Uzaylılar

Uzaylılar binlerce senedir gidip geliyorlarmış dünyamıza. Paul Hellyar adlı kanadalı eski bir bürokrat öyle demiş:

Burasını bizim gezegenimiz olduğunu ve burayı yönetmenin bizim işimiz olduğunu kabul ettiler. Ama gezegenimize iyi bakmadığımız konusunda endişeliler. Gezegenimizi mahvediyoruz. Yapmamamız gereken her şeyi yapıyoruz, onlar da bundan hoşlanmıyor. Bunu çok net belirttiler, bize uyarıda bulundular.

Eğer uzaylılar gerçekten böyle konuşmuşlarsa onlar da bizden akıllı değillermiş demek ki. Baksanıza bu gezegenin insanlara ait olduğunu sanıyorlarmış. İnsanlar bu gezegenin sahibi imiş ve gezegenlerine iyi bakmıyorlarmış. İnsanlar yapmamaları gereken her şeyi yapıyorlarmış.

Bu gezegen insanlara ait değil ki. Bu çok açıkça ortada olan bir şey. Dünya üstünde insanların yaşadığı her karış toprağın sahibi tüzel organizmalardır. Kimdir bu tüzel organizmalar? Bayrak devletleridir. Logo şirketleridir. Küresel marka dinleridir. Yaşanabilir toprakların hepsi bu tüzel organizmalara aittir, insanlara değil. Eskiden feodal ağalar varmış. Toprak onlarınmış. Yani toprakların sahibi insanlarmış. Bu toprak ağalarının topraklarını köylüler işlermiş. Mahsüllerinden kendilerine yaşamlarını sürdürebilecekleri kadar ayırıp gerisini ağaya verirlermiş. Köylüler açlık sınırında yaşarken ağa lüks ve rahat bir hayat sürermiş.

Ne değişti o zamandan beri?

Değişen tek şey toprak ağasının artık bir insan değil de tüzel organizma olmasıdır. Günümüzde sadece köylüler değil bütün insanlık bu küresel toprak ağasını beslemek ve semirtmek için çalışır. Topraktan geçinen köylülerin sayısı azaldı, insanların çoğunluğu ofislerde ırgatlık yapıyorlar. Ofiste çalışanların işleri köylüler kadar ağır değil ama onlar da ağalarına olan borçlarını ödemek için bir ofis köşesinde hayatlarını harcıyorlar. Köylüler en azından temiz hava alıyorlar.

Bu tüzel organizma küresel toprak ağası olduğu için toprak sahibi olduğunu sanan her insan aslında topraklarını tüzel organizmadan kiralamaktadır. Kiranın isminin “vergi” olması neyi değiştirir ki? Her insan yavrusu dünya denen bu insan plantasyonuna köle olarak doğar. Tüzel organizma binlerce senedir insanlara “biz bu dünyayı senin için yarattık, buraların efendisi sensin” diye gaza getirdiği için insanlar da bu palavralara inanıp kendilerini bir şey sanmaya başlamışlardır. Hala insanların bu masallara inanması ne garip.

Eğer bu dünya insanlarınsa neden bir yerden bir yere giderken efendimize dilekçe verip izin istememiz gerekiyor? Kağıtlarımızda bir eksik varsa sınırları aşabiliyor muyuz? Sınır kapılarında ayakkabılarımızı çıkarttırıp üstümüzü arayan sonra da çıplak resimlerimizi çekerek bizi aşağılayan kim? Sınırları çizen kim? Kim olduğunu biliyorsunuz. Bütün topraklar ona ait.

Gezegeni insanlar mı mahvediyor? İnsanlar kendilerini ne zannediyorlar? Biz insanlar olarak bu gezegeni kirletmiyoruz, kirletemeyiz de, öyle bir kapasitemiz yok. Belki biz sigara izmaritlerini ortalık yere atıyoruz. Plajda bira içip şişeleri kumların üstünde bırakıyoruz. Denize pet şişeleri atıyoruz. Bunlar dünyayı kirletmek mi?

Ya tüzel organizma ne yapıyor? Petrolünü devasa tankerlere dolduruyor. Tanker kaza yapıyor. Petrol masmavi kıyılara sızıyor. Milyonlarca yaratık ölüyor. Bunu yapan insan mı? Hayır. Dünyanın efendisi tüzel organizma.

Nükleer santralleri kim yapıyor? İnsan mı? Santralin inşasında insanlar çalışıyor olabilir ama santralin sahibi kim? Tüzel organizma. Kaza oluyor. Radyasyon etrafa yayılıyor. Gezegen zarar görüyor. İnsanlar ölüyor. Suçlu kim? Cevabı biliyorsunuz. İnsanlar değil suçlu olanlar. Onlar hep ölenlerdir.

Ormanları yok eden kim? İnsanlar mı? Hayır. Köylüler ormandan ihtiyaçları olduğu kadar odun alırlar. Tüzel organizma gelir bütün ormanı kesip gider.

Savaşı kim yapıyor? İnsanlar mı? Hayır. Bizim savaş dediğimiz şey tüzel varlıkların aşk yapmasıdır. İki devasa organizmanın aşk yapma sürecinde insanlar telef olup giderler.

* * *

Bence bu Paul Hellyer fena halde sallamış. Benim duyduğum hiç de böyle değil. Uzaylılar gerçekten dünyaya gelmişler. Fakat gelmeden önce “bu dünyayı kim idare ediyor, kiminle muhatap olacaz” diye anlamak için buraya birisini yollamışlar.

Paul Hellyer bilim öncesi çağlardaki gibi insan merkezli bir mantık yürütüyor. Hala o eski Avrupalı aydınlanma kafası ile bütün evrenin ve bu dünyanın insanlar için yaratılmış olduğunu ve bu dünyanın sahibi ve sorumlusunun insanlar olduğunu varsayıyor. Bu varsayımla başlarsan işe tabii ki uzaylıların gelip direk insanlarla muhatap olacağını iddia edersin. Uzaylılar geliyorlar ve bu dünyayı insanların idare ettiğini zaten biliyorlar! Olacak şey mi? Nereden biliyorlar? İnsanlar dünyayı idare etmiyorlar tabii ki ama uzaylılar nereden bilecek burayı kimin idare ettiğini? Önce onu araştırmaları gerekiyor.

Dünya uzaydan nasıl görünüyor? İnsanın buranın sahibi olduğu gibi bir ipucu var mı dünyanın görünüşünde? Yok. Uzaylılar hangi ölçekde buraya bakıyorlar? İnsan gözüyle baktıkları ne malum? Eğer mikroskopik ölçekde bakıyorlarsa, yani virüslere, bakterilere bakıyorlarsa, ne görürler? İnsanın o ölçekte hiç bir varlığı yok. Tam aksine insan mikroskopik organizmaların elinde bir oyuncak. İnsanın davranışlarını kontrol edenler zaten bağırsaklarımızda yaşayan mikroskopik varlıklar.

Uzaylıların bu dünyayı insan gözüyle göreceklerini varsaymak insan merkezli bir düşünce tarzıdır. Dünyanın evrenin merkezinde olduğuna binlerce sene inanların kafasıdır.

Bütün dünya bu mikroskopik yaratıklarla dolu, uzaylılar neden gelip insana baksınlar?

Eğer böcekler ölçeğinde bakıyorlarsa, böcekler de insanlara göre dünya için çok daha önemli işler yapıyorlar. Hepsi durmadan çalışıyorlar… böceklere göre insanlar ne kadar gereksiz yaratıklar olarak görünür uzaylılara.

Tabii Paul Hellyer insan merkezli düşünüyor ve uzaylıların sadece insan ölçekli olarak dünyamıza bakacaklarını varsayıyor. Öyle değil ama diyelim ki uzaylılar dünyayı insanlar gibi görüyorlar. Bu insan ölçeği ile dünyaya bakan uzaylı ne görür? Dedik ya, uzaylılar akıllı, önce buraya birilerini yollayıp kiminle muhatap olacaklarını anlamaya çalışıyorlar. Diyelim ki, uzaylılar burada maden arayacaklar, ondan gelmişler. Kendi yerlerinde kömür çok pahalı imiş. Uzaylı geliyor bakıyor madenlerde işçi olarak çalışan bir yaratık var. Bu işçiler bedenli varlıklar ve üstelik bedenleri çok narin. Uzaylı bedensiz varlıkların, yani tüzel organizmaların, bedenli varlıklardan üstün olduğunu biliyor. Uzaylı bu, akıllı. Tee nereden buraya gelecek teknolojiyi yaratacak kadar zeki ve çalışkanmış demek ki. İnsana bakıyor uzaylı. İnsan sadece hava soluyan bir yaratık bu da onun hareketliliğini çok kısıtlıyor. İnsan yanına oksijen tüpü almadan ne bir dağın tepesine çıkabiliyor ne de denizin dibine inebiliyor. Böyle zavallı ve güçsüz bir varlık. Kafası da pek çalışmıyor. Binlerce sene dünyanın evrenin merkezinde olduğuna inanmış. Hala da kendini evrenin entellektüal merkezinde olduğunu zannediyor. Bu kadar cahil olmasına rağmen kendisini evrenin efendisi olarak ilan edecek kadar da magaloman bir cins. Evreni yaratan tanrının yakın dostu olduğunu da iddia eder hep. Tanrısı onun için yaratmış bu evreni, vs.

Uzaylı insanları böyle görüyor. Bu insanlar buranın çalışanları diyor, patronları nerede bunların? Bunların efendisi kim? Madeninin sahibi bunlar olamaz. Bakıyor bu işçiler bir kağıt parçası için çalışıyorlar. Her ay birileri ellerine bir kağıt parçası tutuşturuyor ve işçiler de mutlu oluyor. Evlerine gidip içki içip kutluyorlar bu mutlu günlerini. Demek ki, diyor uzaylı, bu işçiler bu kağıt parçası için çalışıyorlar. Onlara bu kağıt parçasını kim veriyorsa patron o olmalı diyor uzaylı.

Ama patron ortalarda görünmüyor. Ortada dolaşmıyor. Vücudu yok. Uzaylı bakıyor madenin bir çok yerinde duvarlara bir sembol çizilmiş. İşçilerin tulumlarının üzerine de aynı sembol işlenmiş. O zaman diyor uzaylı büyük patron kendisini bu sembolle belli ediyor. Bu sembolün sembolize ettiği yaratık kimse buraların efendisi odur diyor. Bu da işte bizim tüzel organizma dediğimiz şirket. Gidip bu organizmanın ajanları ile konuşuyor.

Uzaylı bakıyor dünya üzerindeki bütün topraklar da başka bir tüzel organizmanın malı. O da kendini bir bayrakla belli ediyor. Bir gezegende toprakların sahibi kimse en büyük patron odur diyor uzaylı ve gidip bayrak devletleri ile ilişki kuruyor. İşte bu yüzden UFO araştırmacıları hep devletlerin bizden bir şeyler gizlediğinden yakınırlar. Doğrudur. Uzaylılar gelmiştir ve dünyanın sahibi olarak bayrak devletlerini gördükleri için onlarla muhatap olmuşlardır. Gelip gariban insanlarla muhatap olmamışlardır.

Uzaylı maden işçilerinin çektiği cefaya bakıyor. Hiç bir cins kendi cinsine bu kadar zulüm etmez diyor. Kendi cinsinden birini tutup da yerin dibine sokmaz, onların ciğerlerinin kömür tozu ile kapkara olmasına kalbi dayanmaz. Mutlaka başka bir cins bu insanların efendisi olmalı diyor uzaylı. Kendisi insan olmayan bir efendi ancak insanlara bu kadar acımasızca zulmedebilir diyor uzaylı.

Uzaylılar bu kadar yolu tepip buraya gelmişler, neden insan gibi zavallı ve dünyanın işlerinde hiç bir sözü olmayan bir yaratıkla muhatap olsunlar?

* * *

Dünyaya keşif için gelen uzaylı dünyanın nasıl işlediğini anladıktan sonra patronlarına bir rapor yazıyor. Diyor ki: Dünya karmakarışık bir yer. Hangi ölçekte bakarsanız bakın inanılmaz bir hayat çeşitliliği var. Her şey iç içe geçmiş. Yaşayan her varlığın mutlaka bir sembiyotik eşi var. Bunun sebebi de çok basit. Dünyada hayat kavga veya savaşla değil de ağ örgüsü ile başlamış. Varlıklar birbirleri ile sembiyotik ilişkilere girerek yeni yaşam türleri yaratmışlar hala da yaratıyorlar. Ama bu değişimler zamanın inanılmaz derinliğinde o kadar yavaş oluyor ki zamanın sonsuzluğunu tahayyül edemeyen insanlar kendilerini zaman üstü bir varlığın aynen şimdi göründükleri gibi yarattığını düşünecek kadar saflar.

Raporu yazan uzaylı dünyamızın normal halinin absürtlük olduğunu söylüyor. Dünyada insanlar absürtlük ile kaos arasında varoluş savaşı veriyorlar. Bu özellikle Türkiye denen bir ülkede had savaya ulaşmış. Bu ülkede absürtlük adeta ince bir sanat olmuş. Her şey ya absürt başlayıp kaosla bitiyor ya da kaosla başlayıp absürtlükle son buluyor fakat buna rağmen insanlar bir yolunu bulup geçinip gidiyorlar. En absürt olan da bu zaten. İstanbul diye bir şehir var. Biz uzaylılar dünyalı insanlardan her açıdan bu kadar üstün olduğumuz halde hiç birimiz bu şehirde trafiğe girmeye cesaret edemeyiz. Sarı taksilere hayran oldum. Bizde bile böyle bir teknoloji yok. Bu sarı taksiler sanki sihirli bir maddeden yapılmışlar. Geçemez dediğim yerlerden sanki daralıp da geçiyorlar. İstanbulluların trafik anlayışı o kadar gelişmiş ki Beşiktaş’tan Ortaköy’e giden üç şeritli bir yolun orta şeridini iki yönde de serbest bırakmışlar. Hangi yönde gideceklerini şöförler karar veriyorlar. Bu absürt fikir başka bir yerde olsa anında kaosa yol açar ama İstanbul’da normal karşılanıyor çünkü İstanbul’un normal hali kaos.

Bu dünyada hiç bir şey göründüğü gibi değil. Göründüğü gibi olan hiç bir şey yok. Olduğu gibi görünen de hiç bir şey yok. Çiçekler renk renk açıp arıları kandırıyorlar. Kadınlar da öyle. Vücutlarının üstünde boyayabilecekleri her yeri boyayıp  -tırnaklarından saçlarına kadar- diğer kadınları kıskandırıp erkekleri kandırmaya çalışıyorlar. Kadınların bir de kaldırma obsesyonları var. Ayakkabılarına ince uzun çubuklar takarak topuklarını havaya kaldırıyorlar böylece hem kendi dengelerini hem de erkeklerin dengesini bozmaya çalışıyorlar. Memelerini bile özel tasarlanmış giysilerle yukarı kaldırtıyorlar. Bu kaldırma obsessyonun sebebini anlayamadım.  Erkeklerin kadınlardan istediği bir tek şey var. Kadınlar da onu verene kadar kendilerini mümkün olduğu kadar süsleyip püsleyip en pahalı fiyata satmaya çalışıyorlar. Hayvanlar dünyasındaki dişiler en büyük boynuzu olan erkeği seçerken insanlar dünyasında dişiler de en çok parası varmış gibi görünen erkeği seçiyorlar. Evet kadınlar kendilerini boyayarak ve sarkan yerlerini kaldırarak olmadıkları gibi görünürken erkekler de ne kadar zengin olduklarını gösteren sembollerle kadınları aldatmaya çalışıyorlar. Ama burada kadınlar hakkında daha fazla yazmaya gerek duymuyorum çünkü bir başlarsam bütün raporu bu ilginç yaratıklara ayırmam gerekecektir. Kadınlar erkeklerden çok daha zeki oldukları için kendilerini erkeklere çok saf gösteriyorlar bu da erkekleri aldatmanın başka bir yöntemi. Karşı cinsler neden bu kadar birbirlerini aldatmaya çalışıyorlar diye soracak olursan… doğrusu ben de anlamadım. Kadınlarla erkekler bu kadar uğraştıktan sonra birbirlerini aldatmayı başarırlarsa ne yapıyorlar dersen… onu da direk gözlemleyemedim çünkü hep gizli gizli geceleri kapalı odalarda yapıyorlar ne yapıyorlarsa. Araştırmalarıma göre, güvenilir kaynaklardan aldığım bilgilere göre, erkek cinsi kadın cinsinin yumurtasını döllemek için sperm denen şeyler yolluyormuş kadının yumurtasına. Gizlice karanlık odalarda yaptıkları buymuş. Bu olayı bu kadar büyütmenin ne anlamı var onu hala çözmüş değilim. Hiç bir erkeğin bir kadına “ben de fazla spermler var, senin yumurta durumun nasıl? Yolliim mi biraz?” diye sorduğunu hiç duymadım. Absürtlük olsun diye herhalde bu işi bu kadar abartıyorlar.

Konu spermlerden açılmışken. Bu gezegen o kadar absürt bir yer ki, bütün dünya israf üstüne kurulmuş. İnsanların içinde yaşadıkları ve doğa diye adlandırdıkları sistem de israf etmeden hiç bir şey yapamıyor. Bir yumurtayı döllemek için milyarlarca spermi harcamaktan çekinmiyor bu doğa. Bir ağaç yüzlerce meyva veriyor. Bir tanesi doğru yere düşerde büyür ağaç olur diye… Diyelim, insanlar ağacın altına kaldırım döşemiş. Ağaç hala meyvalarını betonun üstüne yollamaya devam ediyor. Hep israf. Hayvanlar da farklı değil. Onlar da hayatları boyunca harıl harıl çalışıyorlar bir yavru yapacaz diye sonra da ölüp gidiyorlar. Bu dünyalılar kafalarını yavru yapmaya takmışlar. Somon diye bir balık okyanusun bir ucundan diğerine yüzüyor doğduğu nehri buluyor ve nehrin kaynağına çıkıyor yumurtalarını bırakıyor ve ölüyor. Tabii bir sürü yumurta bırakıyor ki biri belki yaşar ve aynı uzun ve absürt seyahati yapma zevkini tatar diye. Somon bile israfkar. Ekte yolladığım doğa belgesellerine bakarsanız daha buna benzer bir sürü absürt davranışla kendinizi eğlendirebilirsiniz.

Bu dünyanın zevkini süren tek bir cins var ona da kedi diyorlar. Bu hayvanların çok acaip bir duruşu var. Öyle bir duruş ki bütün evrende böyle bir duruş yok. Beşiktaşlı duruşu dedikleri bile kedilerden kopyaymış. Beşiktaş dediğim bir futbol takımı, o konuya hiç girmiyorum. Onbir adam bir topu tekmeleyip duruyorlar binlerce kişi de bunu seyrediyor. Neyse, kedilerin duruşuna geri dönelim. Ben diyorum ki, nacizane tavsiyem, biz kömürü falan boş verelim bu kedi duruşunun sırrını çözelim, evrenin kralı oluruz, valla. Bir kedi kendinden beş kat büyük bir köpeği bu duruşu ile sindirebiliyor. Ben kendi gözlerimle gördüm. Köpek havlayarak kedinin üstüne yürüdü kedi öyle bir durdu ki köpeğin içi korkuyla doldu, olduğu yerde kalakaldı. Sonra da kedi hiç bir şey olmamış gibi kıvrıldı yattı uyudu köpeğin gözü önünde. Köpek geri döndü gitti kuyruğu bacakları arasında. Kedinin bu kendine sonsuz güveni karşısında tırstı kaldı.

İnsanlar bazı aptal hayvanları işçi olarak kullanıyorlar, katır gibi. İnsanların kendileri de tüzel organizmanın katırı olarak çalışıyorlar. Katırlar ne kadar insanların katırı olduğunun farkındaysalar insanlar da o kadar tüzel organizmanın katırı olduklarının farkındalar. Yani farkında değiller. Ben de insanlara böyle bir ifşaatta bulunarak keyiflerini bozmak istemedim.

İnsanların hepsi katırlık yapmıyorlar. Profesyoneller denen bir sınıf var, bu sınıf insanların efendisi tüzel organizma ile insanlara karşı işbirliği yapmayı seçmişler ve karşılığında da tüzel organizma onları koruması altına almış. Bu profesyoneller insanlıktan çıkmışlar. İnsan gibi bedenleri var ama kendileri insan değil. İnsan bedenli tüzel organizma olmuşlar. İnsanlar arasında en rahat bu profesyonel sınıf yaşıyor. Onların görevi tüzel organizmanın insanları sömürmesine aracı olmak. Bu profesyonel sınıf olmasa tüzel organizmanın insanlar üzerindeki gücü yok olurdu.

Bu profesyonel sınıfların belli başlıları şöyle: Tüzel organizmanın insanlara karşı kullandığı bütün kitle imha silahlarını tasarlayıp inşa edenler bu profesyoneller. Bunlara fizikçi ve mühendis deniliyor. Tüzel organizmayı insanlara yerzüzünde tanrının temsilcisi olarak göstermek için masallar yazıp insanları kandıran da bu profesyoneller. Bunlara da rahipler deniyor. Tüzel organizmanın insanları rahatça idare edebilmesi için kanun dedikleri kuralları yazıp uygulayanlar da bu profesyoneller. Bunlara da hukukçu deniyor ve toplumda çok saygın bir yerleri var. İnsanların eğitim adı altında tüzel organizmanın uysal kulları olarak şekillendirenler de bu profesyoneller. Kendilerine profesör veya öğretmen denen bu insanlar profesyoneller arasında insanlara en zararlı olanlarıdır. Çünkü bunların ellerine verilen çocukların zihinlerini küçük yaşta zehirlerler. Okul sürecinden geçen bir insan insanlığını artık kaybetmiştir ve kendine tamamen yabancılaşmıştır. Bir de insanları programlayan profesyoneller var. Bunlar da Amerika adlı bir ülkenin Hollywood şehrinde konuşlanmışlardır ve bütün dünyaya dağıtılan filmler yaparlar. Bu filmleri yapanların hepsi sapık insanlardır. Bir film seyredeyim dedim midem bulandı, sinema salonunu terkettim. Bu filmler insanların birbirlerini öldürmelerini hoş bir şey olarak göstererek toplumda şiddeti arttırırlar. Bu da insanların efendisinin işine gelir. Bir de bankacılar denen profesyoneller var. Bunlar da insanların ümüğünü sıkan para denen şeyi kontrol ediyorlar. Kendileri para alıp satarak zengin oluyorlar. Gariban insanlara borç veriyorlar. Özellikle kadınlar borç yapmaya çok yatkın. Kendimizi güzelleştirecez diye gereksiz yere renk renk elbiseler, ayakkabılar ve boyalar alıyorlar sonra da hayatlarının gerisini borç ödemekle geçiriyorlar. Bir de tıp doktorları denen profesyoneller var. Onları hiç sorma. Bu canavarlar kendilerine gelen hastayı iyileştirmek yerine daha hasta ederek yolluyorlar ki o insan ilaç satın alsın. Bu doktor denen insanlar aslında küresel sigorta şirketleri için çalışıyorlar. Onların amacı hastalarını iyileştirmek değil maaşlarını ödeyen sigorta şirketlerini zengin etmek. Hastanelere müşteri gerek. Doktorlar da hastaları daha hasta edip hastaneye yolluyorlar. Bütün evrende bu profesyoneller kadar çakallaşmış başka bir sınıf yoktur herhalde. İnsanlar bu profesyonel çakalların işbirlikçi hainler olduklarını bilirler ama onların karşısında çaresizdirler, yapacak bir şeyleri yoktur.

Rapor daha uzayıp gidiyor. Uzaylılar hızlı okuduğu için onlar için problem değil ama bizim için problem. Zaten buraya kadar okuyan bir dünyalı varsa hayret ederim.

İşin esası özetle şöyle: Uzaylılar önce kedilerle irtibata geçtiler ve o efsanevi duruşun sırrını istediler. Kedilere envai çeşit uzaylı teknolojisi vaadinde bulundular. Bizde öyle bir uyku ilacı var ki, dediler, uykularınız çok daha keyifli olacaktır, rüyalarınız renklenecektir. Bir hapımız var ki içen her kedi aslanlar gibi kükreyecektir dediler. Size stratejik destek verelim insanlığın petliğinden kurtulun dediler… Yeter ki bu duruşun sırrını söyleyin dediler. Kediler bahsi geçen duruşu uzaylılara da tatbik ettiler, gölge etme başka ihsan istemeyiz dediler, kedileri satın alacak teknoloji henüz evrende yoktur dediler. Cevaplarını alan uzaylılar da dünyanın efendisi tüzel organizma ile iletişim kurdular. Duyduğum kadar uzaylılar bizim toprak ağasını kendilerine bağlamışlar ve ondan vergi alıyorlarmış. Ağamızın son zamanlarda insanların üstüne bu kadar gitmesi de bu sebepten olabilir. Onun da bir ağası var şimdi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s