Lüzumsuz şeyler bunlar

Son günlerde yazdıklarıma baktım. Hepsini çok negatif ve olumsuz buldum. “Benim bu konularla ne işim var?” diye soruyorum kendi kendime.

Kadınların bağımsızlık mücadelesi imiş…
İnsanların tarihi imiş…
İnsanlar köle imiş…
Bir tüzel kişi varmış ve insanları köle yapmış…
Kadınlar çocuklarını zehirliyormuş…

Kendi kendime konuların bir dökümünü yapmak istedim. Çünkü artık olumsuz şeyler, kölelik falan filan, öyle şeyler yazmak istemiyorum, güzel şeyler yazmak istiyorum. Ama önce bir anlamak istiyorum, niye yazıyorum bunları…

1. Kadınların tarihi imiş… Annelik kültü imiş… bana ne… Kadınların kurtuluş mücadelesi imiş… Kadınlar erkeklerin köleliğinden kurtulup tüzel kişinin kölesi olmuşlar… bana ne…

2. Her çocuk doğuran kadın anne değilmiş… Anneler çocuklarını bile bile zehirliyorlarmış… Türkiye’de derin bir annelik kültü varmış… banna ne…

3. İnsanlar başka bir cinsin kölesi imiş… bu başka cins de tüzel varlıkmış… bedeni yokmuş ama yaşayan bir varlıkmış aynı hukuktaki tüzel kişi gibi… banna ne… öyleyse öyledir…

4. Türkiye’de sigara epidemiği varmış. Açık havalarda bile insanlar dumanaltı olabiliyormuş ve dumansız hava sahası diye bir yer yokmuş. Sigara içenler hem suçlu hem güçlüymüş. Devlet vatandaşlarını bile bile öldürüyormuş çünkü küresel sigara şirketlerine söz geçiremiyormuş. Bana ne bütün bunlardan…

5. Hala ders kitaplarında gelmiş geçmiş en yüce bilim adamı diye okutulan Newton bir sahtekarmış. Düzenbazmış. Kendini doğa kanununu bulan yarı tanrı diye pazarlamış. Newton son peripatetik ve ilk Newtoncuymuş. Atomik materyalizm doktrinini hala çocuklarımıza tek gerçek doğru diye öğretiyormuşuz. Aslında doğa materyalist değilmiş. Doğada madde yokmuş… Bana ne?

Yok, bu Newton konusu beni ilgilendiriyor. Benim asıl konum bu. Onun için burada bana ne demiyorum.

Peki bu konuların birbirleri ile bir alakası var mı?

Var. Hepsinde aslında ortak bir nokta var: Bireyin doğal özgürlükleri için savaşması. Bireyin onu sömüren tüzel kişi ile hiç bitmeyen mücadelesi. Bu da aslında her insanı ilgilendiren bir konu.

Peki ben nasıl gelmişim buraya? Nereden çıkmış bu tüzel kişi hikayesi? Nasıl olmuşta fizik, astronomi, matematik araştırmaları yaparken insanın problemlerine gelmişim? Aslında bunda o kadar da garip bir şey yok. Doğa bir bütün. Kopuk değil ki. Herhangi bir yerden başlayıp başka bir yere gelmek mümkün. Ben de zaten araştırma yaparken araştırmanın beni götürdüğü yere gitmişim. Ben bir şey bulacam, bir yanlışı düzeltecem dememişim.

Evet, ben aslında “acaba neden ayın bir yüzünü görüyorum?” diye basit bir soru sormuştum uzun yıllar önce. Merak edip kütüphaneye gittim araştırdım. O zamanlar henüz internet yoktu.

Bu soruyu fizikçilerin bir güç kavramı ile açıkladıklarını görünce bu sefer “güç nedir?” sorusunu sordum doğal olarak.

Güç nedir sorusunun cevabını anlamam epey uzun sürdü. Sonunda baktım cevabı sadece ana kaynaklara gidersem bulabileceğim, onun için Newton’un meşhur kitabı Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri‘ni okumaya çalıştım. Bu güç kavramını ortaya atan Newton ya, onun kitabını okuyarak işin aslını anlarım diye düşündüm. Newton kitabını okunmamak için yazdığı için (zaten kendi de söylüyor “okumayın anlamazsınız” diyor), ben de bir türlü anlayamadım. Yılmadım. Tekrar tekrar denedim ama kitabın şifrelerini bir türlü çözemedim. Yıllar geçti. Bir gün kütüphanede Newton’un Ilkeleri: Temel Argüman diye bir kitaba rastladım. Bu kitabın yazarı Dana Densmore, Newton’un kullandığı matematiği en basit ve anlaşılır şekilde açıklıyordu.

Newton İlkeler kitabında denklemler kullanmamıştır. Newton’un bugün fizik kitaplarında Newton Mekaniği diye okutulan şeyden haberi yoktu. Newton hesaplarında sadece oranlar kullanmıştır. Oranlarla hesap yapmak artık bize öğretilmediği için unutulmuştur. Dansmore Newton’un kitabında bulunan en önemli teoremleri adım adım açıklıyordu. Nihayet Newton’un ne yaptığını anladım. İnsanlığı nasıl aldattığını anladım.

Newton’un kitabının okunamamasının tek sebebi onun kullandığı matematik dilinin kalkülüs öncesi kullanılan ve Öklid’e dayanan oranlar matematiği olması ve bugün fizikte olduğu gibi standart birimler kullanmaması. Bu dil öğrenilince Newton’un kitabında kullandığı matematiğin bugün ortaokulda öğretilenden daha zor olmadığını görüyoruz. Hani sadece tanrılara en yakın ölümlü olan Newton’dan başka kimsenin anlayamayacağı bir kitaptı? Kimse kitabı okumaya zahmet etmediği için “efsane kitap” deyip çıkmışlar.

Aslında Newton gerçekten de büyük bir buluş yapmıştı. Ama bu büyük buluş zannedildiği gibi yerçekiminin nasıl çalıştığı değildir.

Peki Newton ne bulmuştur? Ve neden bulduğu şeyi bize söylememiştir? Bunu açıklayalım biraz.

Newton kendini bir “dünya kurucusu” olarak görüyordu. Yani Newton bütün evrenin nasıl çalıştığını açıklayan bir formül peşindeydi. Bu formülü bulacak ve bütün herşeyi açıklayacaktı. Newton’un zamanında Avrupalıların kabul ettiği dünya sistemi Fransız filozofu Descartes’ın girdaplar teorisiydi. Descartes evrenin bu girdaplardan meydana geldiğini söylüyordu. Görmüşsünüzdür, bu girdapların meşhur bir gravürü vardır, her fizik kitabına koyarlar. Fakat Descartes’ın teorisi ile gezegenlerin hareketlerini açıklamak mümkün değildi. Güzel bir teoriydi belki ama pratik olarak hiç bir değeri yoktu.

Newton’un zamanında astronominin durumunu da kısaca açıklamakta fayda olabilir.

Astronomi bildiğimiz kadar Sümerler ile başlamış. Sümerler gezegenleri gözlemlemişler ve onların hareketlerini tanımlamak için de çizelgeler hazırlamışlar. Yani gezegeni gözlemledikler zamanı ve yerini alt alta yazmışlar. Böylece bu çizelgeye bakarak gezegenin gelecekte nerede olacağını bulmak mümkün olmuş.

Böyle bir çizelge yaptığımız zaman elimizde bir formül yoktur. Mesela, ayın bir hafta sonraki pozisyonunu bulmak için çizelgeden bakmamız gerekir. Aynı bir vapur tarifesi gibi. Dünya kurucularının aradığı bir formüldür. Yani Newton gibi dünya kurucular çizelgeler altında yatan esas ve nihai sebebi bulmaya çalışırlar. Formülü yazacaklar ve bütün gezegenlerin yerleri belli olacak. Böyle bir formül var mı?

Newton’un zamanında yoktu. Vardı da bilinmiyordu. Newton böyle bir formül olduğunun farkına varan ilk insandır. Newton’un buluşu budur. Yanlış anlaşılma olmasın. Newton formülü bulmuştur demiyoruz. Newton formülü görünce o formülü doğru olarak yorumlamayı bilmiştir. Ama Newton böyle bir formülün varlığını bizden gizlemiştir. Bu buluşunu Newton kitabının ilk tanımlamasına şifreleyip saklamıştır. Onu okumasını bilen bu sırrı çözmüş olur. O da bana nasip olmuş demek ki.

Peki bu formülü asıl bulan kim? Kepler. Şimdilerde bu bahsettiğimiz formül “Kepler’in 3. kanunu” diye bilinir ve ders kitaplarında sanki Kepler onu Newton’un kanunlarını doğrulamak için bulmuştur gibi sunulur. Ve Newton’un müritleri fizikçiler Kepler’in formülünü Newton’un sözde kanunlarından indirgerler. Burası çok uzun hikaye. Diğer yazdıklarımı okumak gerekiyor.

Burada söylemek istediğim, Newton bu dünyayı açıklayacak formülünü gökyüzünde ararken yeryüzünde bir astronomi ders kitabında buluvermiş. Bu kitap Thomas Streete diye bir astronomun yazdığı Astronomia Carolina adlı bir kitap. Newton’un kütüphanesinde, kenarında kendi el yazısı ile bu bahsettiğimiz Kepler kuralını test ettiğini görebiliyoruz.

Peki Thomas Streete bu formülün önemini neden anlayamamış? Formülü bulan Kepler’in kendisi bile farkına varmamış. Newton’un buluşu bu.

Streete kitabında, Jüpiter’in uydularının hareketini Kepler’in kuralını uygulayarak hesaplamaya çalışmış ve de iyi sonuçlar aldığını yazmış. Yani o zaman bilinen çizelgelerle mukayese etmiş ve Kepler kuralanın o çizelgelere uygun sonuçlar verdiğini yazmış.

Bunu okuyan Newton hemen kraliyet astronomuna mektup yazıp sormuş, bu Kepler’in kuralı ile yapılan hesaplar gerçekten de Jupiter’in aylarını çizelgelere uygun olarak açıklıyor mu diye. Olumlu bir cevap almış.

Şimdi Newton’un bu formülü bulduktan sonra nasıl düşünmüş olacağına bir bakalım. Newton o zamana kadar hep kuramsal yazılar yazıp duruyor, bu formülü matematik yoluyla, hatta dinsel akıl yürütmelerle falan bulmaya çalışıyor. Bulamayınca uzun seneler araştırmalarına ara veriyor. Simya ile falan uğraşıyor. Günün birinde aradığı formül kucağına düşüyor. Ben tabii Newton’un bu kitabı o meşhur elma bahçesinde okuduğunu hayal ediyorum. Kafasına elma değil de bu Kepler’in kuralı düşmüş diyorum…

Newton ne yapsın? O evreni kendi bulduğu bir formül ile açıklamak istiyor. Eğer Kepler’in bulduğu bir formülü kullanırsa o zaman bu kurduğu dünya Newton’un dünyası olmaz Kepler’in dünyası olur.

Newton dahiyane bir çözüm buluyor. Kepler’in formülünü ikiye bölüyor ve iki tarafı da güç diye tanımlıyor. Bu gücü kendinin bulduğunu iddia ediyor. Böylece Kepler’in kuralını kendine mal ediyor. Onu çalıyor.

Newton bir formülü alıp onun terimlerine değişik isimler koymuştur. Bütün yaptığı bu. Asıl hesaplama işine gelince koyduğu isimleri (yani güç terimlerini) eleyip Kepler kuralını kullanmıştır. Tabii bu akademik okulculukta çok iyi bilinen bir yöntemdir. Newton kendisi Leibniz’i aynı şeyi yapmakla suçlamıştır. “Benim bulduğum şeylerin ismini değiştirip yeni bir şey bulmuşsun gibi satıyorsun” demiştir. Newton bu işin ustasıdır. Hala insanlar uyanamadı Newton’un bu sahtekarlığına…

Newton İlkeler kitabında bu formülü kullanarak gezegenler hakkında hesaplar yapıyor. Hesaplarının hepsinde de Kepler’in kuralını kullanıyor ama araya güç kelimesini atıyor sanki güç kavramını kullanılarak hesaplarını yapıyormuş gibi. Aslında ikiye böldüğü formülü tekrar birleştirip hesapları onunla yapıyor.

Yani kısaca, Newton’un güç dediği palavrayı hiç araya katmadan aynı hesapları kolayca yapabiliyoruz. Ben yaptım. Bir sorun yok. Gezegenlerin yörüngelerini hesaplamak için güç diye bir kavram kullanmaya gerek yok.

Newton’un gezegenlerin hareketlerini bir formül ile hesaplaması çağdaşları tarafından çağ atlatan bir devrim olarak görülür ve Newton’u tanrılaştırma süreci başlatılır. Neden? Çünkü Newton dünya tarihinde ilk defa gezegenlerin hareketlerini bir formülle hesaplıyordu. Bu işlerle ilgilenenler gerçekten de çok şaşırdılar ve onlara sihirli bir şeymiş gibi geldi ve Newton efsanesi de böylece başlamış oldu.

Newton Kepler’in formülünü çalıp sanki kendi bulmuş gibi uyguladı. Bu kadar olsa, Newton’a her okulcu profesörün rutin olarak yaptığı gibi entellektüel hırsızlık yapmış der geçerdik. Ama dahası var. Şöyle bir soru geliyor aklımıza: Newton neden Kepler’in formülünü kitabının ilk tanımlamasına şifreledi? Newton’un ilk tanımlaması neyin tanımlamasıdır?

Newton’un ilk tanımlaması yoğunluğu tanımlar.

Newton Kepler kuralının yoğunluk tanımlaması olduğunu anlayan ilk kişidir. Newton bu dünyanın gerçekten nasıl çalıştığını bulmuştu. Dünya bir yoğunluk devamlılığıdır. Yani madde diye bir şey yoktur. Çünkü doğada mutlak kopukluklar yoktur. Fakat bu maddesizlik dünyası Newton’un kitabında tanımladığı dünya sisteminin tam aksidir. Newtoncu dünya sistemi bölünemez birimlerden meydana gelmiştir. Yani Newton’un dünyasında mutlak kopukluklar vardır. Newton bir atomik maddecidir.

İşin asıl komik tarafı, otuz sene Newton’un bu palavralarını deşifre etmeye çalıştım, Newton’un gizlediği Kepler’in kuralının yoğunluğun tanımlaması olduğunu anladım… ve sonuçta ne anlamış oldum… vahdet-i vucut mu dediniz? Evet. Aynen öyle. “Varoluş tektir”i, bu binlerce senedir bilinen gerçeği, Newton’un izini sürerek 35 senede yeniden keşfetmiş oldum. Halbuki biraz daha tasavvuf okusaymışım hiç bu kadar uğraşmam gerekmeyecekmiş.

Bu araştırmalardan çıkan diğer sonuç da Newton Kültünün dünya devletlerinin dini olduğudur. Bir zamanlar dünya halklarını coğrafya olarak kolonileştirmiş olan sözde büyük britanya imparatorluğu… o üstünde bir zamanlar güneş batmayan imparatorluk, şimdi de bütün dünyanın aklını bu sahte Newtoncu doktrinlerle kolonileştirmiş durumda. Hala büyük britanyanın kolonilerinin üstünde güneş batmıyor. Çünkü bütün dünya okullarında bu sahte İngiliz doğa dini tek gerçek doğru ve bilimsel bilgi olarak öğretiliyor. Çocuklarına din eğitimi verilmesini istemeyen anneler onlara aslında bilim adı altında bir İngiliz dininin öğretildiğini bilmiyorlar. Maddesiz bir dünyayı maddeci bir dünya olarak öğrendiklerini bilmiyorlar.

Tüzel kişi olayı buradan geliyor. Eğer bu dünya maddesiz bir dünya ise o zaman zaten madde ve tin ikilemi ortadan kalkıyor. Madde dünyası yok. Madde dünyası yoksa o zaman tinsel dünya da yok. Binlerce senedir insanları rahatsız eden bu ikilem de çözülmüş oluyor. Her şey görüntü. Tek gerçek bu görüntü.

Bütün dinlerin binlerce senedir sömürü aracı olarak kullandığı o ruhlar dünyası, sadece kendilerinin haber alabildiği ruhlar dünyası, meğer yokmuş. Aldatılmışız.

Aynı şekilde, madde yoksa, canlı varlık olmak için maddesel bir beden de olması gerekmiyor. Zaten biz canlı isek can dediğimiz şey ölü maddemizde yani bedenimizde değil. Başka bir yerde. O zaman canlı olmak için bedeni olmak gerekmiyor. Hukuktan doğan tüzel kişiler de canlı varlıklardır.

Newton’un atomik maddeci doktrinini rededince böyle güzel sonuçlar çıkıyor. Tüzel organizmaların canlı varlıklar olduğu sonucu gibi.

Aynı zamanlarda Lynn Margulis’in Ortak Yaşam Gezeni adlı kitabını okuyordum ve doğanın temel işlevinin simbiyotik yaşam yani ortak yaşam olduğunu gördüm. İnsanın da tüzel kişi ile simbiyoz içinde yaşadığını gördüm.

Böylece insan ve simbiyoz efendi olayı çıktı. Bence bu simbiyotik yaşam kuramı insanın durumunu çok iyi açıklıyor.

İnsan olarak kaybettiğimiz bütün özgürlükleri ararken hep karşımıza bu tüzel kişi çıkmıyor mu? Onun için onu iyi tanımamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Kadınların iki bin sene süren erkek egemenliğinden kurtuluş savaşları da yine tüzel kişi ile ilgili. Kadınlar erkek egemenliğinden kurtuldular, bebeklerini evde bırakıp kendileri evlerini terkettiler, iş gücüne girdiler. Böylece de anneliklerini tüzel kişiye satıp onun kölesi olmuş oldular. Şimdiki durumları bu. Onların da sorunları yine tüzel kişi ile ilgili.

İnsanların tüzel kişiyle karşı haklarını aramaları sadece insan cinsi olarak birleşebilirlerse mümkün olabilir. Hem dünyanın çeşitli halklarının birlik olması gerekir hem de kadın ve erkeklerin birlik olması gerekir. Ondan sonra da kadınların kendi mücadelelerinde kullandıkları yöntemleri kullanarak bu kölelikten çıkmaya çalışmak… Başka çare göremiyorum.

Karamsar olmamak elde değil çünkü insanların ortak bir düşmana karşı insan cinsi olarak beraber hareket etmeleri kedilerin insanların egemenliğinden kurtulmak için beraber hareket edebileceklerini düşünmek kadar absürt bir şey. Ki kediler kendilerini seçilmiş ve seçilmemiş kediler olarak ikiye ayırmıyorlar.

Tüzel organizma binlerce senedir insanların bölünmüş olarak kendilerine yabancı ve hemcinslerine düşman olarak yaşamalarını körükleyip durmuş. Üstelik insanlar 4000 senedir hür olarak yaşamıyorlar ve artık hür yaşamak nedir hatırlayan yok. İnsanın doğal hali nedir? Bunu da bilen yok.

Ondan şu anda insanların çoğunluğunun yaptığı seçim en iyisi gibi geliyor bana. Onlar dünyayı ne anlamaya çalışıyorlar ne de bu anlaşılmaz dünyayı değiştirmeye. Onlar dünyayı olduğu gibi kabul edip kendilerine verilen olanaklar içinde en mutlu bir şekilde yaşamaya çalışıyorlar. Yaşamak. Ne anlamaya çalışmak, ne de değiştirmeye çalışmak. Sadece yaşamak. Diğer insanlara yardım etmek. Ve hayatını en iyi şekilde yaşamaya çalışmak. Zaten bütün insancıl dinlerin verdiği en eski akıl bu değil mi?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s