Gazali: Her şeyin iki yüzü vardır

Sayın İbrahim Kalın’ın hoşuma giden bir felsefi paylaşımına yorumumdur:

“Her şeyin iki yönü vardır. Kendi nefsine bakan yönü, Rabbine bakan yönü. Kendine bakan yönü itibariyle varlık(lar) yoktur. Rabbine bakan yönü itibariyle vardır.”
İmam Gazali, Mişkâtü’l-envâr
Öyleyse:
Var olmak istiyorsan kendine/nefsine/egona değil Rabbine yönel.

Ne kadar güzel okunan bir söz! Felsefi güzel sözler paylaşıyorsunuz. Fakat bu cümlede geçen “kendine/nefsine/egona” kelimeleri biraz tartışmalı olabilir. Bu kelimeleri nasıl tanımlıyorsunuz bilmiyorum. Çünkü bunların hepsi eski felsefi kelimelerdir ve tanımlamalarında fikir birliği yoktur.


Not: Tweet’te paylaşılan sözün Gazali’nin Nurlar Feneri kitabındaki aslından çok farklı olduğunu anlayınca, aşağıdaki yorumun bir anlamı kalmadı. Direk olarak, Gazali’nin asıl sözüne yazdığım yoruma gitmek için burayı tıklayın.

Bu kelimeleri taksim işareti ile ayırarak birlikte yazdığınız için bu kelimelerin anlamdaş olduğunu düşünüyor olmalısınız. Yani “kendine”, “nefsine”, “egona” kelimelerinin aynı şeyi betimleyen değişik kelimeler olduğunu düşünüyor olabilirsiniz.

Öncelikle, “Rabbine yönel” sözünüzün kimi hedeflediğini anlamak isterim. Yani, bu sözü okuyup anlayacak olan bireyin hangi birimidir?

Hitap edilen birim neyse, kişinin “kendisinden” ayrı bir birim olmalı, çünkü o kişinin kendine değil rabbine dönmesi söylendiği için, hitap edilen kişinin “kendi” olmadığını anlıyoruz.

Burada “kendine” kelimesinin doğru kullanılmadığı hissine kapıldım. Kendimiz değilsek kimiz? Onun için belki de “Var olmak istiyorsan […]nefsine/egona değil Rabbine yönel” demek istemiş olabilirsiniz.

Gazali’nin sözü; o sözü okuyup, anlayabilecek birisine hitap ediyor. Bu kişi ne ego ne de nefis, çünkü onlar bu cümleyi okuyup anlayabilecek birimler değil. Okuduğunu anlayan birim bilinç olabilir. Nefis ve ego ise bilinçten, yani okuduğunu anlayan birimden ayrı şeylerdir. O zaman nefis ve ego ile ilişkisi olan ama kendisi nefis ve ego olmayan (hatta “kendisi” bile olmayan) başka bir birim var. Bu okuduğunu anlama yetisi olan birime BEN diyelim. Veya AKIL. Veya BİLİNÇ.

***

Giderek karışıyor işler. Laf güzel görünse de anlam açısından zorluklar var. En önemli zorluk, “insan kimdir” sorusunun cevabını bilmiyor olmamız. Bu cümleyi okuyup anlayan kim? BEN olmalı dedik ama BEN kim? Bu soruların cevabını aramadan önce bir de “hür irade” sorunu var ona bakalım.

Siz insanın hür iradesi olduğunu üstü kapalı olarak varsayıyorsunuz. Bunu nereden anlıyoruz? Bunu şöyle anlıyoruz: Hitap ettiğiniz ve bu cümleyi okuyup anlayacak birimin, kendisini egosundan ve nefsinden ayırıp tanrıya yönlendirebileceğini söylüyorsunuz. Bundan o birimin hür iradesinin olduğunu varsaydığınız anlaşılıyor.

Bu birim, kendini bilinçli olarak, Gazali’nin cümlesini okuduktan sonra, tanrıya yönlendirebileceğine göre hür iradesi var demektir. Peki insanın hür iradesinin olduğundan emin miyiz? Ben emin değilim.

İnsanın hür iradesi var mıdır yok mudur sorusunun cevabını bulabilmek için insanın yeni bir tanımını yapmamız gerekiyor. Son senelerde insanın bir ortakyaşam organizması oldugunun anlaşılması üzerine insanın yeni bir tanımını yapmanın zamanı geldi.

Öyleyse, insan bedeninin bir ortakyaşam organizması olduğunu ifade ederek işe başlayabiliriz. Bu ortakyaşam organizmasının kendinin farkında olma haline de BEN diyoruz. Veya, BENLİK, BİLİNÇ, veya AKIL da diyebiliriz.

Gazali’nin bu güzel sözünü okuyup anlayan BEN’dir. Ego değildir. Nefis de değildir. (“Kendine” kelimesini saymıyorum çünkü “kendi” kelimesi insanı tanımlamakta yetersiz kalıyor.)

Bu cümleyi okuyup anlayan BEN olduğuna göre siz BEN’in hür iradesi olduğunu söylemiş oluyorsunuz.

Peki BEN’in hür iradesi var mı?

En azından, bazı şartlarda, BEN’in hür iradesi olmadığını biliyoruz. Mesela, sıcak bir ütüye bilmeden dokunduğumuzda, BEN elini çektiğinin ancak elini çektikten sonra farkına varır. Yani elini çekme hareketini hür iradesi dışında yapmıştır. BEN’den ayrı bir varlık, veya varlıklar, veya bir mekanizma, ütünün sıcak olduğunu algılayıp, BEN’e “elini çekmek istiyor musun?” diye sormadan, istem dışı olarak bu hareketi yapmıştır. Çünkü, vücudun savunma mekanizması bu gibi anında karar verilmesi gereken durumlarda, AKLI veya BEN’i işin içine karıştırmamanın en iyisi olduğunu biliyor. Çünkü BEN’in “elimi çekeyim mi çekmeyeyim mi?” diye akıl yürütecek vakti yok. AKIL karar verene kadar el yanar.

Bir de, bağırsaklarımızda yaşayan ve “mikrobiyom” denen mikrop kolonileri var. Bunlar da BEN’e istem dışı hareketler yaptırabiliyorlar. Mesela, BEN şeker yemenin bedeni için zararlı olduğunu biliyor ve şeker yemeyeceğine dair kendi kendine söz veriyor. Ama bir bakmış dondurma yiyor! Ancak dondurma alıp yemeğe başladıktan sonra, şeker yememe sözü verdiği aklına geliyor. Daha doğrusu, verdiği söz kendisine unutturuluyor. Kimler tarafından? Bağırsaklarda yaşayan ve şekerle beslenen parazitler tarafından, büyük bir ihtimalle. Ama bu şeker yeme “isteğinin” içerde BEN’den bağımsız hareket eden birimler veya organizmalar tarafından yapıldığından şüphe yok. Onlar da BEN’i devre dışı bırakabiliyorlar.

Bağırsaklarda yaşayan mikroplar aynı zamanda vücudun kendini koruma mekanizmasını teşkil ederler. Bu organizmalar, hem kötü (bağımlılıklar) hem de iyi (iyi alışkanlıklar) konusunda BEN’i kendi istemi dışında yönlendirebiliyorlar. Bu organizmalar BEN’e seçenekler de sunabiliyor. BEN kendi hür iradesi ile karar verdiğini zanneder fakat karar onun için çoktan verilmiştir. BEN çoğu zaman mikroorganizmaların verdiği kararları uygular ama bunun farkına varmaz, kendi karar veriyor zanneder.

Ergenlik çağına gelen gençlerin verdiği kararların çoğu cinsel organlarda yaşayan mikroorganizmalar ve ve onların salgıladığı kimyasallar tarafından verilir.

Çizdiğimiz bu resme göre, BEN’in hür iradesi olduğu söylenemez. Olsa bile çok kısıtlıdır.

Zaten BEN’in kendine ait olduğu zannettiği hareketlerin çoğu alışkanlıklardır. BEN hür iradesi ile yaptığı çoğu hareketi de alışkanlıkla, yani istem dışı yapar. Yemek alışkanlıkları, uyku, konuşma, susma, yürüme, vs. gibi günlük hayatta yapılan çoğu hareket düşünmeden yapılır yani AKIL ve BEN dışında yapılır. BEN sadece hür iradesi ile hareket ettiğini zanneder.

Sizin verdiğiniz Gazali’nin sözüne özel olarak düşünürsek; BEN kendini egosundan ve nefsinden ayırıp, tanrı yönüne döndürebilir mi? Hint felsefesinin nerdeyse tümü bu konu ile ilgilenmiştir. Yoga ve meditasyon ile yaratıcıya yaklaşılabilir denmiştir. İronik olarak, yoga ve meditasyon, BEN’i ve AKIL’ı aradan çıkartmaya çalışmak için geliştirilmiş yöntemlerdir. Allaha yönelmek demek sadece egoyu ve nefsi değil AKIL’ı da aradan çıkarmak demektir.

Bir de, önerilen “Rabbine yönel” anlamı açık olan bir cümle değil. Rab kelimesi Arapça “Efendi” demektir. Yani Efendine dön ki varolasın diyorsunuz. Burada Efendimiz diye hitap edilen Arapların “El-İlah” dedikleri, ve bizim Türkçe’ye Tanrı olarak tercüme ettiğimiz varlığa işaret ediyor. Tanımlama icabı, bu varlık, yer ve gök gibi bir istikamette olmadığı için ve her yerde aynı anda varolduğu için veya daha da ötesi, Tanrının varlığını bizim insan aklımızla anlamamız ve kavramamız mümkün olmadığı için, onun yönünü bilmemiz ve ona yönelmemiz de imkansızdır.

O zaman, burada “yön” mecazi olarak kullanılmış bir kelimedir. Belki de Gazali, Kuran’ın ana fikirlerinden biri olan, “dünya hayatına, yani nefsinize kapılmayın, ve öteki dünyaya odaklaşın” demek istemiştir. Ama öyleyse neden böyle anlaşılması güç bir şekilde söylemiş olsun?

Anlamı açık olmasa bile ortaya çok güzel bir laf çıkmış. Onun için bu sözü anlamadan, anlamını da fazla kurcalamadan, estetik olarak güzel bir laf olduğunun zevkine vararak ve edebi olarak çok derin bir anlam içerdiğini varsayarak ama o derin anlam nedir bilmeyerek ve bu gerçeği kabul ederek, bu lafı bütün sevdiklerimizle paylaşabiliriz ve onların da aynı hazzı almasından kendimiz de ayrıca haz duyarız.

Ama eğer bu lafı, benim yaptığım gibi, ciddi olarak anlamaya çalışırsak, bu lafın neresinden tutmaya kalksak elimizde kaldığını görürüz. Yine de güzel bir laf ama!

***

Yukardaki yorumu yazdıktan sonra, biraz geç de olsa, Gazali’nin sözünün aslını bulmak istedim, belki sözü bağlamında görmek faydalı olur diye. Öncelikle, Nurlar Feneri gibi bir kitaptan haberim yoktu, sayenizde öğrenmiş oldum. Çok değerli bir kitap olduğunu söylemek tabii bilinen bir gerçeği tekrarlamaktan başka bir şey olmaz.

Ama baktım ki, Gazali’nin sözünde bazı değişiklikler yapmışsınız. Benim bulduğum kaynakta sözün aslı şöyle:

Her şeyin iki yüzü vardır.
Bir yüzü nefsine, biri Rabbine aittir.
Şey, kendi vechi itibariyle adem (yokluk) dir.
Allah’ın vechi olması itibariyle de varlıktır.
O takdirde Allah’tan ve O’nun vechinden başka mevcut yoktur.

Bu sizin verdiğiniz sözden çok daha farklı. Aslını okuyarak Gazali’nin ne demek istediğini anlayabileceğimi düşünüyorum.

Siz “Her şeyin iki yönü vardır” demişsiniz; Gazali, “Her şeyin iki yüzü vardır” diyor. (İlginç olarak İngilizce çevirisnde “Every thing has two faces” diyerek “yüz” kelimesini kullanmışsınız.)

Gazali zaten, bu cümleden bir kaç cümle önce, ne demek istediğine açıklık getirmiş:

Vücut da ikiye ayrılır:
1. Varlığı kendi zâtından olan;
2. Varlığı başkasından olan.
Varlığı başkasından olanın, varlığı kendi nefsiyle kaaim değil, emanettir, ariyettir.
Bu varlık zâtı yönünden ele alınınca sırf ademden başka bir şey değildir.
Bunun vücûdu ancak başkasından izafetle vardır; fakat gerçek bir varlığı yoktur.

Yukardaki cümleler sizin paylaştığınız sözü açıklar niteliktedir.

Anlamları tam bilmediğim bazı kelimelerin Türkçelerine baktım:

Nefis: Ruh, can, kendi, kendisi
Kaim: Her zaman var olan
Zat: Kişi, şahıs
Ariyet: Ödünç
Adem: Yokluk, olmama, bulunmama
İzafet: Bağıntı, görelik

Gazali’nin lafının aslını okuduktan sonra onu şöyle anladım:

Allahın varlığı kendi şahsındandır. İnsanın varlığı başkasından, yani Allahtandır. İnsanın varlığı başkasından olduğuna göre emanettir, ona ödünç verilmiştir; kendisi gerçekte yoktur, sadece ona hayat vermiş olan Allahın görüntüsü, yüzü olarak vardır. İnsan, kendi şahsı olarak ele alınırsa, kendisi gerçek bir varlık değildir, sadece Allahın bir yüzüdür.

Eğer Gazalinin sözünün aslı bu ise,

Her şeyin iki yüzü vardır.
Bir yüzü nefsine, biri Rabbine aittir.
Şey, kendi vechi itibariyle adem (yokluk) dir.
Allah’ın vechi olması itibariyle de varlıktır.

burada insana, Allaha dönün diye bir öneri yok. Gazali sadece insanın Allah ile varlıksal farkını açıklıyor. Sizin önerdiğiniz gibi, insanın, Allaha dönerek Allahın görüntüsü veya yüzü olmaktan çıkmak gibi bir şansı yok. İnsan Allahın yüzüdür. Mutlak varlık sadece Allahtır.

Siz, Gazali’nin sözündeki tahrifat nedeniyle, bu sözü, “nefsinize uymayın, Allahın emirlerine uyun” şeklinde yorumlamışsınız. Halbuki Gazali’nin asıl sözünden böyle bir anlam çıkmıyor.

Evet, insanın sadece Allahın bir yüzü olduğunu bilmesinde fayda vardır tabii, ama insanın hür iradesini kullanarak, kendi ödünç varlığından çıkıp Allah gibi mutlak bir varlık olmaya özenmesinde hiç bir anlam yoktur. Bundan sakınması gerekir.

Maalesef, Gazali’ye atfettiğiniz sözün çok tahrif edilmiş olduğu anlaşılıyor. Tabii, benim bulduğum sözün asıl söz olduğuna garanti veremem, böyle bir kitabın varlığından bile haberim yoktu. Kesinlikle kitabı bütünüyle okuyacağım ve bu konuda daha fazla düşüneceğim.

Mesela, Gazali’nin neden “Her ‘şey’in iki yüzü vardır” dediğini anlayamadım. “Şey” deyince biz “eşya” anlıyoruz. Eşyanın da Rabbine dönük bir yüzü olduğunu düşünmek biraz zor geliyor. Yani, her “canlı varlığın” iki yüzü vardır, gibi söylemiş olsaymış benim için daha anlaşılır olurmuş. Çünkü eşyanın da “Rabbi” olduğunu mu varsayıyor?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s