Sinop, Diyojen, Newton ve Kelile ve Dimne

Sinop'un girişinde Diyojen heykeli
Sinop’un girişinde Diyojen heykeli

Diyojen’in izini sürmek için Sinop’a geldim. Diyojen’in karbon ayakizi herhalde sıfırdı. Dünya üzerinde sadece efsane hikayeler bırakıp gitmiş. Şehrin girişinde bir heykelini dikmişler. Otogardan servisle gelirken önünden geçtik. Adamın biri heykelin önünde selfie çekiyordu. Ben de biraz sonra gidip Diyojen ile selfie çekeceğim. Şimdi otelde oturup aldığım kitaplara bakıyorum.

Bir şehire ilk defa gelmek ne kadar heyecan verici bir duygu. Bu heyecanı uzatmak için son üç gündür şehirden şehire dolaşıyorum. Çanakkale’den yola çıktım, oradan Eskişehir’e, sonra Akçakoça, oradan Kastamonu, şimdi de Sinop’tayım. Keşke çocukları okullara hapsetmek yerine şehir şehir dolaştırsalar. Okulda öğrendiklerinden çok daha fazla şey öğrenirlerdi.

Otele doğru yürürken küçük bir sahaf gördüm. Refik Halit Karay’ın Memleket Hikayeleri‘ni aldım. Kasadaki bayan 10 TL istedi. Ben de bu kitap 10 TL etmez fazla söyledin dedim. Eder dedi. Bu iyi bir baskısı dedi. İyi bir baskısı değil dedim ama 10 TL’yi verdim. Memleket Hikayeleri‘nden bir paragraf:

“Irmağa giden yol, kasabadan kurtulunca, göz alabildiğine uzanan sayısız şeftali bahçeleri arasından geçerdi. Haziran içinde bile taşkın dere ayaklarının çamurlu, ıslak tuttuğu bu gölgeli yerlerde otlar bütün bir yaz mevsimi yeniden yeniye sürer, kızgın güneş, ağaçların tepelerinde meyvaları pişirirken, rutubetli toprakta birbiri arkasına yoncalar fışkırır, çayırlar kabarırdı. Suların serinliği, taze ot kokusu, gölgelik ve bereket içinde bahar, bu bahçelerde tâ kışa kadar uzanıp giderdi.”

Ne güzel demiş. Sadece bu paragraf 10 liraya değermiş.

Otele doğru yürürken büyük bir kırtasiyeci gördüm. Oradan da bir çizgisiz defter aldım. Üst katta da kitap satıyorlarmış. Çıktım baktım. Kelile ve Dimne adlı bir kitap gördüm. Fabl türünün ilk örneklerinden biriymiş bu kitap. M.Ö. 1. yüzyılda Hindistanda yazılmış. Nasıl olmuş da bu kitaptan haberim yokmuş dedim kendi kendime. Benim de Kedi Devrimi diye bir masalım var ya, ondan hayvanlarla ilgili masallara çok severim. Hemen aldım. Çok güzel başlıyor masal:

“Yüzyıllar önce Çin ülkesinde Hümayun Fal adında bir padişah vardı…

Hümayun Fal’ın Haceste Ray isminde bir Vezir’i vardı…

Günlerden bir gün Hümayun Fal ava çıkmak istedi. Yanına Haceste Ray’ı aldı.”

Avdan sonra “kalın gövdeli bir ağacın yanında konakladılar. Kavuğunda bir arı yuvası vardı. Binlerce arı üşüşmüştü. Padişah çok şaşırdı. Vezirinden bu hayvanların niçin kovuğa doluştuklarını sordu.

Vezir Haceste Ray, ‘Bu hayvanlar toplu halde yaşarlar Padişahım,’ dedi. ‘Çok temizdirler. Yasub adında bir bey vardır, bütün arılar ona bağlıdır. Hiçbiri sözünden çıkamaz. Arı bey diğerlerine göre daha büyüktür. Ayrıca, topluluğun yönetiminde ona yardım eden pek çok arı vardır. Padişah gibidir o. Çevresinde vezirleri, komutanları, yardımcıları bulunur.'”

Ne ilginç değil mi? Bugün bizim kraliçe veya ana arı dediğimiz arıya arı beyi diyor. Kelile ve Dimne M.Ö. 1. yüzyılda yazıldığı için o zamanın değerlerini yansıtıyor olabilir. Yazarımız belki de arı topluluğunu yöneten arının dişi olacağını aklına bile getiremiyordu. Bunu şoven veya kadınlara düşman olduğu için değil de o zamanın dünya görüşü onu böyle düşünmeye zorladığı için böyle düşünüyordu. Ona göre padişahlık en doğru ve doğal yönetim sistemiydi ve arılar bir topluluk olduğuna göre padişahlıkla yönetilmeliydi.

Sanki insanlık tarihinde hiç bir şey değişmiyor. Hep aynı aldatmaca binlerce senedir bize yutturuluyor. Egemen güçler tarafından. Devletin bir sürü doktrinleri var ve o doktrinleri bize okullarında öğretiyor. Biz de bize öğretilen dünya görüşünü sorgulamadan kabul ediyoruz. Çünkü o yaşlarda daha bize öğretilenleri sorgulayacak kapasitemiz yok. Güvendiğimiz insanlar, annemiz babamız, bizi öğretmene teslim ediyor biz de öğretmenin devletin bir ajanı olduğunu ve onun görevinin devletin doktrinlerini bize öğretmek olduğunu anlayamıyoruz. Hatta Türkiye’de öğretmen kültü en az anne kültü kadar güçlü olduğu için öğretmenlerimize çok saygı duyarız, özellikle ilkokul öğretmenimize.

Ben yine herşeyi Newton’a bağlamak istiyorum.

Hacesta Ray için dünyanın doğal düzeni Padişahlıktır.

Bize de doğanın doğal halinin madde ve maddeyi hareket ettiren çekim gücü olduğu öğretilir biz de hayatımız boyunca bu maddeci doktrine inanırız.

Aynı Haceste Ray gibi bizim dünya görüşümüz bize çocukken öğretilen düzendir. Onun için doğa padişahlıkla yönetilir. Bizim için doğa maddedir ve çekim gücü ile yönetilir.

Padişahımız Hümayun Fal ile veziri Haceste Ray arasında şöyle bir konuşma geçmiş olabilir:

Hümayun Fal vezirine dedi ki: ‘Şu taşa bak Haceste Ray, elimden bırakınca yere düşüyor, neden acaba?’

Vezir Haceste Ray, ‘Dünyanın bir çekim gücü vardır, Padişahım,’ dedi. ‘Bu çekim gücü sanki dünyanın merkezinde konuşlanmış gibidir ve bu taşı çeker,’ dedi.

Padişah çok şaşırdı. Vezirinden bu gücün nasıl dünyanın merkezinden taşın yerini bilip o taşı çekebildiğini sordu.’ Padişah herhalde böyle bir güce sahip olmak istiyordu. ‘

Padişahım, çok güzel bir soru sordunu. Bu güç bütün evreni kaplamıştır ve hiç zaman geçmeden hareket eder.

Bu güç çok da akıllıdır. İki elinizde biri 1 kg, biri 100 gr olan iki taş olsa ve ikisini de aynı anda boşluğa bıraksanız bu güç anında bu iki taşa ne kadar güç uygulayacağını hesaplar ve kütlelerine uygun olarak bir güç ile iki taşı da çeker öyle ki iki taş başka başka ağırlıkta oldukları halde aynı anda yere düşsünler diye.

Padişah vezirinin anlattıklarından hiç bir şey anlamayıp şaşkın şaşkın bakıyordu. Vezirine daha bir çok sorular sormaya hazırlanıyordu. Padişahın aklını yatıştırmak ve gelecek olan soruları önlemek için Haceste Ray bu olayı padişahın anlayacağı bir dil ile açıklamaya başladı.

‘Sayın Padişahım, dünyanın merkezinde Newtonus bey diye bir bey vardır. Bu bey bütün maddenin beyidir. Hiç bir madde Newtonus bey’in sözünden çıkamaz. Newtonus bey aynı bir padişah gibidir. Bu güç Newtonus beyin ruhudur. Ve bütün evreni kaplar. Taşı çeken de bu Newtonus beyin gücüdür…

Padişahın yüzü güldü: ‘Şimdi anladım. Tabii başka nasıl olabilirdi ki’ dedi.

Taşın neden düştüğünü dünyanın merkezinde tahtına kurulmuş maddelerin padişahı ile açıklamak Newton’un bize yutturduğu dünyanın merkezindeki okült güç ile açıklamaktan daha mı az inandırıcı? Hiç de değil. İkiside bir doğa olayını doğa üstü bir şeyle açıklıyor.

Ama Newton açıklaması bize okulda tek gerçek doğru doğa modeli olarak öğretildiği için biz ona inanırız. Merkezde oturan padişah açıklamasına güleriz.

Şimdi gidip Diyojen’le selfie’mi çekeceğim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s