Hakikati aramak ve onu kendi düşündüğü gibi ifade etmek asla suç olamaz

Bal gibi de olur ve tarih boyunca hep en büyük suçlardan biri olmuştur. Düşündüğünü söylediği için cezalandırılan en meşhur kişi Sokrates olmalı. Sonra Galileo. Avrupa’da örnekleri çok. Bruno diye bir garibanı dünya sizin dediğiniz gibi sabit değil hareket ediyor dediği için canlı canlı yakmışlar. Egemen güçlerin resmi kozmolojisini sorgulamak hep suç olmuştur. Bu neden böyledir acaba?

Başlıktaki bu lafı Sebastian Castellio diye biri 1551 yılında söylemiş. Stefan Zweig’ın Vicdan Zorbalığa Karşı kitabının kapağına koymuşlar.

Castellio “hakikat” diye bir şeyin olduğunu varsaymış. Yani mutlak bir hakikat var o da bunu arıyor. Bu gizli varsayım hakikatı yansıtmıyor. Bir önceki cümlede biz de “hakikat” kelimesini kullanmış olduk ama bizim hakikat dediğimiz şey Castellio’nun ki gibi mutlak bir hakikat değil. Bizim demek istediğimiz şu: Bir araştırma ne kadar derine inerse insin “hakikat” diye bir sona ulaşması mümkün değildir. Her araştırma dipsiz bir kuyudur. Her hakikat geçici bir cevaptır. Bulunan her cevap mutlaka yeni sorular üretir. Soru üretmeyen cevap yoktur. Her hakikatin daha derin bir hakikati vardır.

Eğer bilebildiğimiz bir şeye “hakikat” diyorsak o da şöyle olur: Sadece karşılaştırdığımız yani mukayese ettiğimiz iki şeyin arasındaki farkı bilebiliriz. Veya bir birim seçeriz ve o birimin ölçmek istediğimiz şey ile olan hatasını ölçeriz. Yani bilgi eşittir hata. Bilgi mutlak olamaz. Seçtiğimiz birime bağlıdır. Bu da bizim epistemolojimizdir. İster beğenin ister beğenmeyin.

Soru üretmeyen cevaplara din denir. O da cevap üretmediği için değil, sorgulanması dinin sahipleri tarafından yasaklandığı için din soru üretemeyen bir cevaptır. Dinin seçtiği birimler de dinin sahipleri tarafından sabitlenir ve böylece kutsallaştırılmış olur. Bu sebepten din eşittir inanç. Ya bu sabit tutulan birimlerin kutsal olduğuna inanırsınz ve onları sorgulamazsınız veya inanmazsınız ve sorgularsınız. Bu kadar basit. Din denen olayı da burada çözmüş olduk.

Suç olan hakikati aramak değil egemen gücün hakikat diye sattığı kozmolojiyi veya daha genel olarak resmi dini –çünkü din kozmolojiyi de tanımlar– sorgulamaktır.

Egemen güçlerin resmi dinini sorgulayan her araştırma mutlaka cezalandırılır. Bu eskiden de böyleydi günümüzde de böyledir. Peki egemen güçler neden resmi dinlerinin sorgulanmasından bu kadar korkarlar? Sorunun cevabı belki de şöyle olmalı. Egemenler meşruiyetlerini bu resmi dinden alırlar. Halk üzerindeki egemenlikleri de buradan gelir. Eskiden bu ilişki çok daha şeffaftı. Firavunlar tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olduklarını açıkça söylüyorlardı. Daha sonra eski Roma imparatorları kendilerini tanrılaştırdılar. Bazıları Apollon gibi geleneksel pagan tanrılara özenerek çıplak heykellerini bile yaptırıp meydanlara diktiler. O zamanki halk henüz din pazarlamacılarının taktiklerine aşina değillerdi anlaşılan. Bizim imparator kendisini Apollon zannediyor delirmiş galiba demek yerine eskiden beri Apollon diye bildikleri tanrının karşılarına imparator kimliği ile çıkmasını olağan karşılamışlar. Bu insanlara gülmeyelim. Aynı oyun bugün de oynanıyor. Ama televizyonda oynanıyor.

Zamanla halk uyanıyor, okuma yazma öğreniyor ve bu yalanları yutmaz oluyor. Ama egemenler hep bir adım ötede. Uyanan halkı tekrar uyutmak için bir rahip sınıfı oluşturuyorlar ve onlara ayrıcalıklar vererek kendilerine bağlıyorlar. Bu rahiplerin görevi halk uyandıkça yeni gizli diller yaratarak egemenlerin gücünü korumaktı. Mesela, din tacirleri halkı kandırmak için Latince mi kullanıyorlardı… halk Latince öğrenip uyandı mı… o zaman bu rahip sınıfı hemen yeni gizli diller yeni hikayeler yeni masallar yaratarak egemenlerin tanrısal güçlerinin meşruiyetinin korunmasını sağlarlar. Ondan ezan Türkçe okunmaz. Ondan Kuran’ın Türkçe okunmasına karşı çıkılır. Ondan namaz arapça kılınır. Arapça söylenen kelimelerin sihirli kelimeler olduğu direk olarak Allaha ulaşacağı cüppeli ulema tarafından bize dayatılır. Allah Türkçe anlamıyor mu ki ille Arapça ibadet etmeliyiz diye soranlara ise şeytan konuşuyor diye taşlarlar. İslamda bu egemenlerin işbirlikçisi rahip sınıf olmamalıdır ama fiili olarak vardır. Peygamberimiz tam da bu durumu öngörerek bu aracı asalak profesyonel okulcu akademik sınıfı dışlamıştır. Ama okulculuk –yani katipler– yazının bulunuşundan beri varolan en eski meslektir. Bu asalak ulemadan kurtuluş yoktur. Ondan bugün siyasi gücün temsilcilerinin nutuklarının Cuma hutbesinden farkı kalmamıştır.

Halk da zaten siyasilerin otoritesinin yüksek bir güçten gelmesini ister. Yoksa onları ciddiye almazlar. Siyasiler de bu isteği karşılarlar. Kendilerini bir şekilde tanrılarına veya ilahlarına ilişkilendirirler. Devletin bir dini olmaması ilkesine bağlı kalacaklarına kendilerini devletin tanrısının yeryüzündeki temsilcileri olarak tanımlarlar. Aslında tanrının temsilcisi olduklarını açıkça söyleyemezler. Bu peygamberlik olurdu. Henüz kendisini peygamber ilan etmeye cesaret edebilecek bir siyasi yok. Belki hiç olamaz. Bu sebepten siyasiler kendilerini dinin yeryüzündeki seçilmiş koruyucuları olarak tanımlarlar. Bu da zaten onlara yeteri kadar tanrısal güç verir. Castellio gibi bu gücü sorgulamaya kalkanlar da –bu yaptıklarının suç olamayacağını ne kadar söyleseler bile– egemenlerin tanrısal gücü onları kolayca ezer.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s