Mushaf Kuran’ı Kerim midir?

Mushaf
Kuran’ın bize olduğu gibi ulaştığı konusunda tereddüt vardır.

Faruk Beşer, Yeni Şafak’ta şöyle demiş:

Kuranıkerim’in bize olduğu gibi ulaştığı konusunda tereddüt yoktur. Onunla ilgili mesele sadece doğru anlaşılması meselesidir.

***

Faruk bey,

Kuran metninin Hz. Peygamber’in katiplerine dikte ettiği şekilde bize ulaştığı konusunda tereddüt yoktur, diyorsunuz. Bir ilahiyatçı olarak Kuran’ın yazıya dökülme sürecinin ne kadar tartışmalı olduğunu bilmemeniz mümkün değil diye düşünüyorum. Bu konuda benim bildiğim en önemli kaynak Tunay Bayrak’ın Mushaf (bugünkü Kur’an) Kuran’ı Kerim midir? adlı kitabıdır. Bu kitabın “Peygambere gelen vahiylerin kitaplaşma (mushaflaşma) süreci sorunludur” adlı bölümünde, yazar bu sorunlar hakkında 20 tane saptama yapıyor.

Ben bu saptamaları dikkatle okudum ve peygambere indirilen metnin bugün elimizde bulunan mushafla aynı olmadığı konusunda inandırıcı deliller sunduğunu düşünüyorum.

***

Bazı kesin tarihsel olgular var. Peygamber öldüğünde bilinen ayetler henüz kitaplaşmış değildi. İlk derleme çalışması Zeyd bin Sabit tarafından yapılmıştır. Halife Ebu Bekir Zeyd’e “Sen Kuran’ın izini sür ve tamamını bir araya getir” der. S.19.

Ebu Bekir Kuran’ı nasıl derleyeceğini Zeyd’e şöyle izah eder: “Peygamberin mescidinin girişine otur. Biri sana Allah’ın kitabından bir ayeti iki şahitle getirdiği takdirde onu kaydet.”

Bu derleme çalışması, başka bir rivayete göre Halife Osman tarafından yaptırılmıştır: “Osman bir konuşma yaptı ve şöyle dedi: ‘İnsanlar kıraatlerinde ayrılığa düştüler ve ben her kim Peygamberin bizzat kendisi tarafından yazdırılmış bir ayet metnine sahipse bana getirmesini istiyorum.’ Bunun üzerine insanlar kağıt, kemik, ve yapraklar üzerine yazılmış ayetlerini getirdiler.” S.22

Peki bu kağıt, kemik ve yapraklar üzerine yazılmış olan ayetler nasıl yazılmışlardı? Elimizdeki mushafın hattı ile mi yazılmışlardı? Elimizdeki mushafa benziyorlar mıydı? Hayır! “Osman mushafının ilk nüshaları geniş oranda sessiz harflerle yazılmış, sıklıkla ünlüler düşürülmüş ve hiç bir nokta içermemektedir. Daha çok… Hicazi hatla yazılmış bir mushaftan alınmış resme benzemektedir….”

“Yani b, y, t, s, n, aynı harf işaretiyle; s ve ş aynı harf işaretiyle gösterilmektedir. Yani bir sözcükteki bir harf işareti b olarak okunabildiği gibi t, y, s, n olarak da okunabilir. Başka bir sözcükte bir harf işareti hem d hem z; yine başka bir sözcükteki aynı işaret hem s hem de ş harfleri olarak okunabilir.” S.23

Bu alıntı sanki, “Arapça değil mi, uydur uydur söyle…” sözünü kanıtlar niteliktedir. Bu belirsizlik Arapça’nın özünde vardır çünkü “Arap alfabesinde 28 harf vardır; buna karşın yalnızca 15 işaret çeşidi bulunmaktaydı ve geri kalan 13 işareti tahmin etmek gerekmekteydi.” S.30

Öyleyse, Kuran’ın nasıl yazıldığı değil nasıl okunduğu önemlidir. Yani Kuran metninin anlamı işaretlerden değil, işaretlerin nasıl okunduğundan çıkar. Unutmayalım ki Kuran Arapça dilinde yazılmış ilk yazılı metindir! Arapça ile yazı yazma Mekke’ye peygamberin zamanında gelmiştir. Zaten okuma yazma bilen kişiler yok denecek kadar azdır. Kuran’ı doğru telaffuz etmeyi bilen tek kişinin ölümünden 20 yıl sonra, sadece sessiz harflerle yazılmış ve türlü türlü anlamlar verilerek okunabilen bir metin nasıl “tartışmasız” peygambere inen metin olabilir?

Ama daha bitmedi.

“Hz. Osman bu mushafların dışında kimin elinde Kuran’dan ne varsa yakılması için emir çıkardı.” S.23 Yani daha o zaman, Osman zamanında, birden fazla Kuran vardı ve bunlardan hangisinin Peygamberin ağzından çıkan sözlerin yazıya dökülmüş hali olduğunu bilen yoktu. Kimsenin de bilmesine imkan yoktu.

“Hz. Osman’ın farklı nüshaları yok edip Medine nüshasını resmileştirmesi akabinde bazı ‘kurra’ Osman’ın bu girişimine şiddetle karşı koydular.” S.25 Peygamberin inen ayetleri okuduğu ve yazdırdığı katiplerden (kurralardan) bazıları Osman’ın derlediği Kuran’ı asıl Kuran olarak kabul etmiyorlar. Ama siz, bütün bunlara rağmen, Kuran’ın günümüze kadar peygamberin kayda geçirilmiş sözleri olarak, ve bir bütün olarak, eksiksiz ve fazlası olmadan, günümüze kadar geldiğini söyleyebiliyorsunuz!

Hikaye devam ediyor. Peygamber “Kim Kuran’ı indirildiği gibi okumak isterse İbn Ummi Abd’nin kıraati üzre okusun,” demiş. S.26 Halbuki Kuran’ı derleme görevi Zeyd’e verilmiş, Ummi Abd’a değil. Peygamber’in sözünden, yine, anladığımız önemli husus, Kuran’ın yazıldığı harflerden çok o harflerin nasıl okunacağı, nasıl kıraat edileceğidir. Yani kaybolan, ve bize kadar gelemeyen, Kuran’ın nasıl okunacağıdır. Daha Peygamberin zamanında Kuran’ın tek bir okunuşu yoktu; her okunuş bir Kuran olduğuna göre, daha Peygamber yaşarken, birden fazla Kuran vardı.

Nihayet, 8. yüzyılın başlarında, Haccac İbn Yusuf “seslendirme işaretleri olan harekeler ile” Kuran’ın yeni bir nüshasını yazdırır ve Medine dahil olmak üzere büyük İslam kentlerine birer kopya yollar.” S.30 Bu Kuran’ın bilenen en az 3. yeniden yazılışıdır. Fakat Haccac’ın kopyası da değiştirilmiş ve “yerine el-Mehdi tarafından Bağdat’tan gönderilen nüsha konmuştur. Maalesef Haccac’ın nüshası hakkında ayrıntılı bilgi mevcut değildir.” S.30 Yani, “Peygamberin ölümünden yaklaşık 150 yıl sonra bile Kuran’a böyle keyfi müdahaleler olabiliyordu.” S.30 Fakat siz bütün bu ilmi görmezden gelip, Kuran’ın hiç değişmeden günümüze geldiğini söylüyorsunuz.

“Mushafın tek lafız ile okunuşunun sağlanması VIII.-IX. asırlarda Müslüman toplumunda yapılan bilimsel tartışmaların sonucunda oturmuştur.” S.31 Yani bu ne demek, bugünkü mushaf Peygamberin kurralarına dikte ettiği metin değil, peygamberin ölümünden bir buçuk asır sonra “bilimsel tartışmalar sonunda” tanımlanmış ve karara bağlanıp “resmileştirilmiş” bir metindir.

Şimdi de 32. sayfadan durumun özetini alıntılıyorum: “Hz. Muhammed’e geldiği kabul edilen vahiyler kesin olmamakla birlikte önce Halife Ebu Bekir, sonra Halife Osman döneminde derlenip düzenlenip bir kitaba dönüştürülüyor. Bu kitaba mushaf deniliyor. Bu kitap noktasız ve harekesiz Arap harfleriyle yazıldığı için okuma dolayısıyla anlamlandırma farklılıkları oluşuyor. Hem bu yüzden hem de İbni Mesud gibi, Ubey b. K’ab gibi bazı sahabelerin yazdığı kitaplar yüzünden Mushaf üzerinde ihtilaflar oluşuyor, tartışmalar çıkıyor. … Mushaf’la ilgili bu tartışmalar tahminen 900’lü yıllarda sona eriyor ve bütün Müslümanların üzerine ittifak ettiği bir metin bu dönemlerde ortaya çıkıyor.”

Bugünkü mushaf 900’lü yıllarda sabitlenmiş olan metindir. Araplar nihayet Kuran’ın tek lafız ile okunmasını sağlamışlarıdır ama peygamberin lafızı ile okunuşunu sağlayamamışlardır.

***

Kuran metninin tarihsel gelişiminin de Allah’ın bir emri olduğunu ve Allah’ın peygambere indirdiği metnin değil, bu metnin nihayi metin olmasını istediğini söyleyebilirsiniz, ama “tartışmasız” peygamberin ağzından çıkan metin olduğunu söyleyemezsiniz.

Kuran’ın metninin Peygamberin kusursuz diktesi olduğu görüşünün Türkiye’de resmi akademik görüş olmaktan başka bir değeri yoktur: “Kuran tarihi ile ilgili kitaplar, yazılar yazan Türk ya da Türkiyeli ilahiyat akademisyenlerin bir çoğu Dr. Tayyar Altıkulaç, Prof. İsmet Ersöz örneklerinde olduğu gibi hem vahiylerin kitaplaşma sürecinin ne kadar sancılı olduğunu anlatan bu rivayetleri aktarırlar hem de bunlar yokmuş gibi Kuran’ın hiçbir değişikliğe uğramadığını iddia ederler.” … “Hem Osman mushaflarının kaybolduğunu, günümüzde bunlarla ilgili hiçbir kalıntı bulunmadığını söyleyeceksiniz hem de bugünkü Mushafın yani Kuran’ın korunmuşluğundan hiç kuşku duyulmaması gerektiğini söyleyeceksiniz… Düşüncelerindeki bu paradoksu niçin görmüyorlar ve neden bu kadar kesin konuşup yazabiliyorlar?” S.33

***

Evet, Faruk bey, tarihsel olayların aksine nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsunuz?

***

Aslında bu kadar söze bile gerek yok. Elimizdeki metnin kendisi zaten asıl Kuran olmadığını tartışmasız bir şekilde belli ediyor. Elimizde en az iki tane Kuran var. Biri iniş sırasına göre diğeri ise “Kuran’ı Kerim” olarak kitapçılardan aldığımız ve “Açan bölümü” ile başlayan metin. Bu mushafın inen metin olmadığını zaten biliyoruz çünkü surelerin isimleri sonradan konulmuştur ve sure isimleri kutsal metnin bir parçası değildir.

Orijinal metin harekesiz ve noktasız yazılmıştır. Elimizdeki metin hareke ve noktalarla yazılmıştır. Daha bundan net bir farklılık olabilir mi? Bu okuma işaretlerini koyanlar mutlaka harekesiz okumalardan çıkan çeşitli anlamlar arasında seçim yapmak durumunda kalmışlardır. Her zaman doğru seçimi mi yaptılar? Peygamberin ölümünden bir asır sonra doğru telaffuzu bilecek durumda mıydılar? Tabii ki hayır.

Bu konuda kitapta verilen bir örnek 2. Surenin 248. ayeti ile ilgili: “Zeyd ‘buradaki kelime TABUH’tur, Eban ise hayır TABUT’tur’ dedi. Bunun üzerine biz Hz. Osman’a müracaat ettik ve o da bu kelimeyi “tabut” olarak yazdırdı.” S.28

Bugün bile Kuran’ı anlamlandırma zorlukları devam etmektedir. “Hımar” kelimesinin anlamının bir ideolojiyi desteklemek için uygun olarak seçilmesi sonucunda milyonlarca kadın başını örtmüştür. Hala kimse “hımar” kelimesinin ayetin bağlamında ne anlamda kullanıldığını bilememektedir. Zeyd için de Eban için de “hımar” kelimesinin net bir anlamı vardı belki de, ama zamanla unutuldu.

Eban ve Zeyd’in, okuma yazma seviyesi şüpheli insanların getirdiği kemik parçaları ve yapraklardan derlediği ve Osman’a sorarak yazdığı bir metin mi peygamberin katiplerine dikte ettirdiği “tereddütsüz” kutsal metin oluyor?? Hiç zannetmiyorum. Zaten elimizde bu erken metin bile yok.

Kuran’ın “doğru anlaşılması meselesi”ne de başka bir yazıda bakarız!

###

Notlar:

— Faruk Beşer’in bahsedilen yazısı: Büyük zatların söylediklerinin dini değeri

— İslam Ansiklopedisinde mushaf ile ilgili bilgilendirici bir yazı.

— Yazıda bir kaç yerde vahiylerden bahsederken “peygambere inen metin” demişim. Bu tabii doğru bir söz değil. Vahiy metin olarak inmemiştir. Peygamberin içine doğmuştur. Cebrail’in vahiyleri peygamberin kulağına Arapça fısıldadığı gibi bir düşünce yanlıştır. Ayetlerin özgün şekli peygamberin katiplerine dikte ettiği kelimelerdir.

İçinde “HIMAR” kelimesinin geçtiği yazılarım.

— Bakara suresinin 248. ayetinde Osman’ın TABUT olarak yazdırdığı kelime, çeşitli Türkçe meallerde, tabut, sandık ve Ahit Sandığı olarak geçiyor.

— Ebubekir Zeyd’e “…biri sana Allah’ın kitabından bir ayeti iki şahitle getirdiği takdirde onu kaydet” demiş. Ebubekir’in daha kitaplaşmamış bir metne “Allah’ın kitabı” demesi de ilginç değil mi? “Kuran” ismi sonradan konduğu halde Kuran’ın kendisine “Kuran” olarak hitap etmesi de ilginç. Bebeğin kendi isimini bilmesi gibi.

— Faruk Beşer, “Kuranıkerim’in bize olduğu gibi ulaştığı konusunda tereddüt yoktur” diyor, ama “900’lü yıllarda sabitlenmiş ve resmileştirilmiş Kuran’ın bilmem kaçıncı yazılışının bize olduğu gibi ulaştığı konusunda tereddüt yoktur” demek daha doğru olurmuş.

— Ama dediğim gibi, Kuran’ın tarihsel gelişimini görmezden gelip, bugünkü mushafa bakıp, “Allah’ın indirdiği Kuran” budur diyebilirsiniz. Yani Allah Kuran’ın son halinin elimizdeki mushaf olmasını istediğini söyleyebilirsiniz. Buna diyecek bir şey olamaz.

— Bu kitap da çok aydınlatıcı: Kur’an’ın Metinleşme Süreci, Doç. Dr. Ziya Şen, İstanbul, 2014. 2. Baskı. “Metinleşme süreci ile; Kur’an’ın Hz. Peygamber’e vahyedilmesinden sonra yazılması, Hz. Ebu Bekir döneminde yazılı dokümanların bir araya getirilmesi ve kıraat birliğinin sağlanması için Hz. Osman’ın hilafeti esnasında çoğaltılması süreçlerini ve bu zaman zarfında ortaya çıkan problemlerin tahlil edilmesini kast ediyoruz.” S.19

 

Din ile bilimin gerçekleri ayrı olabilir mi?

Caner Taslaman bir tweet’inde bilimin ve dinin “farklı hakikatleri” olamayacağını söylemiş. Bu da benim cevabım.

***

Caner bey,

Önce “dinler” olarak kelimeyi çoğul kullanmışsınız, sonra yazının geri kalan kısmında “din” diye tekil kullanmışsınız. Aklınızda tek bir din mi var? Yoksa dünyadaki varolan bütün dinlerden mi bahsediyorsunuz?  “Din” diye okursak çıkacak anlam, “dinler” diye okursak çıkacak anlamdan çok farklı olur. Hurafelerden bahsettiğinize göre aklınızda İslam dini varmış gibi geldi bana.

***

Bilimin ve dinin farklı hakikatleri olamayacağı tabii ki doğru değil. Böyle bir iddiada bulunmanıza şaşırdım. Din ve bilimin hakikatleri dünyanın hareketi konusunda farklı değil miydi? Bilimin hakikati dünyanın hareket ettiği yönünde  iken, dinin hakikati dünyanın sabit olduğu idi. Bundan zıt iki hakikat olabilir mi!

Din ancak 1992’de bilimin hakikatini kendi hakikati olarak kabul etti ve dünya evrenin merkezinde sabit değilmiş dedi.

***

Tabii sizin asıl demek istediğiniz gizli bir varsayıma dayanıyor: mutlak bir gerçek olduğu ve bilimin de dinin de bu gerçek gerçeğin aynası olduğunu varsayıyorsunuz, tabii doğru oldukları müddetçe. Ben bu varsayıma katılmıyorum çünkü –kendimizi bu dünyadaki gözlemlerimizle kısıtlarsak– anlıyoruz ki, tek bir gerçek var o da görüntü. Tek gerçek görüntüdür. Vahdet-i vücut bunu gerektirmiyor mu zaten? Mânânın sonsuz misallerinin, yani görüntülerinin, olduğu bir dünyada yaşıyoruz. “Tek gerçek mânâdır” demek “tek gerçek görüntüdür” demek olmuyor mu?

###

Notlar:

Caner Taslaman’ın Tweet’i

— Caner Taslaman bu Twitteki videoda da aynı şeyi söylüyor

— Katolik Kilisesi Galileo’yu 1992 yılında affetti

Vahdet-i Vücut hakkında bilgi

Futbolda Vahdet-i vücut

VAR futbolu daha adaletli yapar mı?

VAR05
Geçmiş pozisyonların görüntüleri monitörde tartışılıp hakemin canlı oyunda verdiği karar geçirsiz kılınarak oyun daha adil yapılabilir mi??

Tahmin ettiğim gibi, VAR, küresel şirketlerin lobi faaliyetleri sonucunda futbola girmiştir. VAR’ı futbola sokan SONY’in bir parçası olan Hawk-Eye diye bir şirketmiş. Hawk-Eye’ın, futbolun iyiliğini düşünmesi beklenemez. Onlar sadece ne kadar kâr edeceklerine bakarlar. Onların hedefi bu gereksiz teknolojiyi futbola yamalayarak uzun vadede büyük kârlar yapmaktır.

Peki, FİFA’nın VAR’ı futbola sokmak için gerekçeleri nelerdir? Neden futbola böyle bir uygulama getirme ihtiyacı duymuşlar? Bu soruların cevaplarını FİFA başkanı Gianni İnfantino’nun demeçlerinde bulabiliriz.

“VAR futbolu daha adaletli yapar mı?” yazısını okumaya devam et

VAR: Futbol distopyasının ilk alameti

VAR-Collina
Pierluigi Collina ilk canlı VAR test maçını VAR odasından seyrediyor.

VAR futbolun ruhuna aykırı bir uygulamadır. VAR’la oynanan oyun futbol değildir. Artık iki futbol vardır:

  1. Klasik futbol
  2. VARball

VARball = Amerikan futbolu

VAR futbola yapılmış bir operasyondur. VAR’ın amacı, futbolun en temel ilkesi olan “HAKEM GÖRDÜĞÜNÜ ÇALAR” ilkesini yıkmaktır. VAR hakeme görmediğini çaldırtma operasyonudur.

“VAR: Futbol distopyasının ilk alameti” yazısını okumaya devam et

VAR: Tartışmalı pozisyonlar

VAR3
Futbolun düştüğü hale bakın!! Artık önemli kararlar hakem tarafından değil arka odalarda, ekranlar üzerinde tartışılarak veriliyor!!

Futbol bir oyundur

Belirsiz ve tartışmalı pozisyonlar oyunun bir parçasıdır. Hakemin gözünde canlanan görüntüler oyunun tek gerçek görüntüsü olarak kabul edilmeli ve hakemin kararlarına saygı duyulmalıdır. Zaten Kurallar Kitabında da bu açıkça yazılıdır: “Hakemin … kararlarına her zaman saygı duyulmalıdır.” (Bölüm 5.2)

“VAR: Tartışmalı pozisyonlar” yazısını okumaya devam et