Gazez camii avlusunda dutun gölgesinde…

Menemen metro istasyonu.  Eyüp Sultan camiinin maketini yapmış olan sanatçı elinde eseri ile.
Menemen metro istasyonu. Eyüp Sultan camiinin maketini yapmış olan sanatçı elinde eseri ile.

Menemen’de Gazez camiine ibadet etmeye gelen her mümin “Namaz müminlerin miracıdır” yazısının altından geçerek camiye girer. Namaz kılarken, eğer bu laf doğruysa, göğe yükselir, namazı bitince de yeryüzüne döner. Bu göğe yükselme konusunun bütün çağrıştırdıklarına burada girmeyeceğiz. Laf doğru değilse, o zaman müminler yazıyı “Namaz müminlerin mecazi miracıdır” diye okuyup namazlarını kılarlar. Ben de kendimi Allaha şükür mümin olarak görürüm ama şu anda caminin avlusunda demirden bir bankta oturuyorum ve etrafı gözlemliyorum.
Avludaki bankların üstüne “Belediye Başkanlığı Armağanıdır” diye yazıp övünmüş Belediye Başkanlığı. Her beldenin belediyesi yapar bunu. İnsanların yüzüne vururlar yaptıkları her iyiliği. “Biz olmasak oturamayacaktın” der gibi. Her yeri betonlaştırıp “bu betonları belediye dökmüştür” diye yazmazlar. Ama övünülecek bir bank değil bu, çok rahatsız, ergonomik özürlü bir bank. Çok da yüksek. İnsan ölçülerine göre yapılmamış. Benden başka kimse yok avluda. Dışarıda bir at kişnedi. Yakınıyor gibi geldi bana. “Bir at kişnedi dışarıda dertli dertli” diye yazsaymışım bir önceki cümleyi daha şiirsel olurmuş. Devrik cümleler hep daha şiirsel oluyor. At öğle güneşinden yakınıyordu herhalde. Avludaki diğer banklar güneş altında yanıyorlardı. Şiirsel: “Yanıyorlardı dertli dertli banklar öğle şemsi altında…” Vay be, demek ki, şemsiye şemsden geliyormuş ve aslında güneşten korunmak için icat edilmiş. Geçenlerde Ayasofya’nın arkasında Topkapı sarayına giden gelen turistleri seyrediyordum. O yakıcı güneşin altında herkes terlerken bir Japon grup geçti. Hepsinin elinde bir şemsiye vardı.

japon-turist-şemsiye
Google görsellerden bulunmuş bir görsel.

Şemsiyenin gölgesi ağaç gölgesi gibi püfür püfür olmasa bile yine de işe yarıyordu. Hintliler de güneşten korunmak için şemsiye kullanırlar. Benim şemsiyeye ihtiyacım yoktu, dut ağacının gölgesi püfür püfürdü. Avlunun öteki köşesindeki şadırvanı Dudu hanım yaptırmış. Menemen’in Tuzcullu köyündenmiş. “Dudu Hanım Hayratıdır. Tuzcullu köyü 1975” diye oymuşlar şadırvanın mermerine. Kuşlar de dut ağacının gölgesini seviyorlar. Birbirleri ile oynuyorlar. Ötüyorlar. Şakıyorlar. Sağda ilerde bir incir ağacı var. İncirin yanında tuvalet var. Ücretliymiş. Duvara elle yazmışlar Ücretlidir diye. Sadece Bay tarafı açıktı. Kadınlar tarafı kapalıydı. Kadınlara karşı cinsiyetçi ayrımcılığın çarpıcı bir örneği olarak not defterime kaydediyorum. Bu cinsiyetçi tuvalet görevlisi de ortada yoktu. Yazın turistik bölgelerimizde camilerin tuvaletlerini kullananlar genelde camiyi kullananlardan daha fazladır. Burada ne camiyi kullanan vardı ne de tuvaleti. İki çocuk koşarak ana kapıdan girip şadırvanın arkasındaki kapıdan çıktılar.

Namaz müminin miracıdır yazısına tekrar dikkat çekmek istedim.
Namaz müminin miracıdır yazısına tekrar dikkat çekmek istedim. Bu da Google’dan alıntılanmıştır.

Namaz müminin miracı oluyorsa tuvalet görevi de müminin bir şeyi oluyordur herhalde diye aklımdan geçti ama komik ve okuyucuyu benim mizahi zekama hayran bırakacak bir ilişki kuramadım şu anda ve müminlerin duygularını da kendi parlak zekamı göstermek uğruna rencide etmek istemedim. Gerçi ben her zaman tuvalet görevinin gayet doğal bir şey olduğunu düşünmüşümdür. Geçmiş günlerden birinde, Menemen’in İlçe Park’ında şalvarlı bir kadına bakla falı baktırdıktan sonra tuvalet görevimi ifa etmek üzere tuvalete girerken tuvalet görevlisi vatandaş elimdeki Mevlana’dan hikayeler kitabını Kuran zannedip dışarıdaki “masanın üstüne bırak” demişti. Yani Allah’ın kelamını ihtiva eden bir kitabın abdest bozan bir mekana girmesini engellemek istedi. İyi bir şeydir herhalde Kuran’ı korumaya çalışmak. Yüksek yerlere asmak. Bence Kuran’ı okuyup anlamak daha da önemlidir. Altını çizerek. Düşünerek ve anlayarak ve iniş sırasına göre okumak. Kuran’a asıl saygı odur bence. “Ve Kuran’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku!” der, Kuran’ın kendisi. Mutlaka diyordur. Tuvalet görevini de insana veren Allah’tır. Zaten Allah namazla tuvaleti ilişkilendirmiştir. Tuvaleti ziyaret ettikten sonra abdest alınır. Türkiye’de duvarlarında “burada abdest alınmaz” yazan tuvaletlere rastlarsınız. Yani insanlar tuvalette abdest alıyorlarmış. Neden o zaman Kuran abdesthanelere alınmasın? Ne kadar karışık bu işler. Eskiden tuvaletlere abdesthane dendiğine göre abdest de orada alınırmış demek ki. Bu işleri bilen bir hocaya sormalı. Kaftanlı Ahmet Hoca’nın bu konudaki yorumunu çok merak ediyorum. Kaftanlı Ahmet Hoca’yı Cüppeli Ahmet hoca ile karıştırmayın sakın, ikisi de alınır. Bu tatsız konuyu sonlandırsak nasıl olur? Olmaz. Biraz daha dayanın. İşte yazıyı bölmek ve okumayı kolaylaştırmak için bir görsel ekledim:

Heybeliada'da ebegümeçleri....
Heybeliada’da ebegümeçleri….

Tuvalet felsefesi yapmaya devam ediyoruz. Allah’ın kitabını yine Allahın verdiği bir görevi icra ettiğimiz bir mekandan neden koruyalım? Allahın işini kötülemek doğru olmaz. Kuran’ı sahiplenip korumak isteyen ama kendileri tuvalet görevlisi değil de silahlı devlet olanlar tarih boyunca Kuran adına ne kanlar dökmüşlerdir, hepimiz biliriz. Onlar Kuran’ı kendi doktrinlerine uydururlar ve kendi yorumlarının tek doğru yorum olduğunu iddia ederler, sanki Allah direk onlarla konuşuyormuş gibi… halbuki Müslümanlıkta bir rahip sınıfı yoktur. Kendi yorumlarına uymayan herkes kafirdir ve kılıçtan geçirilmeye layıktır… Allah onlara gereken cezayı verecektir. Neden acaba bu mekanda aklıma hep dini kendi amaçlarına alet edenler geliyor?

Çeşme'de güneş batışı. İnternet okuyucularının dikkati çok çabuk dağılıyormuş. Onun yazıları resimlerle bölmek gerekiyormuş.
Çeşme’de güneş batışı. İnternet okuyucularının dikkati çok çabuk dağılıyormuş. Onun için yazıları resimlerle bölmek gerekiyormuş.

Efes’i gezerken tuvaletler dikkatimi çekmişti. Demek ki o zamanlar insanların bu en temel fonksiyonlarına henüz yabancılaşmadıklarını görüyoruz. İnsanların zamanla kendilerine ve kendi vücutlarına nasıl yabancılaştıklarını gösteriyor bu güzel örnek. Doğadan koptukça insan kendine yabancılaşıyor. Efes’te açık hava tuvaletlerinde kuburlar yan yana dizilmişlerdir ve insanlar gelip tüniklerini kaldırır ve oturup işlerini yaparlarmış ve belki de yanındakilerle dedikodu yaparlarmış: “Bu kuburlar da hiç rahat değil… ben bu belediye başkanının … ” diye başlayıp yöneticilerine verip veriştirirlermiş. Belki de kuburda Aziz Paulus’un Efes’lilere yazdığı mektupları tartışırlarmış, kim bilir: “Bak azizim şu Aziz Paulus ne yazmış: ‘Kadınlar kocalarınızın iradesine boyun eğin, onun sözünden çıkmayın…’ Sevdim vesselam şu Aziz Paulusu…” gibi konuşmalar geçmiş olabilir Efes’teki bu ücretsiz açık hava lavabolarında… O zamanlar lavabolar Bay ve Bayan diye ikiye ayrılmıyorlarmış tabii ki çünkü zaten kadınlar erkeklerin kölesi durumunda oldukları için evden çıkmaya hakları yokmuş. Tuvaletlerin tarihine bakarak kadınların artık erkeklerin kölesi olmadığı gerçeğini kanıtlamış olduk.

Efes'te antik kuburlarç
Efes’te antik kuburlar. Google görsellerde Efes’teki tuvaletlerin bir sürü resmi var. Ben bunu seçtim.

Avluda iki tane servi ağacı var ama onlar gölge yapmadığına göre neden dikmişler bilmiyorum. Gölge yapmayan, sipsivri uzayıp giden ve meyva da vermeyen bir ağaç ne işe yarar? Sadece Van Gogh resmini yapsın diye mi Allah yaratmış bu ağacı? Allah’ın bir bildiği vardır mutlaka. Allah hiç bir şeyi gereksiz yere yapmaz. Belki de bir işe yaramadığı için mezarlık ve cami ağacı olmuştur? Google yine imdadımıza yetişti. Servi sembol yüklü bir ağaçmış. Mezarlıklar için özel seçilmiş, ama mezarlıklar için mi özel yaratılmış bilmiyoruz. Meraklısı Google’da bakar.

Gazez camii avlusu, Menemen, İzmir. Dut ağacının gölgesindeki bank karşıda duvarın yanında.
Gazez camii avlusu, Menemen, İzmir. Dut ağacının gölgesindeki bank karşıda duvarın yanında.

Sigara içmek abdest bozar mı diye alakasız bir soru aklıma geldi şimdi. İnsanın ciğerlerini cenabet yaptığına göre herhalde bozar diye düşünüyorum. Diyanete yazıp sormalı. Avlunun ortasında bir çam ağacı var. O da gölge yapmıyor. Sadece altında oturduğum dut ağacı güzel gölge yapıyor. Gölgenin de iyisi makbuldur. En güzel gölge asma çardaklarının altında olurmuş… bir kadeh de şarap… Ohh… Serçe mi bu ötenler? Serçe olmalı başka kuş görmüyorum. Bazı yerlerin serçeleri çok yılışık oluyor. Yanıma kadar gelip dileniyorlar. Buradaki serçeler kendi işlerine bakıyorlar, şamata yapıyorlar. Karınları tok olmalı.

İzmir'in yılışık ve korkusuz serçeleri. Bunlar Alsancak'ta. Korkusuzca gelip simit istediler. Büyük parçaları kendi aralarında paylaştılar.
İzmir’in yılışık ve korkusuz serçeleri. Bunlar Alsancak’ta. Korkusuzca gelip simit istediler. Büyük parçaları kendi aralarında paylaştılar. Biri büyük bir parçayı gagasında tuttu, diğeri ondan bir parça aldı. Güzel bir dayanışma örneği.

Beton kadar berbat ve insana ters gelen bir malzeme yoktur herhalde. Canım birden zengin olmak istedi. Eğer zengin olsaydım cami avlularındaki betonları söker hepsini bahçe yapardım. Çok param olsaydı ve zengin olsaydım acaba bu serçelerin ötüşünü duyabilir miydim? Kulaklarım doğanın güzelliklerine tıkalı olurdu. Sadece işlerimi düşünürdüm. Serçelerin ötüşünü duymazdım. Aslında, şeytanın avukatlığını yaparsak, kuşların çıkardığı bu sesler neden o kadar önemli ki? Müzik desen müzik değil. Şiir desen şiir değil. Güzel desen güzel değil. Anlamlı desen anlamlı değil. Zengin olsaydım burada ne işim olabilirdi ki? Menemen’e kirası 250 TL olan bir eve bakmaya gelmiştim. Şimdi de bir cami avlusunda oturup serçelerin ötüşü ve tuvaletler üstüne felsefe yapıyorum. Betonun üstünden bir kuş gölgesi geçti. Yerlerde yenmiş cipslerin paketleri var. Meyva suyu kartonları var. Boş sigara paketleri beyaz üstüne siyah harflerle “sigara öldürür” diye hala bağırıyorlar. Duyan yok. Demek ki sigara öldürmüyor. Öldürseydi Türkiye’nin yarısı ölmüş olurdu şimdiye kadar. Büyük bir karınca pantolonumdan yukarı çıkıyor. Karınca kardeş sen de benim gibi yolunu kaybetmişsin. Sana bir fiske atayım da betonun üstüne düş. Şimdi dikkatli bakınca betonun üstünde bir sürü karıncaların olduğunu gördüm. Sıra halinde değil de teker teker her yöne giden karıncalar var. Betondan onlar da şikayetçidir eminim.

Gazez camii, Menemen, İzmir. Dut ağacını betonla çevrelemişler. Topraktan bu kadar nefret niye?
Gazez camii, Menemen, İzmir. Dut ağacını betonla sıkıca çevrelemişler. Topraktan bu kadar nefret niye? Buna rağmen dutun kökleri betonu zorlayıp çatlatmış.

Sonunda bu demir bankta oturmak yordu beni. Dutun serin gölgesinden çıkıp kendimi Menemen’in öğle sıcağına bıraktım. Kişneyen atı gördüm. Simsiyah bir attı. Bir elektrik direğine bağlanmıştı. Güneşin altında bunalıyordu. Karşıki kahvede gölgede oturanların umurunda değildi. Onlar sigaraları ile ölüyorlardı. Eskiden “At demezem sana kardaş derim, Kardaşımdan ileri; Başıma iş gelse yoldaş derim, Yoldaşımdan ileri” dermişiz. Şimdi atımızı elektrik direğine bağlayıp kendimiz gölgede sigaramızı tellendiriyoruz. Belki de at sıcaktan değil insanların atlarla olan bu kadim antlaşmasını bozdukları için yakınıyordu. “İçten yakmalı motoru icat ettiniz bizi hemen sattınız” demeye çalışıyordu belki. Sevgi Yolu’ndan metroya yürüdüm. İstasyonda elinde Eyüp Sultan camiinin maketini taşıyan bir adama rastladım. Duvarları tahtadan minareleri borudan yapıyormuş. Mantıklı buldum. 140 TL istedi. Bu belli bir caminin maketi mi deyince Eyüp Sultan olduğunu söyledi. Yoksa ben nereden bilebilirdim hangi camii olduğunu. Bütün camiler birbirine benzer. Caminin kapısı da vardı. Açılıyor mu dedim açılıyordu. Açtım ama içinde halı, mihrap, cemaat falan göreceğime elektrik kabloları vardı. İçini de aslına uygun dekore etseymiş iyi olurdu diye düşündüm. Abdülhamit iyi bir marangozmuş ya, yaptığı dolapların en mahrem yerlerini bile itina ve titizlikle işlermiş. Kimsenin görmeyeceğini bildiği halde. Böyle de bir bilgi vermiş olalım bilmeyenler için. Daha detay isteyen her zaman dediğimiz gibi Google’dan bakabilir. Cami maketini yapan adam el emeğini ve göz nurunu alıp Aliağa trenine bindi. Aliağa pazarına gidiyormuş.

eyup-sultan-camii-mart-2012
Eyüp Sultan Camiinin fotoğrafı. Görüldüğü gibi maketi yapan sanatçımız Eyüp Sultan’a iki minare daha eklemiştir kendi yorumu olarak, yakışmışta bence. Zaten bu uzun minareler 18. yüzyılda yapılmış. Caminin orijinal minareleri kısa imiş. Minareleri giderek uzatma trendi daha tee 18. yüzyılda başlamış demek ki.

Ben de Aliağa’dan gelen trene bindim. Pencere kenarına oturdum. Burası Türkiye Muz Cumhuriyeti mi ya telesekreter neden acaba Türkçe ve İngilizce anons yapar diye kafama takıldı. Londra’da trenlerde Türkçe anons yapılıyor mu acaba? Hem neden İngilizce de, Fransızca değil? Neden Almanca değil? Çince değil? Bu mantıkla düşününce telesekreterin dünyanın bütün dillerinde anons yapması gerekmez mi? İngilizcenin ne özelliği var? Burası İngiliz işgalindeki Hindistan mı? Biz her milletle iyi geçinmeye çalışmıyor muyuz? Ya Japonya’dan gelen turistler telesekreterin İngilizce konuştuğunu fakat Japonca konuşmadığını duyarlarsa alınmazlar mı? “Biz Ertuğrul Fırkateyninin mürettebatını kurtardık size sağ salim yolladık, onların anısına Kuşimoto’da bir anıt diktik, sizse bir Japonca anonsu bile bize çok gördünüz” demezler mi haklı olarak? “İngilizleri neden biden çok seviyorsunuz?” diye sormazlar mı?

ertugrul-un-sonu-resmi-tutanaklarda-3663798
Ertuğrul Fırkateyninin romantik bir resmi.

Ya İzmir metrosunu tam istediğimiz gibi ve zamanında yapıp bize teslim eden Kore’liler… Bize kırılmazlar mı? İzmir’i ziyarete gelip metroya binen Kore’li dostlarımız Korece anons olmadığı için Konak yerine Basmane’de inecek olsalar dünyaca meşhur Türk misafirperverliği büyük bir darbe almış olmaz mı? Misafirperverliğimiz de elden giderse biz kendimizi nasıl tanımlayabiliriz? Ya bu büyük hatamız dünya çapında duyulursa turizm endüstrimiz bu hatanın altından nasıl kalkar. Ya Türkler artık misafirperver değiller diye adımız çıkarsa? Biz böyle bir şeyi nasıl kaldırabiliriz? Tek gerçek dostlarımız Koreliler “Hani bize Korece anons?” demezler mi? Bence derler. Çok saçma. Hatta absürt. Ya dünyadaki bütün diller anons edilmeli hiç bir ayırımcılık yapılmadan ya da anonslar sadece Türkçe yapılmalı.

Osman-Paşa
Mirliva Osman Paşa. Ertuğrul Fırkateyninin resmini koyduk kumandanının resmini koymasak olmaz. Allah rahmet eylesin.

Fakat en iyisi hiç anons yapılmamalı, ne Türkçe ne başka bir dilden. İnecekleri yeri bilenler bilir. Bilmeyenler anonsu duysa da anlamaz. Change.org’da kampanya başlattım: Metro’da anons yapılmasın diye. Henüz benden başka imzalayan olmadı. Herkesin daha önemli öncelikleri var herhalde. Çiğli’de metroyu kalabalık doldurdu. Ayakta kalan iki kadın karşımda oturan genci bakışlarıyla taciz ettiler, genç de sonunda kalktı yer verdi. O yer verince yanındaki de kalktı yer verdi. Kadınlar oturunca “gençlerimiz de olmasa biz ne yapardık” dediler. 40 yaşından da fazla göstermiyorlardı hani. Artık 60 yaşının bile orta yaş sayıldığını henüz duymamış bu kadınlar. Bir durak sonra indiler zaten. Oturdular da ne oldu. Absürt bir hareket. En yaşlı dedeye bile yer versen önce oturmak istemez “rahatsız olma oğlum” der, sen ancak “ben de zaten inecektim” diye ısrar edersen ancak o zaman oturur. Kadınlarla erkekler arasındaki davranış farklılıkları listeme itina ile ekledim bu gözlemimi. Böyle güzel bir cumartesi günü herkes kendini dışarı attığı için metro çok kalabalıktı. Pencere kenarında bile kendimi kalabalıkta sıkışmış hissettim. Kendimi Datça’da sahilde yürürken hayal ettim. Halkapınar’a gitmek yerine Karşıyaka’da indim. Konak vapuruna bindim.

''Kendimi Datça'da sahilde yürürken halay ettim'' cümlesi için görsel.
”Kendimi Datça’da sahilde yürürken hayal ettim” cümlesi için görsel.

Benim görüş alanımın dışında polis raporlarına girmeyecek kadar küçük bir olay oldu. Birisi vapurun can simitlerinden birini alıp kaçmış. Vapurun can simidi neden çalınır acaba? Çalıntı can simidi serbest piyasada ne eder ki? Sahibinden.com’a baktım bir tek satılık şehir hatları vapuru can simidi yoktu. Yine absürt bir olay. Üst üste şahit olduğum bu kaçıncı absürt olay bugün. Vapurun içi çok serindi. Oh be! Dünya varmış. Klima iyi geldi. Zengin olsaydım o siyah atı da satın alır klimalı bir ahıra koyardım. Geminin rahat koltuklarında yayılırken monitörlerde gösterilen gemi batarsa ne yapacağımızı ve şimdi bir eksik olan can simitlerini nerede bulacağımızı anlatan videoyu bir kere daha seyretmek yerine Gazez camiinin avlusunda otururken tuttuğum notlara baktım. Kendi el yazımı sökemedim. Caminin ismini “Gazoz camii” gibi yazmışım. Google doğrusunu bilir diye “gazoz camii menemen” diye arayınca Gazez camii çıktı. Meğer Kübilay olaylarının olduğu cami imiş.

Gazez camii avlusunda dutun gölgesinde…” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s