Fransa’dan Kuran provokasyonu

Sayın cumhurbaşkanımız da bu konuda konuşmuş. Kendisi çok usta -ustaların ustası- belki de Türkiye’nin gelmiş geçmiş en usta hatipi olduğu için bu konuda söylediği özenle seçilmiş değerli kelimeleri çok dikkate almamız ve ders çıkartmamız gerekiyor.

Bugün grup toplantısında bu konuda söylediklerini bütünü ile alıntılıyorum. (Alkış seslerini ve tezahüratı ayrıca belirtmedim. Tabii ki salondaki herkes bu etkileyici konuşmanın ve Sayın Cumhurbaşkanımızın huzurlarında olmanın gururunu yaşamaktaydı, bunu söylemeye bile gerek yok.)

Önceki gün Fransa’da kendini bilmez bir grup çıkmış, Kuran-ı Kerim’den bazı ayetlerin çıkartılmasını isteyen bir bildiri yayınlamış. Bunu söyleyenlerin Kuran-ı Kerim’den haberlerinin olmadığı çok belli de acaba ömürlerinde kendi kitapları İncil’i hiç okumuşlar mıdır? Veya Tevrat’ı okumuşlar mıdır? Veya Zebur’u okumuşlar mıdır? Okusalardı herhalde İncil’in de yasaklanmasını isterler. Ama bunların böyle bir sorunu, böyle bir derdi asla yok. Biz Batı ülkelerini İslam düşmanlığı, Türk düşmanlığı, yabancı düşmanlığı, ırkçılık konusunda uyardıkça adımız kötüye çıkıyor. Ey Batı! Bak. Bizim kutsal kitabımıza saldırdıkça şunu bilesiniz ki biz sizin kutsallarınıza saldırmayacağız. Ama sizi alaşağı edeceğiz. Bunu da bilin. Siz herşeyden önce yahu kimsiniz de bizim kutsalımıza veya kutsallarımıza saldırıyorsunuz. Biz sizin ne denli aşağılık olduğunuzu zaten biliyoruz. Bunu zaten her yerde yaptınız yapıyorsunuz. Yeni tanımadık sizi ama siz ne kadar bunları yapsanız da biz sizin kutsallarınıza aynı dille saldırmayacağız. Çünkü biz sizler gibi aşağılık değiliz. Bizim bir duruşumuz var. Bizim bir karakterimiz var. Bizim bir yapımız var. Biz kime nerde hangi dille konuşulacağını gayet iyi biliriz. Onun için de kim ne derse desin. Biz hakikatleri haykırmayı sürdüreceğiz. İktidarlarımız döneminde Türkiye olarak hiç bir ülkeye hiç bir uluslararası kuruma kayıtsız şartsız bağlılık veya kayıtsız şartsız husumet anlayışı ile hareket etmedik. Biz kişilere değil ilkelere bağlıyız. Karşımızdakiler bu ilkelere uyarsa ne ala. Uymazlarsa hiç kusura bakmasınlar. Türkiye kendi çıkarları doğrultusunda dilediğini yapmakta serbesttir. Bu da böyle bilinsin.

Bu güçlü cevabın böyle bilinmesi gerektiğini bilmeleri gerekenler mutlaka bu mesajı almışlardır ve bilmeleri gerekeni şu anda biliyorlardır.

Biz ise yukardaki alıntıyı dikkatle okuduğumuzda Sayın Cumhurbaşkanımızın zaten kendisinin; bu Paris sokak bildirisinin hiç bir değeri olmadığını ve kendini bilmez, Kuran-ı Kerim’den habersiz, cahil bir güruhun yaydığı bir bildiri olduğunu söylediğini görüyoruz. Zaten O bu bildiriye cevap vermiyor. Sadece bu vesile ile, Batı’ya -Fransaya bile değil, Batı’ya- gereken dersi veriyor. Bunu böyle anlıyoruz çünkü Sayın Cumhurbaşkanımız asıl konuya “Ey Batı! Bak!” diye giriyor. Bu girişten “Batı” diye bir ittifak olduğunu anlıyoruz. Şimdi; Sayın Cumhurbaşkanımız bu ittifakın üyelerini tek tek saymıyor, zaten saymasına da gerek yok. Bu bir ittifak olabilir veya bazı ülkelerin üye olduğu bir Batı Kulubü de olabilir. Bu kulübe üye olan ülkeler zaman zaman ve şartlara göre değişebilir ama bugün Batı Kulubü’ne Fransanın dahil olduğu kesin. Onun dışında Almanya, Hollanda ve Belçika’yı da sayabiliriz. Zaten Amerika, Türkiye düşmanlığının olduğu her yerde olmazsa olmaz. O da mutlaka bir şekilde temsil edilmektedir. İngiltere açık üye olmasa bile mutlaka gizli üye olarak vardır. Sayın Cumhurbaşkanımız işte -Batı- diye adlandırdığı bu Türkiye düşmanlarına; ilkeler üzerinden anlayacakları dilden ders veriyor çünkü “biz kime nerde hangi dille konuşulacağını gayet iyi bilenlerdeniz”. Olay budur. Yoksa Sayın Cumhurbaşkanımız böyle saçma bir bildiriye cevap vermeye zaten tenezzül etmiyor.

Sözü geçen bildirinin cevap verilmeyi gerektirmeyecek kadar saçma bir bildiri olduğu halde devletin en yüce makamının bu sokak bildirisine -cevap vermeden bile olsa- cevap veriyor olması, maalesef ki ne maalesef, beni doğruluyor.

Ben ne demiştim:

Batı hala tek bir lafı ile din üzerinden Türkiye’de operasyon yapabiliyor.

Evet, hala yapabiliyor.

Bu bildiri de küçük çapta bir operasyondur. Çünkü bir bildiri ile gündemi değiştirmeyi başardılar; dikkatimizi dağıttılar, bir hassas noktamızı daha buldular; yine bizi kendimizi savunur duruma soktular; din konusunda ne kadar zayıf olduğumuzu gördüler ve bizi küçümsemiş oldular. “Bunları bir sokak bildirisi ile kışkırtmak ne kolaymış” diye arkamızdan güldüler…

Söz konusu bildiriyi başlatan ve projeyi gerçekleştiren İslam düşmanı Charlie Hebdo dergisinin eski editörü Philippe Val diye profesyonel bir provokatörmüş. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti devleti -değerli fikirleri ile Sayın Cumhurbaşkanımız dahil olmak üzere- bu profesyonel provokatörün bir lafı üzerine harekete geçtiler ve Kuran’ı kıyamete kadar koruyacaklarını söyleyen kahramanca demeçler yayınladılar.

Yani Batı bir tek cümle ile hala Türkiyede operasyon çekebiliyor. Şu Batı denen tek dişi kalmış canavar… İnanılır gibi değil. Artık o eski Türkiye yok diyoruz ama maalesef din konusuna gelince o eski Türkiye hala var ve Batı da bu eski Türkiye’nin üzerinde hala oyun kurabiliyor maalesef.

Üstelik; bu provokasyon küçük bir entel grubunun salt provokasyon olsun diye yaptığı bir şey. Batının diğer projeleri gibi Türkiye’de kendi amaçlarına uygun toplumsal bir değişimi amaçlamıyor. Demek ki Batı istese hala istihbarat servislerini işin içine katarak her türlü toplumsal operasyonu rahatça yapabilecek. Din üzerinden yürüyerek. Osmanlı’dan beri yaptıkları gibi.

Din üzerinden yapılan operasyonlara hala çok müdaafasız olduğumuz açıkça görülüyor.

Şu benzetmeyi yapalım eğer çok basit bulmazsanız. Karşınızda Fenerbahçe forması giymiş bir genç olduğunu düşünün. Bu genci istediğiniz gibi kışkırtmak ne kadar kolay değil mi? Bu genci galeyana getirmek, damarına basmak, bam teline basmak, harekete geçirmek, hatta istemediği şeyleri, yanlış bildiği şeyleri bile ona yaptırmak ne kolay değil mi? Genç zaten size söylüyor “benim bam telim Fenerbahçedir” diyor. “Oraya basarsan ben çıldırırım” diyor. Forması söylüyor bunları. Bu fanatik bir Fenerbahçeli. Fenerium’un iyi bir müşterisi; her sene yenilenen formalardan alıyor; formasını giyip Fenerbahçeliliğini ilan ediyor. Hem fanatik hem gururlu. Fenerbahçesini korumaya hazır. Fenerin bir askeri o. Bütün bunları formasından anlıyorsunuz. Onun her konuda net bir görüşü var: En büyük Fenerbahçe. Bu dogmanın aksini iddia etmeye cesaret edebilen bedhahlar onun amansız düşmanı olur. Ona bir tek kelime söyleyerek, mesela, “Beşiktaş” diyerek onu kışkırtabilirsiniz.

İşte biz de Batının karşısında İslam üniforması giymiş fanatik müslümanlar olarak duruyoruz.

Batı bizi böyle görüyor. Ona verdiğimiz bu avantajı da yüzyıllardır kullanıyor ve din üzerinden bize istediğini yaptırabiliyor. Fransa’da bir provokatör “Kuran” diyor ve burada insanların tepesi atıyor ve orantısız tepki salvoları Fransaya yollanıyor.

Bu bildiriyi yayanlar ve imzalayanlar; Sayın Cumhurbaşkanımızın vurguladığı gibi Kuran’dan habersiz, cahil insanlar. Ayrıca bu insanlar Kuran’ın sahipleri değiller; ne Kuran’ı değiştirecek yetkileri var ne de güçleri. “Kuranın bazı ayetlerini değiştirmek istiyoruz” lafına sadece gülünür. Bu insanları ciddiye alıp onlara tepki vererek onlara değer vermiş olduk. Yazık. Çok yazık.

Daha da üzücü olanı resmi olmayan bir metni muhatap alıp Türkiye Cumhuriyeti devlet erkanının ona cevap vermesidir.

Daha daha da üzücü olan şu. Devletin dini İslam olduğu müddetçe Batının bu provokasyonları hiç bitmeyecektir. Devletin dini yoktur. Olmaması lazım.

Sayın Cumhurbaşkanımız; çok değerli ve ustalık dönemi söylemlerinden biri olarak tarihe geçecek olan bu konuşmasında diyor ki, “bizim kutsal kitabımıza saldırdıkça şunu bilesiniz ki biz sizin kutsallarınıza saldırmayacağız.” … “Siz herşeyden önce yahu kimsiniz de bizim kutsalımıza veya kutsallarımıza saldırıyorsunuz?”

İşin esası burada. Türkiye Cumhuriyeti Devleti veya hükümet veya devletin bugünkü sahibi olan yöneticiler “Kuranın bazı ayetleri değiştirilsin” gibi komik bir cümleyi “kutsallarımıza saldırı” olarak algılıyor. Fakat ortada bir saldırı yok. Sadece ve sadece bir provokasyon var. Bu lafı söyleyenlerin Kuran’ı değiştirmek gibi bir amaçları yok. Sayın Cumhurbaşkanımızın dediği gibi “bunların böyle bir sorunu, böyle bir derdi asla yok.” Onlar da biliyor zaten Kuran’ın kelimelerinin değiştirilmesi diye bir şey olamaz. Onların niyeti Sayın Cumhurbaşkanımız gibi dünya liderlerinden tepki almak ve dikkat çekmek. Kendilerinin reklamını yapmak istiyorlardı ve başarılı da oldular.

Deminki Fenerbahçeli gence, alaycı bir tavırla “o şikeyle aldığınız kupa varya o kupa onu Trabzonspora iade etmenizi istiyorum” derseniz bu bir provokasyondur. Çünkü bu lafa Fenerlinin orantısız tepki vereceğini biliyorsunuz ama siz kupanın, -sizin bir lafınızla- ­iade edilmeyeceğini de çok iyi biliyorsunuz. Karşınızdaki Fenerli giydiği forma ile size “gel benim hassas düğmelerine bas” diye bağırdığı için siz de şike düğmesine bastınız ve eğleniyorsunuz. Sizin provokasyonunuzu Fenerli arkadaş kutsallarına bir saldırı olarak gördü ve üstünüze yürüdü.

Bence güzel bir benzetme çünkü durumlar aynı.

Bu aslında çok önemli bir konu. Devletin dini olmaması gerekir. İlk osmanlı anayasası olan Kanunî Esasî’de (23 Aralık 1876) “Devleti Osmaniyenin dini İslamdır” der. 29 Ekim 1923 anayasasında “Türkiye devletinin dini İslamdır” der. 10 Nisan 1928 de bu cümle kaldırılmıştır. Bu anayasada devletin dini ile ilgili bir madde yoktur. 5 Şubat 1937 anayasasında ise devletin “laik” olduğu ifade edilmiş ve işler karışmıştır. “Devletin dini islamdır” cümlesi gayet açık olduğu halde “Devlet laiktir” cümlesinin ne anlama geldiği meçhuldur çünkü her türlü yoruma açıktır.

Halbuki yapılması gereken “Devletin dini İslamdır” cümlesi kaldırıldığı zaman yerine “Devletin dini yoktur” cümlesinin konulması idi. Bu vatandaşın dini yoktur anlamına gelmez. Devletin dini yoktur. Vatandaş istediği dinden olabilir. Güney Kore’de vatandaşların yarısı hiç bir kitap dinine üye değildirler. Halkın diğer yarısı da hıristiyan ve budist olarak ikiye bölünmüştür. Ama Güney Kore’de çok güçlü ve herkesin kabul ettiği toplumsal değerler vardır. Bu değerler devletin din yolu ile halka dayattığı değerler değildir. Halkın kendi değerleridir. Bunlar bizim İslam öncesi eski Türk toplumunun sağlam değerlerine benzeyen değerlerdir. Türkler İslamı kabul edince giderek Araplaşmışlar ve bu değerler bize pek de uymayan Arap İslam değerleri ile değişmiştir.

Zaten devlet bir tüzel varlıktır. Tüzel varlıkların dini olamaz. Devletin dini İslamdır demek devletin camiye gidip namaz kıldığı anlamına gelmez. Başka anlama gelir ve şu demektir. Devlet vatandaşlarına İslam dinini ve İslam değerlerini dayatır. Yeni doğanlar müslüman olarak tanımlanır. Geleneksel olarak müslüman olmayan ailelere müsamaha gösterilir. Devlet İslam dinini koruma görevini üstlenmiştir. Devlet İslam takvimini resmi takvim olarak seçmiştir ve bu takvim kullanılır. Bayramlar ve tatil günleri İslam geleneklerine göre uygulanır. Devlet günde beş defa vatandaşlarına hangi dinden olduklarını hatırlatır. Devlet vatandaşlarına İslam dininin tek doğru din olduğunu öğretir ve İslamî eğitimi destekler. Devlet, cemaatleri ve diğer İslami toplulukları destekler.

Bir tüzel varlık olan devletin dininin İslam olması bu demektir.

Devletinin dininin İslam olması demek devletin değerlerinin geleneksel Türk toplumsal değerleri olmayıp Arap dini İslamın değerleri olduğudur. Türkiye Cumhuriyeti’nin ismi Türkiye İslam Cumhuriyeti değildir. Arada çok fark var. Şu anda “İslam” kelimesi devletin isminde görülmese bile üstü kapalı olarak oradadır. Çünkü devletin dini fiili olarak İslamdır.

Devletin dininin İslam olmasının en acı sonucu işte bu olayda da gördüğümüz gibi düşmanlarımızın çok kolay bir şekilde din üzerinden ülkemizde operasyon yapabilmeleridir. Eğer gerçekten devletin ismi Türkiye Cumhuriyeti olsaydı ve devlet İslam dinini kendi dini olarak benimsememiş olsaydı; devlet Paris’te birkaç çapulcunun bir sokak gösterisinden sonra yayınladığı bir provokasyona cevap vermeye tenezzül etmezdi ve Batı da Sayın Cumhurbaşkanımızın deyimiyle “alaşağı” edilmiş olurdu. Gerçi bu vesile ile Sayın Cumhurbaşkanımız grup toplantısındaki sözleri ile Batı’ya çok değerli bir ders vermiş oldu: “Çünkü biz sizler gibi aşağılık değiliz. Bizim bir duruşumuz var. Bizim bir karakterimiz var. Bizim bir yapımız var. … Onun için de kim ne derse desin. Biz hakikatleri haykırmayı sürdüreceğiz.”

İşte haykırılması gereken bir hakikat: Osmanlı bir İslam devleti olmasaydı 31 Mart 1909 olaylarını İngilizler bu kadar kolay kışkırtamazlardı.

Bu bildiriye Türkiye’nin verdiği tepkiden Fransızlar öğreneceklerini öğrendiler. Devletin bir hassas noktasını daha buldular. Zaten biliyorlardı. Sayın Cumhurbaşkanımız da söylüyor “siz bunu zaten heryerde yaptınız yapıyorsunuz.” Öyleyse aynı provokasyonu yarın bir gün Macron da yapacak. Ama bu sefer çıtayı biraz daha yükseltecek ve “şu şu ayetleri beğenmiyoruz Kuran’dan çıkartın” diyecek. Haydaa! Türkiye Cumhuriyeti devleti yine işini gücünü bırakacak ve Macron’a cevap yetiştirecek. Gereksiz tartışmalar başlayacak. Dikkatimiz dağılacak. Ve Batı İslam üzerinden Türkiye’de bir operasyon daha gerçekleştirmiş olacak.

Bu yaptıkları kaçıncı operasyon yahu!

Amerikan oyunları ile 1950’lerde Türkçe ezan provokasyonu yapıldı, toplum ikiye bölündü. 1960’larda başlatılan Alman projesi türban, yok yere kadınlarımızı açık ve kapalı diye ikiye böldü. Abdülhamide karşı İngiliz’lerin kışkırttığı 31 Mart vakaları toplumda derin izler bıraktı. 1930’da Menemen Kubilay olayı yine din üzerinden bir operasyondu. Ve Pensilvanya. Düşmanlarımızın cemaatler üzerinden ülkemizde yaptığı en derin ve en zararlı proje. 40 senedir sürüp gidiyor. Yazık değil mi bu güzel ülkeye? Bütün bunları devletin dini olduğu için yapabiliyorlar. Devlet kendini bir din ile tanımlayarak düşmanlarına en zayıf noktasını açık açık göstermiş oluyor ve “gel beni buradan vur” diyor. Osmanlıyı da din üzerinden yaptıkları operasyonlarla yıktılar.

Eğer vatandaşın dini İslam olsaydı ama devletin dini İslam olmasaydı bunların hiçbiri olmazdı. Devlet bütün enerjisini bu operasyonlara karşı durmaya çalışmak yerine sanayiye odaklaşırdı. Şahlanırdı.

Devletin dini islam olduğu müddetçe düşmanlarımız din üzeriden ülkemizi bölmeye devam edeceklerdir.

###

Neden din türkiyeyi durduruyor da Güney Koreyi durdurmuyor?

###

Bir provokasyon da Belçikalı parlamento üyesi Anke Van Dermeesch’den geliyor. Kuran’ı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine şikayet edecekmiş. Kuran’da kadınlara şiddeti onaylayan ayetler varmış.

Fransa’dan Kuran provokasyonu” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s