeğinde oynanır ve hakem kendi gözleri ile gördüğüne göre karar verir. Hakem gördüğünü çalar. Hakemin görmediğine çalmaması hakem hatası değildir. En adil oyun hakemin sadece gördüğünü çaldığı oyundur. Hakemin görmediği bir olay yok hükmünde bir olaydır. Hakem oyunun oynandığı hızda milimetreleri göremez.

Ben ağları sarsan bir topun golü ile topun gol çizgisini 1 milimetre geçtiği ve teknoloji ile sonradan tespit edilmiş bir golü aynı değerde sayamam. Milimetrik gollerin futbolda yeri yoktur.

Ben oyuncu olsam ve bir şutum 1 milimetre ile gol sayılsa ben bunu gururuma yediremem. Hakeme “ben bu golü istemiyorum” diye itiraz ederim.

Bir düşünün, 1 milimetrelik golün sevinci nasıl olmalı? 1 milimetrelik gol attığı için havalara sıçrayıp çimlerde kayan bir sevinç gösterisi yapmak komik kaçmaz mı? Zaten milimetrik gol normal goller gibi hakem tarafından anında verilmeyeceği için sevinç de daha sonra gelecektir mecburen. Havası kaçmış bir sevinç olurdu o. Hiç yapılmasa daha iyi.

Milimetrik goller kabul ediliyorsa o zaman futbolda çeyrek gol olmalı ve topun çizgiyi geçtiği orana göre 0.25 gol, 0.50 gol ve tam gol olmalı. Yani maçlar Fener 2,5 Cimbom 3,25 gibi skorlarla bitebilmeli. Adalet bunu gerektirir.

Peki taçlarda neden çizgi teknolojisi kullanılmıyor? Topun oyun dışına çıkması önemsiz bir olay mı? Eğer çizgi teknolojisi taçlar için de kullanılsa taç kararları çok değişirdi. Şu anda futbolda büyük bir adaletsizlik var. Çünkü aynı oyunda bazı kararlar teknoloji hassaslığında diğer kararlar insan gözünün hassaslığında veriliyor. Aynı oyun iki ayrı ölçekte oynanamaz. 100 metre elemelerinin ilk grubunu fotofinişle ikinci grubunu fotofnişsiz karar versek bu adaletsizlik olmaz mıydı? Futbolda bu yapılmaktadır. Ve acilen futbol tek bir ölçekte yani insan ölçeğinde oynanmaya geri dönmelidir.

Golleri milimetre ile ölçüyorsak oyun süresini neden atomik saatlerle ölçmüyoruz? Oyunun durduğu anlar neden ayrı bir kronometre hakemi tarafından atomik saatlerle ölçülüp hakeme bildirilmiyor? En adaletli oyun böyle olmaz mıydı. Günümüzde bakıyoruz, gerçekte, atomik saatle ölçülünce, mesela oyun 5 dakika, 10 saniye, 21 salise, 03 nanosalise durmuş. Fakat hakem kafasına göre oyunu 3 dakika fazla oynatıp bitiriyor. Milimetre ile gol oluyorsa oyun saliselerle oynanmalıdır. Ölçek bütünlüğü ilkesi bunu gerektirir.

Zaten bu teknolojilerin oyuna sokulmalarının amacı oyunu daha adaletli yapmak diğildir. Futbola VAR’ı sokuşturan FİFA başkanı İnfantino futbola ihanet etmiştir. O teknoloji şirketlerinin bir ajanıdır. Amaç bu teknolojiyi satan firmalara yeni bir pazar açmaktır. Daha işin başındayız. Her sezon FİFA teknoloji firmalarının lobisine boyun eğip futbola yeni teknolojiler dayatacaktır. Futbolu sevenler olarak bu duruma karşı çıkmamız gerekiyor. Futbolun teknolojinin deneme tahtası olmasına izin veremeyiz. Şimdi susarsak çok yakında futbol aynı Amerikan futbolu gibi teknoloji firmalarının deneme tahtası olacak ve televizyonda reklam aralarını doldurmak için varolan ruhsuz bir gösteri olacaktır.

Notlar:

— Teknolojinin sahadaki gerçeği değil kendi gerçekliğini yarattığını çok güzel açıklayan bir yazı (İngilizce). Gol çizgisi teknolojisi bir düzine kamera ile kale çizgisine bakıyor ve yazılım teknikleri ile oyuncuları görüntüden siliyor ve sadece top ve çizgi görüntüde kalıyor. Bunun oyunun gerçekliği olduğuna insanlar inanıyor. Gollere bu şekilde karar vermek çok büyük bir adaletsizliktir çünkü oyun hakemin gördüğüne göre oynanmaktadır. Aynı oyunu iki ayrı ölçekte oynamak adaletsizliktir.

Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir

Heraklit3

Ali Sebetçi Bey ile felsefi tartışmalarımız devam ediyor. Yine buraya kopyalıyorum.

Zeynel bey, evet, tartıştığımız konular temelde insanoğlunun binlerce yıldır tartıştığı meseleler aslında. Bu açıdan güneşin altında yeni bir şey yok. Gelenekselcilerin itirazı Heraklit’in argümanına zaten. Sorun şu: Heraklit bile sonunda bir sabite dayanmak zorunda kalıyor.

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” yazısını okumaya devam et

Tek sabit değişimdir

Sizin bu herşeyin sürekli değiştiği ilkeniz değişmiyor ama. Herşey değişiyorsa bu ilke neden değişmiyor?

Yok, benim dediğim bir şey değil ki bu. Herkesin bildiği gibi değişimin tek sabit olduğunu ilk söyleyen Heraklitmiş. Ben bunun faydalı bir varsayım olduğunu düşünüyorum, o kadar. Siz öyle düşünmüyorsanız tabii ki saygı duyarım. Ama bir ilkenin değişken olabileceği benim için anlamlı değil. Tabii ki değişmeyen şeyler vardır diyebiliriz. Yerel olarak bu doğrudur. Bir insanın hayatı boyunca aynı insan olduğunu varsayarız. Her an değiştiği halde.

Bunun faydalı bir varsayım olduğuna dair bir örnek verebilirim. Binlerce yıl astronomlar yıldızların sabit olduğuna inanmışlardır. Halbuki Heraklit’i dinleyip herşeyin değişim halinde olduğunu kabul etselermiş o zaman yıldızların bile hareket ettiğini bilirlermiş. Yıldızların hareket ettiği ancak geçen yüzyıl gözlemler aracılığı ile bulunmuştur. İlkesel olarak binlerce yıl bilindiği halde.

İlke, ilke olduğu için değişmiyor. Tanımlama icabı ilke sabit kalıyor.

Ayrıca “Tek sabit değişimdir” diyen bir lafı nasıl değişken yapabiliriz? Değişmeyen şeyler oranlar olabilir. Mesela gezegenlerin yörüngelerinin yarıçapı arttıkça dönemi 3/2 katında azalır. Bu sabittir. Ama sizce bu kural değişimin değişmez olduğunu yanlışlamış mı oluyor? Bence değil. Ki bu oran bile zamanla değişiyor olabilir.

Notlar:

Bahsi geçen Twitler.

Evrim mi ortakyaşam mı?

Geçişler cinsleri nerede?

Evrim kuramı ile ilgili Twitter’daki bir tartışmayı buraya da kopyalıyorum.

Ali Sebetçi’nin yorumu:

Kendisi bir değişim içinde olan bir şeyin kendi hakkında ileri sürdüğü ben değişiyor olsam da işte bu iddiam (hep değişiyor olduğum) hiç değişmeyecek demesinde bir çelişki yok mu?

Cevabım:

Bence yok çünkü ben ilke olarak herşeyin sürekli değiştiğini kabul ediyorum. Bir şeyin değişmeden duracağı fikri bizi yine mutlaklık tartışmasına götürür:)

Evrim sadece değişim demek değil zaten. Birbirleri ile üreyemeyen cinslerin ürer hale gelebileceği fikri evrimin tanımlamalarından biri. Yoksa insan yeni şartlara uymak için devamlı değişiyor. Mesela akıllı telefonlarla büyüyen neslin başparmaklarına bakarsak ortayaşlı insanlarınkine göre çok daha elastik olduğunu görebiliriz. Tabii sonradan edinilen özellikler bir sonraki nesle geçmiyor. Sünnetli çocuk doğmuyor mesela. Ama ben bazı alışkanlıkların geçtiğini düşünüyorum.

Ali Sebetçi’nin yorumu:

Evrim ağacında insandan, insan bilincinden geriye doğru değil ileriye doğru gidelim Zeynel Bey. Evrim insan türüyle bitmeyeceğine göre insan ötesi bilinçler için evrim teorisi sabit kalacak mı?

Cevabım:

Evrim teorisi ara cinsleri açıklayamıyor. Ben evrim teorisinin yararlı bir teori olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca teoriler ile konuşmaktan hoşlanmıyorum çünkü teori denen şey bir seri uyumlu veya çelişkili sözlerin, ifadelerin, tanımların ve varsayımların toplamına verilen isim oluyor. Darwin evrimle ilgili 100 cümle yazmış olsa bugün evrimle ilgili cümlelerin toplamı 100 trilyon olmuştur herhalde. Bu doğal çünkü evrim akademik bir alandır ve akademikler yorumlara yorum yazarak akademik puan toplarlar ve hiyerarşide yükselirler.

Onun için bir tek fikri ifade eden cümleler üstünde tartışmak daha iyi olur. Mesela, bir cinsin diğer bir cinse evrilmesi fikri gelecekte kabul edilecek mi? Bence edilmeyecek. Çünkü yeni cinsler evrimle değil ayrı cinslerin ortakyaşam anlaşması yaparak beraber yaşamayı seçmelerinden doğar. Örnek: insan vücudu ve bütün memelilier. Hatta bütün canlı varlıklar.

Bahsettiğiniz insan ötesi bilinçler zaten ortakyaşam anlaşmaları sonucu oluşacaktır. Onlar da kendilerinin ortakyaşam anlaşmaları sonucu oluştuğunu bilebilirler. Günümüzde insanların makinelerle olan ilişkisi henüz bir ortak yaşam ilişkisi değil. Ama yapay zeka geliştikçe makineler de insanlardan bir şeyler isteyebilir ve ilişki bir ortakyaşam ilişkisine dönebilir.

Notlar:

Twitter’daki tartışma.

Öğretmen kültü

Milli Eğitim bakanı

Sizler öğrencilerimizin hayat kapılarını açan ve hayal kapılarını kapatan anahtarlarsınız…

deseymiş durumu daha iyi açıklamış olurmuş.

Öğretmenlerin öğrencilerin hayat kapılarını açtığı da şüpheli. Ne demek ki bu? Anlamsız bir laf.

Eğitim sürecinde karşımıza bir kaç çeşit öğretmen çıkıyor. Burada bahsedilen devlet için çalışan öğretmenler olmalı. Bu öğretmenlerin tek işi devletin belirlediği müfredatı öğrencilere dayatmaktır. Bu insanların çoğunun kendi hayatları zaten kaymış. Atanmak için yıllarca beklemişler. Atandıktan sonra aldıkları maaş sigara paralarına yetmiyor… Bu insanlar mı talebelerin hayatını açacak? Güldürmeyin insanı. Okul kapılarında sigara için insanlar bunlar. Bu öğretmenler mi çocuklara örnek olacaklar?

Bakanın bahsettiği açıkça bu devletin maaşlı profesyonel öğreticileri. Ama bizim ilk öğretmenimiz annemizdir. Daha sonra çocuk okula gider ve orada devletin ajanı öğretmen tarafından devletin doktrinlerini öğrenmeye başlar. Okuma yazma da öğrenir. Öğretilir. Okulda bütün konular yıllar önce belirlenmiş yöntemlere göre öğretilir. Bu yöntemlerin çoğu eskimiştir. Maksat eğitimi mümkün olduğu kadar uzatmak olduğu için eski ve işlevsiz yöntemler kutsallaştırılıp uygulanmaya devam eder. Öğretmenin zaten neyi nasıl öğreteceği hakkında inisiyatifini kullanma hakkı yoktur.

Okullarda müfredat eskidir, öğretme yöntemleri eskidir, herşey çürümüştür, kokuşmuştur çünkü eğitimi belirleyen köhnemiş bir bürokrasidir. Bu bürokrasinin tek hedefi vardır o da öğretmenlerine iş bulmak. Okullar bunun için vardır. Devletin memurlarına iş kapısı olmak. Okulların öğrenciler için varolduğunu zannetmeyin.

Okulların çocuğuna bu kadar zarar verdiğini ve çocuğun içindeki cevheri öldürdüğünü bildiği halde bir anne çocuğunu neden okula yollar? Çok basit. Anne de kendini düşünmektedir. Yarattıkları şımarık çocukları dizginleyemeyen anneler çocuğun bütün gün kendi başına bela olması yerine öğretmenlerin başına bela olmasını yeğler. Okul işte böyle bir yerdir. Çocuklar dışında herkes okulun varlığından bir şekilde yararlanmaktadır.

En basit bilgiyi, en uzun ve katı bir şekilde her talabeye aynı şekilde dayatmaktan başka bir iş yapmayan, yapamayan öğretmen denen devletin bu ajanları mı öğrencinin hayatını açan anahtar olacak? Bu öğretmen denen insanların bu kadar yüceltilmesi neden?

Milli eğitim bakanını anlıyoruz. Öğretmenler onun çalışanlarıdır ve onlara bir kaç güzel laf söyleyerek gönüllerini almaya çalışıyor. Asgari ücretten bir gıdım fazlası için yıllarca atanmayı bekleyen bu zavallı insanlara ne kadar değerli olduklarını ve ne kadar değerli işler yaptıklarını söyleyerek onları bir kere daha kandırmış oluyor.

Öğretmenin olduğu yerde öğrenme olmaz. Eğer öğrenciler bir sınıfa hapsolunmak yerine kendi hallerine bırakılsalardı, onlara bir sömestirde öğretilmeye çalışılan bilgiyi bir iki günde, bilemedin bir haftada öğrenirlerdi. Bugün internet diye bir şey var. Her türlü bilgi orada var. Hala çocuklar sınıflara hapsedilip pasifize ediliyor ve önlerine bir kitap konuluyor ve bir öğretmen tahtada ders anlatıyor. Bu ders kitaplarının tek varoluş sebebi de çocuklara sırt çantası satmak. Burada öğretmenin her hangi bir aracıdan farkı yok. Eskiden seyahat acentalarından bilet almak durumundaydık. Artık biletimizi direk interneten alabiliyoruz. Öğrenmek istediğimiz her konu internette var. Öğretmene hiç gerek yok. Öğretmen öğrenmeye en büyük engelden başka bir şey değil.

Annemiz ilk öğretmenimiz dedik. Ondan sonra anaokulunda karşımıza çıkan biri var. Bunların görevi daha çok çocuklara oyun oynatmak ve çocukları okulun getireceği daha ciddi kısıtlamalara alıştırmaktır. Koşturmak ve birbirleri ile yaratıcı oyunlar oynayarak hayatı öğrenmek yerine saatlerce bir yerde oturmayı öğrenmek gibi.

Bu arada mecburen çocuk dershanelere gönderilmeye başlanıyor. Dershanede de karşımıza bir öğretmen çıkıyor. Bu özel sektör öğretmenleri de bize sınav geçmeyi öğretirler. Bunlarını öğrencilerin hayat kapısını açması sınav kazandırma becerileri ile ilgili. Her sınav kapısını açmayı başarıp içeri giren bir öğrenci gerçek hayattan o kadar uzaklaşmış olur. Sınav kapıları hayat kapıları değildir. Öğretmenler sınav kapılarını açtırır hayat kapılarını kapattırır.

Sonra ortaokul ve lise öğretmenleri var. Bunların da bütün işleri müfredatı öğrencilere dayatmaktır. Öğrenciler açısından bakıldığında öğretmenler asıl öğrenmek istediğimiz şeyleri bize öğretmeyen sınıf gardiyanlarından başka bir şey değildir.

Öğretmen denen bu profesyonel sınıfın yüceltilecek hiç bir yanını görmüyorum ben. Bunlar hem devletin hem okul patronlarının ajanlarından başka bir şey değildir. Öğretmenlerin öğrencilerin tarafında olmadığı kesin.

Bu Milli Eğitim bakanı ilginç birisi. Eğitim konusunda edebiyat yapmayı çok seviyor. Ama sonuç olarak sistemi olumlu yönde değiştiremez. Eğitim sektörü şimdi nasıl devlet ve okul patronları adına öğrencileri sömürüyorsa, Ziya Selçuk’un Milli Eğitim bakanlığında işi bittiği zaman da eğitim sektörü aynı işi yapmaya devam edecektir.

Notlar:

Ziya Selçuk’un söz konusu Twit’i.