Jacob Böhme ve ebediyet fikri

Bu paylaşım hakkında bir kaç not daha ekliyorum:

Böhme doğayı yedi özellik veya süreç olarak tanımlamış. Bu süreçler zaman içinde değil, ebediyette gerçekleşir, demiş.

Ebediyet kelimesini çok kullanıyor ama nasıl tanımlıyor bilmiyorum. Tanımlamış mı?Bilmiyorum.

İnsan aklının anlayamayacağı bir şey bu, ebediyet. Zamanla bir ilişkisi var. Ama insanlar için ebediyet sadece akademik bir kavram çünkü biz ebedi değil ölümlüyüz. Benzer kelimeler var, mesela, sonsuz gibi. Ama arada fark var.

Ebediyet hakkında şu söylenmiş:

Bizim zayıf aklımız şeyleri sıralamadan anlayamaz. Fakat işin aslı başkadır. Ebediyette birbirini izleme yoktur, herşey dairesel hareket halindedir. Zaman içinde, hiçbir şey ilk değildir; hiçbir şey son değildir.

Herşey eş zamanlıdır.

Her bireysel doğal özellik, bütün diğer özellikleri önceden varsaymıştır. Çünkü burada sürekli bir karşılıklılık (mütekabiliyet) ve karşılıklı etki vardır.

Bizim maddi uzaydaki ilişkilerimizin aksine, ebediyette bir obje diğerinin dışında duramaz, fakat bir şey diğerindedir ama ondan farklıdır.

S.42

“Tanrı’daki doğa” diye bir kavram tanımlamış.

Tanrı’daki doğa bizim bildiğimiz doğadır; bu içinde yaşadığımız maddî dünyadır.

Burada “maddi dünya” kavramı açıklama gerektiriyor bence.

Böhme bir atomcu.

Dünyanın madde denen bölünemez birimlerden meydana geldiğini varsayıyor. Halbuki biz mutlak bölünemez birimlerin olduğunu bilmiyoruz. Ama dünyanın mutlak bölünemez parçalaradan meydana gelmediğini kuramsal olarak biliyoruz. Doğada etrafı ile ilişkiye giremeyen birbirinden mutlak kopuk parçacıklar olamaz. Böyle mutlak bölünmez parçalar bildiğimiz bütün doğa yasalarına aykırıdır.

S. 43

Maddî evrenden bahsediliyor.

S.155

İsa’nın bulunduğu yeri anlatıyor. Aslında çok komik. Dinî kitaplarda anlatılan masalları ciddiye alıp onları doğa kanunlarına ve akla uydurmaya çalışıyor. İsa’nın “yaratılmış uzayın ilişkilerinden önce varolan yaratılmamış bir yerde olduğunu” söylüyor. Dünyadaki eşyaları ve eşyaların uzay içindeki ilişkilerini “maddeleşmiş ve çürümüş uzay ilişkileri” olarak tanımlıyor. (İngilizce paragraph şöyle: “This Where, this Space, this theater of His Manifestation is eternal, uncreated, before the foundation of the world was laid; it isprior to the relations of created space, to these materialized and corrupted space-relations.)

S. 165

Bizim kendi bedenimizin ve etrafımızdaki şeylerin varlığı o kadar kaba bir maddedir ki; ağırlıkla, karanlıkla, ölümle ve çürümeyle o kadar tıkanmıştır ki; tin (öz, ruh) tarafından tamamen ve nüfuz edilmiş e ışınlanmış bir vücutlanmayı anlamamız çok zor olur.

Demek istiyor ki, bedenimiz ve etrafımızda vücut bulmuş herşey o kadar kabadır ki bizim öz ile vücut bulmuş bir canlıyı anlamamız zordur. Burada tabii “spirit” kelimesini tercümede zorlanıyoruz çünkü töz olabilir, tin olabilir, ruh olabilir.

Böyle ruhtan vücut bulmuş varlığı biz kaba saba insanlara anlatmanın imkansızlığını da belirtmeden edememiş. Kendinin de anlayabildiği şüpheli.

S. 169

Aslında “eter” gibi bir şeyden bahsediyor.

Cenneti anlatıyor. Cennet bizden uzakta olamaz diyor çünkü cennet uzayda bizden maddî mesafeler ile ayrılmamıştır, çünkü cennet bu maddî dünyanın yasalarına uymaz.

İşte burada etere benzer bir maddeden bahsediyor.

Doğası icabı heryeri kaplar, heryerde hazırdır…

S. 169

Burada da madde dünyasının ötesindeki ruhlar dünyasını görmemizi engelleyen bir perde olduğunu söylüyor. Çok değişik kültürler bunu zaten söyler.

Bu perdeyi çoğu insan gerçek zanneder diyor (the thing itself).

Halbuki gerçek bu perdenin arkasındaymış.

Bence gerçek yok. Tek gerçek görüntüdür.

Notlar:

— Bahsi geçen kitap: H. L. Martensen, Jacob Boehme: His Life and Teaching, London, 1885

Jacob Böhme hayatı.

İnsanın fabrika ayarları

Sinan Canan beyi tanımıyordum. Teşekkür ederim. Önerdiği fabrika ayarları beni pek tatmin etmedi. Bir kere, “İnsanın fabrika ayarları” biraz pazarlama dili olmuş. Burada sadece insan bedeni için doğal olan 5 öğüt verilmiş.

Sinan beyin verdiği 5 öğütten üçü beden için doğal olanı söylüyor; diğer ikisi de düşünsel alanda doğal olanı söylüyor. “Düşünsel alan” dil ile ilgili olan alandır.

İnsan bedeni için doğal olan, bol hareket etmek; az, çeşitli ve aralıklı yemek ve gerilimsiz yaşamaktır, diyor. Bu değerlendirmeye ben de katılıyorum.

Düşünsel alanda ise, olumlu/zengin sosyal ilişkiler ve sınırları aşmaya çalışmak önerilmiş. Bunlar da güzel. Sınırları aşmak demek, olaylar arasında kimsenin göremediği yeni ilişkiler kurmak demek. İnsanın hoşuna giden budur. İyi bir fıkrada da bizi gülümseten söylenmeyen o ilişkiyi anlamamızdır.

Bu öğütler insan için doğal olanı belirliyor. Yani, “bunları yaparsanız bedeninizi mutlu etmiş olursunuz” demek isteniyor. İnsan bedeni bir makina olarak düşünülüp, bu makinaya nasıl iyi bakılacağı söyleniyor.

* * *

Peki, Sinan beye göre insanın tanımı nedir? İnsana öğütler verdiğine göre bir insan tanımı olmalı.

Anlayabildiğimiz kadar, insanı iki bölüme ayırmış: beden ve dil.

Dil olayına “bilinç” diyoruz. Beden dünyayı duyular aracılığı ile algılarken; bilinç kendini ve etrafını dil aracılığı ile algılar. Dili olmayan yaratıklarda bu bölünme yoktur. Onlar etrafları ile bir bütün olmuşlardır. Kendilerini çevrelerinden ayrı görmezler.

Sinan beyin sunumu bedene değil, bilince hitap ediyor. Beden görüyor, bir takım sesler duyuyor ama bu sesleri dil olarak çözümleyemiyor. Çözümleyen bilinç. O zaman, Sinan bey, bilince konuşuyor. Bilincin bedenin sahibi olduğu gizli varsayımını kabul etmiş oluyor.

Fakat dil insanın fabrika ayarlarını onarılmaz bir şekilde bozmuştur. Dil öğrendikten sonra “insan” hem kendine hem de doğaya yabancılaşmıştır. Eski fabrika ayarlarının geçerliği kalmamıştır. Yeni gerçek budur. İnsan yeniden tanımlanmalıdır.

Bir de Sinan beyin hiç bahsetmediği mikrobiyom var. Mikrobiyomdaki değişiklikler bütün fabrika ayarlarını bozabiliyor. Mesela, antibiyotikler kötü mikroplar yanında iyi mikropları da öldürdüğü için mikrobiyomda dengeler değişiyor ve fabrika ayarları bozuluyor. Zaten ilk fabrika ayarlarının annemizden aldığımız mikroplar olduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca, Sinan bey insanın dünyanın ve doğanın efendisi olduğu gibi bir söz söylüyor. Bilmem şaka olarak mı söylemiş. Kendisinin de dediği gibi, insan güçsüz, zavallı hatta çaresiz bir yaratıktır. Dünyayı kontrol etmemektedir. Dünyayı kontrol eden, doğayı ve havayı kirletenler tüzel varlıklardır. İnsan henüz tüzel varlıkların bir kölesi olduğunu anlayamamıştır çünkü, tüzel varlıkların bir yaşam türü olduğunu ve canlı varlıklar olduğunu anlayamamıştır.

Sinan beyin de belirttiği gibi, insanın tanımı, yani fabrika ayarları veya doğal hali, derin bir konudur ve 5 başlık ile çözümlenemez, bence.

Notlar:

Tüzel varlıkla insanın ilişkisi.

Konular – 1

Yazılarım hakkında genel bir özet yazmak istedim.

Konulara bakalım: Kozmoloji, din, ezan, Newton kültü, eğitim, tüzel varlıklar, mikrobiyom, ölüm, toplumsal konular, bireyin şahsi sınırları, kadınlar ve Cavendish deneyi.

Kozmoloji

Kozmoloji konusu var. Ben kozmoloji araştırması yapmıyorum. Kozmolojinin bir aldatmaca olduğunu söylüyorum. Yaratılış masallarını eskiden din doktorları yazarmış, şimdilerde felsefe doktorları yazıyor. İnsanlar ya aldatılmaktan memnunlar veya işi ciddiye almıyorlar. Hiç kimse kozmologların uydurduğu martavalları sorgulamıyor. Sorgulamaya vakitleri yok. Herkes geçim derdinde. Veya kozmolojinin bir bilim olduğu propagandasına inanıyorlar.

Din

Din konusu var. Din de bir aldatmaca. Çok hassas bir konu. Dini eğitim veren okullarda 2018-19 yılında yaklaşık 1 milyon 300 bin çocuk okuyormuş. Bunların dünya görüşü 7. yüzyıl Arap Bedevi kültürü ve değerleri ile oluşuyor ondan sonra modern Türkiye Cumhuriyetinde yaşamak zorunda kalıyorlar ve uyumsuz insanlar oluyor. Cumhuriyeti devirmek için gizli veya açık komplolara katılıyorlar veya destek veriyorlar. Bu konuda yazmanın sebebi ne olabilir? Bu neo-bedevilerin, Arap bozuntularının örgütlenmiş bir ordusu var. Devlet desteği de bunların yanında. Bu örgütlenmiş yobazların dinle ilgisi yok. Bunlar politik güç peşinde. Rejim değişikliği peşinde. Osmanlı’dan beri ülkeyi bölmek isteyen emperyalist güçler hep bunları kullanarak ülkede operasyon yapmışlar. Benim bunlarla uğraşmaya enerjim yok. Ben temel bir soru soruyorum, din konusunda: vahiy olmuş mu olmamış mı? Vahiy nasıl kitaplaşmış? Tarihe baktığımızda Kuran’ın da aynı İncil gibi sonradan yazıldığını görüyoruz. Vahiy olayını destekleyen Kuran’ın kendi sözünden başka hiç bir delil yok. Vahiy ben tanrının sözüyüm diyor. Buna sorgulamadan inanan milyonlarca insan var. Türkiye’yi geri bırakan tek etken dindir. Bu kesin bilgi. Ama din Türkiye’nin en büyük sektörlerinden biridir. Topluma entegre olmuş büyük bir sektör. Dine böyle bakmak gerekir.

Ezan

Bir de sanki din gibi görünen ezan konusu var. Ezanın din ile bir ilgisi yok. Toplumsal ve siyasi bir propaganda. Ezan yukarda bahsedilen bedevi mağara adamlarının Türk mahallelerini Araplaştırma aracıdır. Camiye giden 10 kişi; ezan okunuyor 10 bin kişi için. Bu siyasi değil de nedir? Peki ezan konusunda yazmanın hedefi nedir? İnsanlar ezanın ne olduğunu anlayıp ezana karşı mı çıkacaklar? Olacak şey değil. Halkın çoğunluğu ezanı duymuyor bile. Kadınlar ezanı, günlerini belirli vakitlere ayıran faydalı bir alarmlı saat olarak görüyorlar. Kadınlar için ezan okunmuş veya çan çalmış hiç farketmez. 40 bin kişilik ilçede camide sürekli olarak 5 vakit namaz kılan insanların sayısı iki elin parmaklarını geçmezken günde 5 defa bütün ilçe Arapça hoparlörlere bağıran bir Arap bozması tarafından Arap sömürgeciliğinin bu propagandasına maruz bırakılıyor. Ne kadar absürt bir şey. Üstelik ezanı Türklüğün bir sembolü yapmaya çalışan devlet büyüklerimiz var. Peki ne yapılmalı? İnsanlarla konuşmalı. Ama hiç namaz kılmayan camiye sadece caminin helasını kullanmak için giden birisi bile ezan konusu açılınca ezanı müdaafa eder. Mahalle baskısı o kadar güçlüdür ki, kimse ezanı sorgulayıp dini eleştiriyor gibi gözükmek istemez. Böyle garip bir durum var. Ben anlayamadım.

Newton kültü

Diğer bir aldatmaca da Newton kültü aldatmacasıdır. Dünyayı kim yönetiyor? Kimisi dünyayı belli iki üç ailenin yönettiğini söyler. Kimisi küresel tekellerin dünyayı yönettiğini söyler. Ama insanların aklını programlayan ve nasıl yaşayacaklarını belirleyenler okulcu alim doktorlardır. Eskiden bunlara skolastikler denirdi. Bunların iki türü vardır. Biri teoloji doktorları, veya din doktorları. Diğeri felsefe doktorları. Bunlar birbirlerine düşman gibi görünür çünkü ikisi de öğrenci pazarından kendilerine mürit toplamak için yarış halindedirler. Yaratılış masallarını bunlar yazar. Kozmoloji masallarını bunlar yazar. Uydurdukları bir sürü saçmalığı bilim diye bize yutturmaya kalkarlar. Bunlar egemen güçler tarafından desteklenir. Egemen güçler için çalışırlar. Kafanızı, aklınızı şekillendiren bunlardır. Okulcu doktorların yarattığı en büyük efsanelerden biri de Newton kültüdür. Newton kültü nedir? Bu kült Newton’un güç diye bir şey bulduğunu ve bu gücü kullanarak gezegenlerin yörüngelerini hesapladığını söyler. Burdan başlayarak Newton’u tanrılaştırır. Newton kültü bir İngiliz propagandasıdır. Newton kültü doğayı madde denen bölünemez parçalardan meydana geldiği doktrini üzerine kurmuştur. Bu doktrin dünya çapında bütün okullarda çocuklara tek doğru doğa modeli olarak öğretilir. İnsanlar Newton’un bu materyalist doktrinini gerçek doğa diye öğrenirler. Doğayı madde olarak algılamayı öğrenirler. Bu da aynı din gibi insanlara okült ve sahte bir doktrini tek gerçek doğru olarak dayatan bir öğretidir. Ne yapmalı? Nasıl ki İslamı savunan bir bedevi yobazları ordusu varsa Newton kültünü savunan bir okulcu doktorlar ordusu vardır. Bu doktorlar günümüzde kendilerine fizikçi derler ve Newton’un maddeci doktrinlerini savunurlar. Yani gerçeği öğrenmekte ve doğayı anlamamıza karşı çıkan bu felsefi yobazlar ordusudur. Ne yapmalı? Newton’un kitabını açıp okumalı ve Newton’un yaptığı hesaplarda aslında güç kavramını kullanmadığını göstermeli. Bunu yaptık. Gösterdik. Göstermeye de devam edeceğiz.

Eğitim

Kozmoloji, din, ezan ve Newton kültü konularına baktık. Daha bitmedi. Eğitim konusu var. Okullar yukarda bahsedilen okulcu doktorların üreme, yaşama ve çalışma alanlarıdır. Bütün okullar kapanmalıdır. Eğitim de din gibi kadim bir sektördür. Topluma entegre olmuştur. Beraber yaşamak zorundayız.

Tüzel varlıklar

Ana konulardan biri de tüzel varlıklardır. Tüzel varlıklar canlı varlıklardır. İnsanlık tarihi bireyin tüzel varlıkla mücadelesinin tarihidir. Birey hep kaybeder. Hep kaybetmeye mahkumdur.

Mikrobiyom

Bireyden behsetmişken, mikrobiyomdan de bahsetmeden olmaz. İnsan vücudunun bir ortakyaşam organizması olduğunu biliyoruz artık. O zaman bireyi yeniden tanımlamamız gerekiyor. Hür irade konusuna yeniden bakmamız gerekiyor.

Konuların ortak noktası var mı?

Peki bütün bu konuların ortak bir noktası var mı? Olmalı değil mi? Yoksa bu konular neden benim ilgimi çeksin ki?

Ölüm

Ölüm konusu var. Yaşamın bir parçası olarak görmek lazım. Bir dönüşüm olarak. Aslında ana konumuz dünyanın nasıl çalıştığını anlamaksa o zaman ölümü anlamaya çalışırak da bazı şeyler öğrenebiliriz.

Toplumsal konular

Toplumsal konular var. Neden bu kadar çirkinlik var? Neden bu kadar ilkellik var? Neden bu kadar gürültü kirliliği var? İnsanlar neden herşeyi olduğu gibi kabul ediyorlar? Neden sokakların sahibi sokak köpekleri de insanlar değil? Ülke çapında neden günde beş defa adamın biri hoparlörleri açıp Arapça bağırır? Hiç bir işlevi olmayan bu ritüel neden uygulanır?

Bireyin şahsi sınırları

Bireyin şahsi sınırları var. Bu sınırlara neden saygı duyulmaz? Bu sınırlar ülkeden ülkeye değişir. Ülkemizde nerdeyse şahsi sınırlara saygı yok gibidir. Bireyin hakları ve görevleri.

Kadınlar

Kadınlar konusu var. Kadınların bin yıl süren kölelikten kurtulma savaşları. Türk kadının türbanla imtihanı. Kadının türban dahil herşeyi modaya çevirmesi.

Cavendish deneyi

Bir de Cavendish deneyinin tekrarlanması projesi var.

Bütün bu projeler bir hayata sığmaz gibi görünüyor. Birini seçip ona odaklaşmak gerekiyor. Yazı tura mı atsam acaba??

Notlar:

— Yazdığım konularla ilgili daha önceki yazılarım:

Lüzumsuz şeyler bunlar

Dipsiz kuyuya atılan boş laflar

Ölüm hakkında – 1

Bir de ölüm konusu var.

Değişik toplumların ölüme nasıl baktıklarına bakabiliriz. Bazı toplumlar ölüme dinin bir parçası, yani doğa üstü bir olay olarak, bakıyorlar. Bazı toplumlar hayatın bir parçası yani doğal bir olay olarak bakıyorlar.

Ölümlü insanlar olarak, ölüm hakkında bazı gözlemler yapabiliyoruz. Ölümün ne olduğunu gözlemleyebiliyoruz.

Mesela, anne karnındaki bebek için doğmak demek ölmek demektir.

Biz bebek doğuyor diyoruz ama aslında bebek ölüyor.

Anne karnındaki amfibik yaratık, veya, hava solumayan, göbeğinden beslenen, annenin bir paraziti olarak yaşayan ve büyüyen bir yaratık; akciğerleri var ama hava solumuyor.

Akciğerler gelecekteki hayatı için ona lazım olacak organlar. “Öldükten sonra” ona lazım olacak.

(Öldükten sonra bize lazım olacak bir organımız var mı?)

Bu yaratık ana rahminin sıcak ortamında mutlu mesut yaşıyor. Ekmek elden su gölden. Çalışması gerekmiyor. Sadece büyüyor. Tam bir parazit.

Tabii ki bu yaratık o sıcak ortamı ve rahatlığı terketmek istemiyor. Ama ne aksi ki durmadan büyüyor ve bulunduğu yere sığmaz oluyor. Bu da onu tedirgin ediyor. Dışarda ne olduğunu bilmiyor. Dışarısı diye bir yer olduğunu bile bilmiyor. Ama ev olarak bildiği ortam artık onu dışarı atmak istiyor. Dışarı çıkmamak için direniyor. Ama mecburen çıkacak.

Elinde değil. Yapacak bir şey yok. Anne karnındaki parazit dışarı çıkıyor. Göbeği kesiliyor ve hava solumaya başlıyor. Böylece ana rahmindeki yaratık ölüyor ve yeni bir yaratık doğmuş oluyor. Hem ölümü hem doğumu görmüş oluyoruz.

Aynı tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi. Tırtıl ölüyor. Kelebek doğuyor.

Bu da bize ölümün yokoluş değil bir geçiş olduğunu; bir dönüşüm olduğunu söylüyor. Doğmak ve ölmek aynı şey. Bir şeyin doğması için bir şeyin ölmesi gerekiyor.

Ölüm demek bir yaratığın başka tür bir yaratığa dönüşmesi demek.

Ama tırtıl kelebeğe dönüşeceğini bilmiyor. Bilmek de istemiyor. Böyle bir soru soramıyor. O sadece yapması gerekeni yapıyor. Programlandığı şeyi uyguluyor. Seçim yapamaz.

Bebek de neye dönüşeceğini bilmiyor. Bebek kendinin farkında olmadan yaşıyor. O da aynı tırtıl gibi “Neden?” “Niçin?” diye sormuyor. Soramaz.

Bebek ana rahminden geçerken annenin mikrop kolonileri tarafından istila ediliyor. Bebek ana rahminde sterildi. Sonra mikroplarla tanışıyor ve bir mikrobiyomu oluyor. Mikroplara yem oluyor.

Biz de ölünce ölüyü toprağa gömüyoruz ve oradaki canlılara yem yapıyoruz.

Bebek doğdu ve kendinin farkında olmadan yıllarca yaşadı sonra de dil öğrendi.

Dil öğrenince onun için dünya değişti.

Dil öğrenince, dil bilmeyen yaratık ölüyor; yani konuşmayan yaratık ölüyor, konuşan yaratık doğuyor.

Dil öğrenince bebek (veya artık çocuk) kendine yabancılaşır yani kendini çevresinden ayrı görmeye başlar. Kendinin farkına vararak kendine yabancılaşır.

Dil öğrenince bu sefer her şeye isim koyar. Dünyayı isimler olarak algılar. Ölüme de isim koyduğu için “ölüm nedir?” diye sorular sormaya başlar.

Bu yazdıklarımızdan ölümün din ile bir ilgisi olmadığını anlıyoruz. Din neden ölüm kavramını sahiplenmiş ki? Sebebi basit. İnsanları ölüm ile korkutarak dine inandırmak için.

Ölüm bir doğumdur. Ölüm bir dönüşümdür. Başka da bir şey bilmiyoruz.

Notlar:

— Pınar Kaftancıoğlu, Meksiko City’de ölüm anlayışı hakkında yazmış:

Biz “Ölüler Günü”nü görmek için geldik. İlginç ki ne ilginç… Antik çağlardan beri ölümü uzak ve soğuk değil bilakis yakın ve yaşamın içinde tutmuşlar. Çiçekli, süslü, neş’eli iskeletler; iskeletler arası aşk, bol yemek sunulan iştahlı ölüler her yerdeler. Maskeler, taçlar, kılıklar ile mezarlıklarda parti var. Bence kesinlikle harika ve doğru bir bakış. Yaşam kadar gerçek kendisi… Bir yerden bir yere yolculuk. Sonunda buluşmak olsa da ayrılık her zaman zor. Kabullenmek ise şart.

Oğlum, kızım, torunum… Dünyadaki ayak izimi bıraktığımı görüyorum, ötesi vız geliyor açıkçası. Bütün iş biçilen ömrü sağlıkla tamamlamakta. İnşallah o nasip olur bizlere. 🙂 Yaşamak zaten çok güzel. Çok çok güzel ve olağanüstü güzel.

Gözlem dışı evren gözlemlerle anlaşılamaz

Bir Twitter kullanıcısı yorum yazmış:

Hocam kuramlar olmadan teoriler olmazdı. Bunlar denklemlere dayanan aksiyomlar.

İlk okuyuşta ciddiye almıştım. Sonra çok güldüm. Kuram = Teori olduğuna göre “Kuramlar olmadan kuramlar olmazdı” demiş oluyorsunuz. Doğru ama anlamsız bir cümle.

Kozmologların kullandığı denklemlerin aksiyomlara dayandığını söylüyorsunuz. Bu önemli çünkü kozmologlar bizi işte böyle aldatıyorlar. Gizemli denklemler kullanarak bazı hesaplar yapıyorlar ve evrenin sırlarını çözdüklerini iddia ediyorlar. Bu bir aldatmaca. Neden? Birazdan açıklayacağım.

Aksiyom, varsayım demek. Sizin dediğinize göre kozmologlar varsayımlarını uydurdukları denklemlere dayandırmışlar.

Bir varsayımın başka bir şeye dayandırılması gerekmez. Varsayım, sabit tutulması kararlaştırılmış bir tanımlamadır. Bir varsayım başka bir şeye dayandırılıyorsa o bir varsayım değildir; bir sonuçtur.

Kozmoloji varsayımları eğer dediğiniz gibi denklemlere dayalı ise, bu varsayımların gözlemlere dayanmadığını gösterir. Gözlemlere dayanmayan faaliyetlere de spekülasyon denir. Gerçekten de kozmoloji bir bilim dalı değil, denklemlerle bilim görüntüsü verilmeye çalışılan spekülasyonlardır.

Kozmoloji için doğru varsayım şudur:

Gözlem dışı evren gözlemlerle anlaşılamaz.

Yani, astronomi bilimdir; kozmoloji kurgudur.

Kozmoloji, kendini bilim olarak gösteren bir masallar sistemidir.

Kozmoloji deyince aklımıza, masal, spekülasyon, yalan ve sahtekarlık geliyor. Gözlemlere dayalı bir bilim dalı gelmiyor.

Kozmologlar, bir takım hesaplar yaptıkları için uydurdukları yaratılış masallarının bilimsel kuramlar olduğunu söyleyen sahtekarlardır.

Matematik ile bir şeyin var olduğunu ispatlanamaz. Matematik ile varolmayan bir şeyin niceliklerini hesaplayabilirsiniz. Matematik denklemleri genel terimlerdir. Biz onlara istediğimiz anlamı yükleriz.

Bir şey denklemlerle hesaplanıyor diye o şey gerçekten var demek değildir.

Kozmologlar evrenin bütününü denklemlerle incelediklerini söylerler. Bunun doğru olmadığını biliyoruz çünkü “evrenin bütünü” bilinemez bir kavramdır. Evrenin bütününü denklemlerle inceleyebilmek için evrenin kapalı bir sistem olduğunu varsaymak gerekir. Bu varsayım doğru olamaz.

Evreni bir bütün olarak denklemlerle incelediğini söyleyen birisinin yalancı ve sahtekar olduğunu biliyoruz çünkü o bilinemez bir şeyi bildiğini iddia etmektedir.

“Evreni bir bütün olarak denklemlerle incelemek” demek, evreninin bütününün bir modelini yaptığınız anlamına gelir. Böyle bir model yok. Olamaz da. Bilinemez bir şeyin modeli yapılamaz.

Kozmologlar bir kozmos yaratır ve bu kozmosun bütün evren olduğunu iddia ederler. Kozmos evrenin kozmologlar tarafından tanımlanmış, sonlu bir parçasıdır. Kozmos bütün evren değildir.

Evrenin bütünü diye insanların bilebileceği ve denklemlerle hesaplanabilen kapalı bir sistem yoktur.

Peki kozmologlar neyin hesaplarını yapıyorlar? Kozmosun.

Kozmologlar evrenin bilinebilir bir bölümünü kesip kapalı bir sistem tanımlıyorlar. Bu bir kozmostur; evren değildir. Kozmologlar laf cambazlığı ve propaganda ile bu kozmosu evrenin bütünü olarak pazarlıyorlar. Bu pazarlama işinde başarılı oluyorlar çünkü bu konuda kadim otoriteleri var.

Kozmologlar okulcu doktorlardır. Mesleki ünvanları “Felsefe Dokturu”dur. Bunlar, ortaçağlarda skolastikler olarak faaliyet gösteren düzenbazların akademik torunlarıdır. Onlar kadar bilim düşmanı ve sahtekardırlar.

Eskiden bu kozmoloji konuları din Doktorlarının tekelinde idi. Onlar, yaratılış efsanelerini doğa üstü bir yaratıcının insanlığa yolladığı bir kitaptan aldıklarını söylerlerdi. Sonra foyaları meydana çıktı ve bu yaratılış masallarını kendilerinin uydurduğu anlaşıldı. Halk uyandı ve “bilimsel” görünümlü yaratılış masalları istediler.

Böylece yaratılış masalları uydurma ve pazarlama işi kendilerini bilim adamı olarak pazarlayan Felsefe Doktorlarına geçti. Masallarını kutsal kitaplardan değil, sihirli ve gizemli denklemlerden çıkardıklarını söylediler. Denklemlerden Allahtan korkar gibi korkan sokaktaki adam da bu sahtekarlara inandı ve Big Bang gibi saçmalıkların bilimsel kuramlar olduğuna inandı.

Halk aslında hiç uyanmamıştı çünkü sadece din doktorlarının otoritesini red edip felsefe doktorlarının otoritesine inanmaya başladı. Din doktorlarına sorgulamadan inanıyordu; şimdi de felsefe doktorlarına sorgulamadan inanıyor.

Özetlersek: Evrenin bütünü bilinemez. Evrenin bütünün bildiğini söyleyen herkes yalan söylemektedir.

Notlar:

— Totoloji: Aynı gerçeği, sanki bir sebep sonuç ilişkisi gösteriyormuş gibi farklı kelimelerle söylenmesi. Mesela, “kuramlar olmadan teoriler olmazdı.”

— “Denklemlere dayanan aksiyomlar…”

Denklem bu bağlamda “model” demektir. Model de, nicelik olarak hesaplar yapmaya uygun olarak tanımlanmış kapalı bir sistem demektir. Bu modele kozmos diyoruz.

— Eğer Avrupa’nın “Ortaçağ” diye adlandırdığı ve karanlık olduğunu söylediği dönemlerde bilim düşmanlıkları ile bilinen skolastiklerin 18. yüzyılda olduğu söylenen “Bilim Devrimi” ile yeryüzünden silindiklerini zannediyorsanız, çok yanılıyorsunuz. Aynı skolastikler, aynı akademik kurumlarda aynı skolastik konularda yorumlar yazmaya devam etmektedirler. Sadece isimler değişmiştir. Aristo’ya yorum yazılırken, şimdi Einstein’a yorum yazılmaktadır. Mesleki ünvanları olan “Felsefe Doktoru” aynı olduğu halde dışa bakan pazarlama isimleri “Fizikçi” ve “Kozmolog” olarak değişmiştir.

— Kozmolojinin ana konusu yaratılış masallarıdır. Kozmoloji nedir?
Kozmoloji, “evren” denen bir şeyin, bir bütün olarak, başlangıcını, gelişimini ve geleceğini anlatan peri masallarının toplamına denir.

Yaratılış hikayelerine peri masalı diyebiliriz; masal diyebiliriz; mit, mitos veya efsane diyebiliriz; ama hiç bir bağlamda kozmolojiye bilim diyemeyiz.

 

Süs balığından kozmoloji dersleri

balık
Ben kasenin içindeyim. / Kasenin dışında oda var. / Ve oda sonsuz olmalı… / Çünkü odanın dışında ne olabilir ki?

Okulcu kozmolog Sean Carroll, akvaryum kozmoloğu süs balığının düşüncelerine yorum yazmış. Balık kozmolog şöyle akıl yürütüyor:

Ben akvaryumun içindeyim / Akvaryumun dışında oda var / Ve oda sonsuz olmalı / Çünkü odanın dışında ne olabilir ki…

Akvaryumdaki balık göremediği odanın özellikleri hakkında varsayımlarda bulunuyor. Bu varsayımların güvenilir olduğuna inanıyor. Ama biz bu balık kozmoloğa gülüyoruz çünkü biz onun göremediklerini görüyoruz; onun sonsuz dediği dış odanın sonsuz olmadığını biliyoruz.

Balık kozmolog ile bizim kozmolog Sean Carroll birbirlerine benziyorlar.

Balık su akvaryumunda yaşıyor; Sean Carroll, yoğunluğu sudan az olan, ama yine de bir sıvı olan atmosfer dediğimiz akvaryumun içinde yaşıyor. Balık suya bağımlı; Sean Carroll havaya bağımlı. Süs balığının evreni bir bütün olarak anlama kapasitesi ne kadar kısıtlı ise, Sean Carroll’un da evreni bir bütün olarak anlama kapasitesi aynı derecede kısıtlı. İkisinin de gözlem ötesi dünyayı bilmesi imkansız.

Fakat, dünya denen akvaryumda yaşayan okulcu kozmolog Sean Carroll bütün evreni bildiğini iddia ediyor. Yani o, evrenin bütününü hiçbir zaman bilemeyeceğini pekala bildiği halde; bütün evreni bildiğini iddia ediyor. O bir sahtekar.

Bakalım bizim kozmolog, balık kozmoloğa nasıl cevap vermiş.

Önce balığın mantığını kabul eder gibi görünüyor:

Balığın söylediği aslında mantığa uygun fakat kozmoloji hakkında düşünen insanların bu fikri kabul etmeleri zordur.

Kozmoloji hakkında düşünen insanların kabullenmekte zorlandıkları şey neymiş?

[Evrenin henüz gözlemlemediğimiz bölümlerini] fiilen gözlemlemeden, bizi [evrenin henüz gözlemlemediğimiz bölümleri] hakkında güvenilir bilgiye götürecek mantıklı a priori akıl yürütme yoktur.

Sean Carroll ne demeye çalışıyor? Gözlemler, gözlemlenemeyen evren hakkında güvenilir bilgi veremez, diyor.

Herşeyden önce bu sahtekar okulcu doktorun bir kozmolog olduğunu unutmayalım. Bu adam ne iş yapıyor? Yaptığı işi nasıl tanımlıyor?

Bu adam kendini, evrenin bütününü a priori bilen ve akademik fizik kanunlarını uygulayarak evrenin bütününün sırlarını çözen ve bize açıklayan bir dahi olarak tanımlamış. Yani bu adam, değişmez ve kutsal bir varsayım olarak evrenin bütününü bildiğini varsaymış. Ve buna inanmış. Bu gözlemlere dayalı bir inanç değil. Kendini “evrenin bütünün bilen deha” olarak tanımlamış.

Evet tam da böyle tanımlamış. Bu adam ona evrenin tümünü bilmediğini ve bilemeyeceğini söyleyen bir süs balığına pabuç bırakır mı?

O zaman bu okulcu kozmoloğun kelime oyunlarını dikkatlice bakalım.

Okulculuğun en eski tartışma taktiğidir. Önce karşındakinin tezini şartlı olarak kabul eder görüneceksin ondan sonra da kabul edermiş gibi yaptığın tezi çarpıtarak kendi otoriten ile çürüteceksin. Sean Carroll’un yaptığı da budur.

Sean Carroll, önce gözlemlenen evrenden gözlemlenemeyen evrenin özellikleri öğrenilemez, diyor. Ve bunun mantıklı bir tez olduğunu da kabul ediyor.

Bu çok açık değil mi? Çok açık. Aması maması yok. Gözlemler bütün evren hakkında bilgi veremez. Tekrarlayalım: Hiçbir gözlem, ne kadar uzağa bakarsa baksın, evrenin bütünü hakkında bilgi veremez. “Evrenin bütünü” bilinemez bir kavramdır.

Fakat Sean Carroll, bir kozmolog olarak, evrenin bütününün bilinemeyeceği tezini kabul edemez. Kabul etse, yaptığı astronomi olurdu, kozmoloji olmazdı. Öyleyse Sean Carroll tipik okulcu laf cambazlığı ile kabul eder gibi yaptığı tezin tam aksinin doğru olduğunu ispat edecektir. Bakalım nasıl yapacak?

Bir sonraki cümlesi şöyle:

Einstein ve Wheeler evrenin kapalı olduğuna ve bir gün yeniden çökeceğine inanmışlardı. Çünkü, zaman içinde sonlu bir evren onların evren anlayışına daha iyi uygundu.

Sonra Einstein ve Wheeler’in bu inancını eleştiriyor:

Evren bize doğru gözüktüğü için bir şeyi yapmaz; veya biz hayal edemiyoruz diye bir şeyi yapmaktan kaçınmaz. Onun için bütün olasılıklar masanın üzerinde kalmalıdır.

Demek istiyor ki, evren insanı dikkate almaz. Bizim doğru olması gerektiğine inandığımız bir tez yanlış olabilir. Veya, hayal bile edemediğimiz bir şey gerçekte var olabilir. Burada “evren” aynı “doğa” kelimesi gibi kullanılmış. Doğa insanın ayrıcalıklı olduğunu kabul etmez. İnsanın menfaati için hareket etmez. Olayları insanın iyiliği için ayarlamaz.

İyi de, Einstein ve Wheeler’ın evrenin sonlu olduğu inancının, gözlemlerin bütün evren hakkında bilgi veremeyeceği gerçeği ile ne ilgisi var?

Hiçbir ilgisi yok.

Peki, Sean Carroll neden Einstein’dan bahsetti?

Einstein okulcu kozmolojinin yüce şeyhidir.

Bir okulcu kozmoloğun, şeyhi Einstein’ın adını zikredip saygılarını sunmadan konuşmaya başlaması düşünülemeyeceği için, iyi bir mürit olan Sean Carroll da Einstein’ın adını anarak işe başladı. Saygılarını sunduktan sonra artık Einstein’ı istediği gibi eleştirebilir.

Fakat asıl konumuz evrenin sonlu olup olmadığı değil; gözlemlenemeyen evrenin bilinemeyeceği. Sean Carroll, usta bir okulcu laf cambazı olarak, bilinemeyeceğini kabul ettiği evreninin gözlemlenemeyen bölümünü nasıl bildiğini bize açıklayacak.

Evet. Yapacağı budur. Okulcu laf cambazlarının yüzyıllardır uyguladığı aldatmacalardan biridir bu.

Önceden doğru olarak kabul ettiği bir tezin doğru olmadığını ispatlamak. Böylece iki zıt tezi de yeri geldiğinde savunabilmek. Okulculuğun temelindeki sahtekarlık budur.

Sean Carroll, “diğer yandan…” diye söze başlıyor ve biraz önce doğru olduğunu kabul ettiği tezin neden yanlış olduğunu ispat etmeye girişiyor.

Diğer yandan, [bu] gözlemlenemez evren hakkında akla uygun a posteriori sonuçlar çıkartamayacağımız anlamına gelmez.

Ve astrolojiye gönderme yaparak, şaka yollu “yıldızlar istediğimiz gibi sıralanmışsa” diye ekliyor. Hiç komik bulmadım.

Şu akıl yürütmeye bakın! Çocuk kandırıyor:

Yani, eğer kapsamlı bir fizik ve kozmoloji kuramımız varsa ve bu kuram gözlemlediğimiz evrende çok çeşitli empirik sınavlardan başarı ile geçmişse ve gözlemlemediğimiz evren hakkında muğlak olmayan açık tahminler yapmışsa, bu tahminleri ciddiye almak hiç de delilik olmazdı.

Böyle bir kuramımız henüz yok fakat böyle bir kuramı geliştirmek için çalışıyoruz.
Bu kuram hakkında çalışanlar, bütün aktif bilim adamlarının çok küçük bir bölümünü oluşturduğu halde, çok orantısız bir ilgi çekmektedirler.

Ne dedi şimdi bu? Balık kozmoloğun tezini çürütebildi mi?

Balık kozmoloğun akıl yürütmesinden ve davranışlarından ders almalıyız. Nedir o ders? Bulunduğunuz yer bütün evrenin özelliklerine sahip olan özel bir yer değildir. Akvaryumda balıksanız odanın dışında ne var bilemezsiniz. Evin dışında ne var hiç bilemezsiniz.

Aynı şey insanların evi olan dünya için de geçerlidir. Milyarlarca galaksi gözlemleseniz bile, gözlemleyemediğiniz yerde ne var bilemezsiniz. Galaksiler mi var yoksa başka bir düzen mi var onu bile bilemezsiniz.

Sean Carroll’un cevap vermesi gereken soru şu: Gözlemleyemediğin ve hiç bir zaman gözlemleyemeyeceğini bildiğin bir yeri nasıl bildiğini iddia ediyorsun?

Başka bir deyişle, evrenin bütününü bilmiyorsun ve bilmediğini de kabul ediyorsun. Aynı zamanda evrenin bütününü bildiğini iddia edip Big Bang masalını uyduruyorsun. Bu nasıl bir aldatmacadır?

Sean Carroll’un ne dediğine daha dikkatli bakalım. Şöyle diyor:

Gözlemlenen evreni çok iyi bir şekilde açıklayan bir kuram olsun.

Bu kuram gözlemlenmeyen evren hakkında açık tahminler yapmış olsun.

Alay mı ediyor bizimle?

Gözlemlenen evren için geçerli olan bir kuram evrenin bütünü hakkında bir tahminde bulunamaz. Çünkü evrenin bütününü bilmiyoruz. Uydurduğunuz hiçbir kuram da bilemez.

Balık kozmolojist belki bize bu konuda yardımcı olabilir. O nasıl bir kuram geliştirirdi?

Suyun içinde olduğu için önce bütün evreninin su yoğunlğunda olduğu bir kuram geliştiririrdi. Fakat bir gün kafasını hafif sudan çıkartıp, sudan az yoğun bir dünyanın da olduğunu farkedince kuramını ona göre revize ederdi. Hatta kendi akvaryumunun bir “ada evren” olduğunu ve evrenin de ada evrenlerden meydana geldiğini söyleyen bir kuram geliştirirdi. Aynı insan kozmolojistlerin galaksileri bulunca yaptığı gibi. Fakat onun kuramı burada biterdi. Evin dışını, bahçeyi, ağaçları, şehirleri, ayı, gezegenleri, galaksilerin varlığını ona bildirecek, bulmasını sağlayacak bir kuram geliştiremezdi. Böyle bir kuram geliştirmesine imkan yok. Geliştirse bile, böyle bir kuramın gözlemlerle ispatlamasına imkan yok. Hatırlayalım: Gözlemlenemeyen evrenden bahsediyoruz. Ancak bir okulcu kozmolog gözlemlenemeyen evren hakkında bir kuram geliştirip o kuramı gözlemlerle ispat ettiğini söyleyebilir. Bir önkabul olarak gözlemleyemediğimiz evrenden bahsediyoruz. Gözlemlenemeyen evren gözlemlenemez. Bu kadar basit. Gözlemlerin dışına çıkınca da artık bilim değil din ve inanç alanına girmiş oluruz.

Aynı şekilde, Sean Carroll da, en son teleskoplarla görebildiği evrenin ötesinde ne olduğunu bilmesine imkan yok.

Zaten “böyle bir kuramımız yok” diyerek gözlemlenemeyen evreni bilmediğini itiraf etmiş oluyor. Sean Carroll, Big Bang masalının en aktif propagandacılarından biri olarak evrenin bütünün bildiğini varsayıyor. Çünkü Big Bang evrenin bütününün yaratılış masalıdır. Sean Carroll yalan söylüyor. Evrenin bütünün bilmediğini itiraf ediyor ondan sonra evrenin bütünün nasıl varolduğunu anlatan bir masalı gerçekmiş gibi satıyor. Bu nasıl iş?

Sonuç olarak, diyebiliriz ki, balık kozmonot saf ama en azından samimi. İnsan kozmolog Sean Carroll yalancı ve bir sahtekar.

Sean Carroll tipik bir okulcu kozmolog olduğu için ve resmi kozmoloji masallarını tekrarladığı için onu örnek aldık. Yoksa özelliği olan birisi değil.

Notlar:

Sean Carroll’un incelediğimiz yazısı.

— “Okulcu” skolastik demektir. Bugün alay ettiğimiz ortaçağ skolastikleri vardı ya… Sean Carroll gibileri onların soyundan gelen günümüzün skolastikleridir.

— Sean Carroll Latince a priori ve a posteriori deyimlerini kullanarak entel görünmek istemiş ama aslanda olay çok basit.

a priori ne demek?

Hiçbir denemeye dayanmayan ve akıl yordamıyla bulunup ortaya konan, önsel.

Eğer böyleyse, “varsayım” veya “önkabul” demektir. “Varsayım” kelimesini Latince söyledi diye kendini çok bilge birisi sanıyor belki de.

— a posteriori ne demek?

Tecrübeden önce insan aklında varlığı kabul edilen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan sıfat. Mesela, “Her sayı kendine eşittir” hakikati hiçbir deneye baş vurmadan bilinen bir a priori bilgidir.

Sonsal. Deneyden sonra. Tümevarımlı.

Tecrübe sonunda meydana gelen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Mesela, ateşin yakıcı olduğunu denedikten sonra anlarız. Bu bilgi a posterori bir bilgidir.

Deney sonucu ortaya çıkan.

— “Gözlemlenen evren” gibi şeyler söylememize de gerek yok. Çünkü sadece gözlemlediğimiz evreni gözlemleyebiliriz. Gözlemlediğimiz yere de “gözlemlenen evren” deriz.

Kozmos evren değildir

Kozmos-Çiçeği

Din de bilim de insanları aldatıyor. Bu o kadar açık ki. Ve aldatanlar aynı insanlar: Felsefe Doktorları ve Teoloji Doktorları. İsmleri değişik olsalar bile bunlar aynı meslektendirler. Bunlar profesyonel okulcu doktorlardır

Bu bağlamda “bilim” dediğim kozmoloji gibi bilim diye satılan sahte bilimlerdir.

Evet, kozmolojiye yakından bakalım. İnsanlar bütün evrenin “Big Bang” adı verilmiş bir patlama ile başladığına inandırılmışlar. Bu yaratılış masalını anlatanlar da Felsefe Doktorları. Yani skolastikler. Türkçesini söyleyecek olursak, okulcular.

Kurgu olduğu bu kadar açık olan bir masala insanlar nasıl inanıyorlar? İnanmak istiyorlar, herhalde ondan.

Big Bang masalına inanan insanlar, Big Bang masalını dikkatlice inceledikten sonra ona inanmayı seçmiyorlar; Felsefe Doktorları’nın otoritesini kabul ettikleri için, sorgulamadan inanıyorlar.

Aynı şey din için de geçerli. İnsanlar Kuran’ı okuyup anlayıp İslam’ı seçmiyorlar. Mahalle baskısı ve devlet baskısı ile doğuştan İslam dinine kaydoluyorlar. Kuran’ı okuyup anlayan zaten dinden çıkıyor.

Bize ilkokuldan profesyonellere körü körüne, sorgulamadan inanmamız aşılanır. Hayatımıza ilk giren profesyonel öğretmendir. Hayatımıza giren diğer profesyoneller arasında avukatlar, doktorlar, akademikler sayılabilir. Hatta askerler ve politikacılar bile profesyonel sınıfa dahil edilebilir. Bunların hepsi insanları müşteri olarak görürler. Onlar için önemli olan, uzun yıllar okuyup öğrendikleri bir kitap bilgisini dış dünyadan gizlemek ve perakende olarak satmaktır.

Bu yazıda bizi ilgilendiren akademik profesyoneller olduğuna göre onlara bakalım. Akademik profesyonellere “doktor” denir. Doktor, doktrini öğrenmiş ve onu yeni gelen nesillere öğretmek için lisans verilmiş profesyonel kişi demektir. Bunlar bilim adamı değildir çünkü doktrini sorgulayamazlar, sadece öğretebilirler. Halbuki bilim adamı rütbesini kazanabilmek için her doktrini sorgulamakta serbest olunmalıdır. Akademik doktorlar ikiye ayrılır: Felsefe Doktorları ve Teoloji Doktorları.

Bu profesyoneller doktrinin sahibidirler. Doktrin üzerinde tekelleri vardır. Dışardan hiç kimse bunların sahiplendiği doktrini eleştiremez.

19. yüzyıla kadar yaratılış masalları yazma işi Teoloji Doktorlarının tekelinde idi. Bunlar binlerce yıl bize dünyanın evrenin merkezinde sabit olduğunu söylediler. Bunun aksini iddia edenleri direk cehenneme yolladılar. İşkence ettiler. Meydanlarda canlı canlı yaktılar. Buna Avrupa medeniyeti denir.

Foyaları meydana çıkınca Teoloji Doktorlarının karizmaları çizildi ve artık kimse dünyanın evrenin merkezinde sabit olduğuna inanmaz oldu. Madara oldular. Otoriteleri kalmadı.

Bu otorite boşluğunu, Teoloji Doktorları’nın akademik kuzenleri Felsefe Doktorları doldurdu. Böylece yaratılış masalları yazma işi Felsefe Doktorlarına geçti.

Teoloji Doktorları kutsal kitaplarında bahsedilen yaratılış hikayelerini alıp, yorumlayıp, güncelleyip ve de kutsallaştırıp piyasaya sürüyorlardı.

Felsefe Doktorlarının yöntemi daha değişikti. Onlar masallarını kutsal kitaplardan almadıklarını fakat bilimsel yollarla keşfettiklerini söylüyorlardı. Kendilerine de Felsefe Doktoru değil, bilim adamı ve fizikçi diyorlardı.

Halkın kozmoloji masallarına ihtiyacı vardır. İnsan aklı boşluktan, belirsizlikten ve bilinmezden nefret eder. Nerede olduğunu bilmek ister. Bu konularda otorite sahibi birilerinin ona evrendeki yerini ve koordinatlarını söylemesini ister.

Yani kozmolojinin ve dinin insan toplumunda çok önemli bir işlevi vardır. Kozmoloji bugün dinin eski işlevini görmektedir. Bu da insanlara uzay ve zamanda nerede olduklarını söylemektir.

Bilinmeyen ve bilinemez bir evren çoğu insanı korkutur. Bu sebepten insanlar, kapalı ve sonlu bir evren içinde yaşadıklarına inanmak isterler. Ama ne yazık ki evren, ucu açık ve bilinemezdir.

Ne yapmalı?

Çok basit.

Kapalı bir evren yaratmalı. Bu kapalı ve bilinebilir evrene “kozmos” denir.

Bu kozmosu yaratanlar tabii ki Felsefe Doktorlarıdır. Yani kendilerine fizikçi ve kozmolog diyen okulcu profesyonellerdir.

Kozmos nedir? Kozmos, Felsefe Doktorlarının icadıdır ve onların malıdır. Kozmos, bütün evren değildir. Kozmos evrenin bir parçasıdır. Fizikçilerin özenle seçtiği bir parçadır. Neden özenle? Çünkü dikkat ederseniz kozmos, Felsefe Doktorlarının, çağın teknolojisi ile bilebilecekleri ile sınırlı olan bir kapalı sistemdir. Günün en gelişmiş teleskopları nereye kadar görebiliyorsa kozmosun sınırı orası olarak tanımlanır.

Kozmos aynı zamanda matematik ile incelenebilmelidir. Bu konuda kozmos fizikçilerin bildikleri matematiğe ve bildikleri fizik kanunlarına uyan bir kapalı sistem olarak tanımlanır. Yani kozmos hiçbir zaman fizikçilerin bildikleri matematiğin seviyesini aşamaz. Mesela, 17. yüzyılda Kepler gezegenlerin yörüngelerini kağıt üstünde tüy kalemle hesaplıyordu. Bir gezegenin yörüngesini hesaplamak sayfalar alıyordu. Kepler’in elindeki teknoloji oydu. Bugün gezegenlerin yörüngeleri bilgisayarda Kepler’in hayal edemeyeceği hassasiyette hesaplanabiliyor. Günümüzün kozmosu da fizikçilerin ellerindeki en son teknolojiler ile incelenebilecek zorlukta bir kapalı sistem olarak tanımlanır. Kozmosun karmaşıklığı hiçbir zaman Felsefe Doktorlarının güncel teknolojilerini aşmaz. Aşsa bilinemez olurdu.

Kozmosun bilinmeyen bazı detayları olabilir fakat bir bütün olarak kozmos bilinebilir bir kapalı sistem olarak tanımlanır ki fizikçiler bu sistem ile oynayabilsinler.

Öyleyse fizikçiler evrenin bir parçasını bilinebilir bir kapalı sistem olarak tanımlıyorlar. Bu tanımlanmış kapalı sistemi kozmos denir. Evren değil. Dikkat edin, fizikçiler kozmos ve evren kelimelerini eşanlamlı olarak kullanırlar. Çünkü onların niyeti kozmos olarak tanımladıkları evrenin bir parçasını evrenin tümü olarak satmaktır.

Sahtekarlığı anladınız değil mi?

Fizikçiler, evrenin sadece bir bölümünü kesip bir kozmos tanımlıyorlar sonra da bu kozmosu bütün evren diye pazarlıyorlar.

Kozmos bütün evren değildir. Kozmoloji bütün evreni incelemez. Bütün evren bilinemez. Kozmos fizikçilerin uydurduğu evreninin bilinebilir bir parçasıdır. Bütün gözlemler astronomi gözlemleridir. Astronomi gözlemleri kozmoloji yani bütün evren hakkında bilgi içermezler.

Kozmosu bütün evren diye satan bu sahtekarlara neden inanalım?